İdeoloji: Nedir, Neden Gereklidir?

Klasik Marksizm-Leninizm'e ya da diğer eski alternatiflere geri mi dönmeliyiz; yoksa yeni bir ideoloji mi geliştirmeliyiz? Umarım bu soru, bunu okuyan herkes için anlamlıdır. Hangi görüşe daha yakın olursanız olun, seçenekleri derinlemesine düşünme çabasına katkıda bulunmayı isteyeceğinizi umuyorum.
Temmuz 7, 2026
image_print

Bu makalenin büyük bölümü 1970’lerin başında tasarlanmış ve kaleme alınmıştır. Makale, 1974 yılında yayımlanan bir kitaptan alınmıştır. Kitabın adı What Is To Be Undone’dur ve bu başlık, Lenin’in ünlü eserinin adına yapılmış bir kelime oyunudur. Bu makale biraz akademik gelebilir; hatta bir felsefe dersinde ele alınabilecek türden bir metin gibi görünebilir. Ayrıca sonsuza kadar yazamayacağım için, ilerledikçe yeterince örnek içermediği izlenimini de verebilir. Ancak bu yöntemin bir gerekçesi vardır.

Kaçınmamız gereken kusurları tespit edebilmek amacıyla klasik ideolojileri incelemek istiyorum. Onlara, 1972–1973 yıllarında sahip olduğum bakış açısından yaklaşacağım; çünkü bazılarına göre solcuların klasik ideolojilerden uzaklaşıp yanlış bir yola saptığı dönem buydu. Peki gerçekten öyle miydi? Benim açımdan bakıldığında, yeni bir ideoloji üzerine ciddi biçimde düşünmeye başladığım dönem de tam olarak buydu. Bu nedenle bu makalenin ana gövdesi, bir yönüyle o dönemden bir bildiri, diğer yönüyle ise o dönemden kalmış bir zaman kapsülü mesajıdır. Bununla birlikte, ilerledikçe zaman zaman konuya ilişkin daha güncel değerlendirmelerimi de araya serpiştireceğim.

Yine de neden genel olarak, üstelik böylesine soyut bir düzeyde ideolojiden söz ediyoruz? Bunun nedeni, daha somut değerlendirmelere geçmeye başlarken aynı sayfada buluşmak ya da en azından hepimizin hangi sayfada bulunduğunu bilmektir. Aynı zamanda, ne tür değerlendirmeler yapmamız ve nasıl bir yaklaşım benimsememiz gerektiğine dair bir fikir edinmektir.

Alıntılanan bu bölüm, o dönemin çok popüler bilim tarihçisi Thomas Kuhn‘dan alınmış, metinden ayrık biçimde verilmiş şu alıntıyla başlıyordu:

“Bir insanın ne gördüğü, hem neye baktığına hem de önceki görsel-kavramsal deneyiminin ona neyi görmeyi öğrettiğine bağlıdır. Böyle bir eğitimin yokluğunda, William James’in ifadesiyle, yalnızca ‘baş döndürücü bir karmaşa’ vardır.”

Ardından bölüm şöyle devam ediyordu: “Karmaşa”nın ötesine geçmek istediğimiz için, Klasik Marksizm-Leninizm’i sunmak ve ardından değerlendirmek; onu kendi çağdaş bağlamlarımıza uyacak şekilde geliştirmemizi sağlayacak içgörüler elde etmek istiyoruz. Peki Marksizm-Leninizm’in hangi yönlerine odaklanmalıyız? Bütünün hangi yönlerini vurgulamalıyız? Bu yönleri hangi sırayla ele almalıyız? Marksizm-Leninizm ya da önerilen herhangi bir ideoloji üzerine yapacağımız incelemeye, tüm çabayı düzenlemeye yardımcı olacak bir başlangıç ivmesi kazandırabilir miyiz? Daha da temel bir soruyla, teorilerin genel olarak nasıl geliştirildiği ve değerlendirildiği konusunda açık bir anlayışa ulaşarak, klasik ideolojiyi incelemeye yönelik bir motivasyon oluşturabilir miyiz?

O zamanlar, yaklaşımımızı genel bilimsel birikimimize ve Thomas Kuhn’un benzer konulara ilişkin analizlerinin geliştirilmiş bir uzantısına dayandırdığımızı yazmıştım; çünkü bu analizler, mevcut olanlar arasında en yaygın kabul gören, amaçlarımıza en uygun ve en doğru görünen analizlerdi.

Kuhn’a göre doğa bilimleri [fizik, kimya, biyoloji vb.], birbirini izleyen evrimsel ve ardından devrimsel dönemler aracılığıyla ilerler. Evrimsel gelişim sırasında, yaygın olarak benimsenen düşünceler, yöntemler, inançlar ve benzerlerinden oluşan bütün, kendi iç dinamiklerinin belirlediği doğrultuda gelişir. Buna karşılık devrimsel gelişim sırasında, aynı “bilinç bütünü” ya da Kuhn’un adlandırmasıyla aynı paradigma, önceki odak alanının ötesine geçen gelişmeler nedeniyle sorgulanır, sonunda reddedilir ve yerini yenisine bırakır.

Evrimsel dönemde, Kuhn’un normal bilim dediği süreç işler. Genel kabul gören paradigma giderek daha fazla olguya uygulanır. Bilim insanları onu sürekli yeniden uygulayarak geliştirir, doğrular, genişletir ve uyarlar. Esasen, Kuhn’un ifadesiyle, “bulmaca çözme” faaliyeti yürütürler. Dünyayı paradigmalarının kategorilerine ve dinamik beklentilerine uydurmaya çalışırlar. Çabalarını paradigmalarının belirlediği ilkeler doğrultusunda yönlendirirler. Sorunlara yönelirler; çünkü paradigmaları onları buna yönlendirir ve çözüm bulabileceklerini söyler. Gerek tarihsel olarak gerekse çağdaş laboratuvar ortamında yakından incelendiğinde, yürüttükleri faaliyet, doğayı paradigmanın sunduğu önceden oluşturulmuş ve nispeten katı kalıba zorla uydurma girişimi gibi görünür. Ancak evrimsel süreç boyunca, herhangi bir paradigmanın ortaya çıkardığı çok sayıdaki yeni sorun çözülüp açıklığa kavuşturulurken, bazıları çözümsüz kalır. Çözümsüz kalan diğer bazı sorunlar ise, paradigmanın uygulayıcılarını aslında yönlendirdiği alanların dışında tesadüfen keşfedilir. Sonunda, uygulayıcıların önemli ve rahatsız edici bulduğu; ancak paradigmalarının çerçevesinde önemsiz sayılan ve her hâlükârda onun tarafından çözülemeyen sorunlar birikmeye başlar.

Bu noktada birçok uygulayıcı, iyi sınanmış inançlarına duydukları normal bilim güveni nedeniyle bu sorunları bir kenara bırakır (hatta çoğu zaman en başta bunların farkına bile varmaz). Buna karşılık diğer bazı uygulayıcılar, bu sorunların önemini görmezden gelemez ve normal bilim, Kuhn’un “kriz faaliyeti” adını verdiği aşamaya ulaştığında paradigmalarını değiştirmeye girişirler.

Krizin çözümü, eski paradigmaların yerini yenilerinin almasıyla gerçekleşir. Böyle bir çözümden önce gerçekliği belirli bir inançlar, kavramlar ve yöntemler bütünü aracılığıyla gören bilim insanı, çözümden sonra onu farklı bir bütün aracılığıyla görmeye başlar. Uygulayıcıların dünya görüşleri değişir. Ancak geçiş sürecinde eski ile yeni arasındaki tartışma genellikle son derece hararetli ve karmaşıktır. Her iki taraf da meselelere farklı biçimde yaklaşır. Bir tarafın kendi paradigması lehine önemli bir kanıt olarak gördüğü şey, diğer taraf açısından ilgisiz kabul edilir; bunun tersi de geçerlidir. Buna rağmen, zamanla yeni bir paradigmaya ve ardından yeni bir normal bilime kademeli bir geçiş gerçekleşir.

Burada araya gireyim. O dönemde de (ve bugün de) 1960’ların sorunlarına verdiğim tepki, düşünme, değerlendirme ve hareket etme biçimlerimizin çabalarımıza ciddi zarar veren sorunları önlemekte yetersiz olduğu yönündeydi. Bu nedenle yeni bir paradigma ya da yeni bir ideolojiye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyordum. Bu hissin geçerli olup olmadığına karar vermenin yolunun, o dönemde mevcut olan paradigmaları eleştirel biçimde değerlendirmek olduğuna inanıyordum. Başka bir seçenek ise, bazılarının yaptığı gibi bunlardan birine daha da sıkı sarılmak ya da başkalarının yaptığı gibi ortak görüşlere ve ortak bir stratejiye hiç ihtiyaç duymadığımıza karar vermekti. Bunun yerine ben ve benim gibi düşünen bazı kişiler eleştirel değerlendirmeyi tercih ettik ve böylece What Is To Be Undone ortaya çıktı.

Doğa bilimlerinden toplumsal bilimlere geçildiğinde ayrıntılar değişse de, Kuhn’un modeli yine de en azından genel hatlarıyla uygulanabilirliğini korur. Bu nedenle, dünyayı değiştirebilmek için onu anlamayı amaçlayan “devrime yardımcı bilim” söz konusu olduğunda; paradigma ideolojidir; ideoloji teori, strateji ve pratiktir; klasik ideoloji ise Marksizm-Leninizm, Anarşizm ya da Maoizmdir.

Bölüm şöyle devam ediyordu: Kuhn’un modelini konumuza uygulayabilmek için yanıtlamamız gereken üç soru vardır. Birincisi, devrimci bir paradigmanın ve onu oluşturan her bir parçanın amacı nedir? İkincisi, bu parçalar daha ayrıntılı olarak nelerdir ve güçlü ile zayıf yönlerinin olası kaynakları nelerdir? Üçüncüsü ise, bu parçalar bir bütün oluşturacak şekilde birbirleriyle nasıl ilişki kurarlar ve bu bütünün kendine özgü dinamikleri nelerdir? Herhangi bir ideoloji açısından bakıldığında, bunlar bizim yararımıza mı işler, yoksa bizi başarısızlığa mı uğratır?

Kuhn’un çalışmalarının merkezine aldığı türden bir fizik paradigması, onu benimseyenlere gerçek fiziksel dünya hakkında bilgi verir ve bu dünyayı anlama ile ona etki etme yolları sunar. Yöntemler ve odak noktaları sağlayarak onların çalışmalarına yön verir.

Benzer şekilde, “devrime yardımcı” bir paradigma ya da bir ideoloji de onu benimseyenlere sosyo-politik-ekonomik dünya hakkında bilgi verir, bu dünyayı anlama ve ona etki etme yolları sunar ve yöntemler ile odak alanları sağlayarak çabalarına yön verir.

Bununla birlikte, her iki paradigma türü de uygulayıcıları için aşağı yukarı aynı işlevleri yerine getiriyor gibi görünse de, bu iki paradigma türünün —doğa bilimine ait paradigma ile toplumsal “devrime yardımcı” paradigma— nihai amaçları birbirinden bir ölçüde farklıdır. Fizik paradigmasında nihai vurgu bilgi üzerindedir. “Devrime yardımcı” paradigmada ise nihai vurgu değişim üzerindedir.

Hem fizikçi hem de toplumsal devrimci açısından bilgi ile faaliyet birbirine hizmet etmelidir. Her biri diğerini geliştirecek ilkeler ve yollar sunmalıdır. Bununla birlikte, nihai tahlilde fizikçi bilgiyi ilerletmek için deney yaparken, devrimci bilgiyi deneyleri —başka bir ifadeyle mücadeleyi— ilerletmek için kullanır.

Burada teori ile pratik arasındaki önceliklerde kritik bir tersine dönüş söz konusudur. Toplumsal-siyasal paradigma gelişiminin Kuhncu analizini karmaşıklaştıran da budur. “Devrimci bir paradigmanın amacı nedir?” sorusunu yanıtlayabilmek ve devrimci teori, strateji ve pratiğin amaçlarına ilişkin daha ayrıntılı bir çözümlemeye ulaşabilmek için bu durumun göz önünde bulundurulması gerekir.

Devrimci bağlamda normal bilim, örneğin Marksist-Leninistlerin, Anarşistlerin ya da Maoistlerin dünyayı incelemeleri ve ideolojilerinin gereklerine uygun biçimde pratik yürütmeleri sürecidir. Bu nedenle her grup olayları diğerlerinden bir ölçüde farklı görür, bir ölçüde farklı öncelikler benimser ve benzeri farklılıklara sahiptir; ancak en azından normal işleyiş sırasında her biri kendi içinde tutarlı bir biçimde istikrarlı ve sakin şekilde ilerler.

Normal biçimde çalışan bir doğa bilimcisinde olduğu gibi, gündelik normal devrimci pratik de çok az sürprizle karşılaşır ve esas olarak büyük ölçüde beklenen ve önceden belirlenmiş biçimlerde gerçekleşen bir bulmaca çözme (ve uygulama) dinamiğidir. Buna karşılık, kriz dönemindeki devrimci pratik; rakip paradigmaların ya da ideolojilerin birbirleriyle ve devrimci olmayan alternatiflerle toplumsal egemenlik uğruna mücadele ettiği süreçtir. Taraflar birbirlerinin varsayımlarını tartışırlar ve —işin içinde çok daha fazla çıkar bulunduğu için— doğa bilimlerindekinden de fazla biçimde, bu tartışmalar son derece çetin, dolambaçlı ve hatta şiddet içeren bir nitelik kazanır; öyle ki hiçbir taraf diğerinin ortaya koyduğu görüşlere ciddi ölçüde itibar etmez. Çözüm ise, herhangi bir devrimci paradigmanın diğerlerinin tamamı üzerinde neredeyse tam bir üstünlük kurmasıyla gerçekleşmiş olurdu.

Ancak bu incelemenin amaçları doğrultusunda, normal faaliyetlerin etrafında şekillendiği çekirdek paradigma olarak Klasik Marksizm-Leninizm‘in üstün geldiğini varsayarak işe başlıyoruz. Daha sonra, Klasik Marksizm-Leninizm’i sanki tek ideolojik olasılıkmış gibi ele aldıktan sonra, Anarşizmin, Maoizmin ve bazı çağdaş neo-Marksist görüşlerin de varlığını kabul edecek ve onları da değerlendireceğiz.

Dolayısıyla, şimdilik elimizde bulunan devrimci paradigma Klasik Marksizm-Leninizm‘dir. Ve biz [ya da en azından ben; hem 1970’lerin başında hem de bugün] açık bir kriz hissediyoruz. Onun önemini reddettiği ve her hâlükârda çözmemize yardımcı olmadığı “anomali niteliğindeki sorunlar”; kullanılabilirlik, ırkçılık, cinsiyetçilik, otorite, toplumsallaşma dinamikleri, bilinç ile gündelik faaliyetler arasındaki ilişkiler, toplumsal ilişkiler ile toplumsal hareketlerin insanların bilinç ihtiyaçları ve duygularıyla kurduğu dinamikler, bürokrasinin doğası, insanların yerel durumları anlayıp yerel taktikleri çözümleyebilme yeteneği ve neyi amaçladığımıza, yani vizyonumuza karar verebilme yeteneği etrafında toplanmaktadır. Bu oldukça kapsamlı bir listedir. Dolayısıyla, Klasik Marksizm-Leninizm’in günümüzün hayati devrimci sorunlarını ele alma kapasitesinde gördüğümüz kriz durumu, eleştirel incelememizi haklı çıkarmaktadır.

Burada araya gireyim: Ben, 1960’ların ardından ortaya çıkan sorunları o dönemde böyle görüyordum. Hatırlayın ki, 2026 itibarıyla ortaya çıkan duruma ilişkin güncel yorumlardan biri, biz aktivistlerin çok fazla Klasik içgörüyü terk etmeye kandırılmak, buna zorlanmak ya da buna özendirilmek gibi bir hata yaptığımız yönündedir. İşte bugün değerlendirmekte olduğum görüş de budur; tıpkı 1970’lerin başında da değerlendirdiğim gibi.

Bölüm şöyle devam ediyor: Çalışmamızın iyi bir sonucu, ya Klasik paradigmanın sorunlarımızı sonunda nasıl çözebileceğini ya da neden çözemeyeceğini ve değiştirilmiş yeni bir paradigmanın bunu nasıl başarabileceğini kavramamız olacaktır. Öyleyse eleştirel incelememizi nasıl sürdürmeliyiz? Klasik Marksist-Leninist düşünce bütününe hangi sırayla yaklaşmalıyız? Neleri vurgulamalı, nelerin ise yalnızca üzerinden kısaca geçmeliyiz?

Bu soruları yanıtlayabilmek için, herhangi bir devrimci paradigmanın üç bileşeni olan teori, strateji ve pratiğin kendi aralarındaki ilişkileri daha iyi anlamamız gerekir. Böyle bir anlayış, bütünün zayıflıklarının en kolay hangi kaynaklardan doğduğunu görebilmek amacıyla her bir bileşeni nasıl incelememiz gerektiğini gösterecektir.

Öyleyse önce şu soruları ele alalım: Teoriler nedir, nasıl inşa edilir ve nasıl kullanılır? Güçlü ve zayıf yönlerinin odak noktaları nelerdir? Özellikle de onları ve bağlı oldukları bütün paradigmayı değerlendirmek ve belki de yıkmak istediğimizde, en etkili biçimde nasıl incelenebilirler?

Teoriler, insanların karşılaştıkları gerçeklikleri anlamak için kullandıkları fikirler bütünüdür. Teorilerin bir bölümü gerçekliğin unsurlarını tanımlar; diğer bölümü ise bu unsurların birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini açıklar. Bu ikinci bölüm, unsurların farklı koşullar altında nasıl davranacaklarına ilişkin öngörülerde bulunmayı mümkün kılar. Önemli bir unsuru dışarıda bırakırsanız ya da onu yanlış tanımlarsanız, belirleyici olabilecek etkilerini gözden kaçırırsınız.

Toplumsal teoriler, insanların ve kurumların gerçekliklerine ilişkindir; ancak zorunlu olarak soyutturlar. Başvuru alanlarındaki her şeye değil, yalnızca önemli görülen yönlere odaklanırlar. Dolayısıyla, neyin önemli olduğu ve tartışmaya dâhil edildiği ile neyin önemsiz olduğu ve soyutlama yoluyla dışarıda bırakıldığı, toplumsal kuram oluşturmanın temel soruları hâline gelir.

O dönemde, araya gireyim, Marksist Monthly Review Press‘in önde gelen isimlerinden biri olan Paul Sweezy‘nin yazdığı gibi:

“Toplumsal bilimlerde soyutlamanın meşru amacı, gerçek dünyadan uzaklaşmak değil, tersine gerçek dünyanın belirli yönlerini yoğun bir inceleme için yalıtmaktır. Dolayısıyla yüksek düzeyde soyutlama yaptığımızı söylediğimizde, gerçekliğin görece az sayıdaki yönüyle ilgilendiğimizi kastederiz; kesinlikle, ele aldığımız bu yönlerin tarihsel incelemeye ve olgusal örneklerle açıklanmaya elverişli olmadığını kastetmeyiz.”

Böylece teori oluşturmanın ilk ilkesine ulaşmış oluruz: Açıklık, özlülük ve kullanılabilirlik için önemsiz olan her şey soyutlanmalıdır; buna karşılık doğruluk ve bütünlük için önemli olan her şey mutlaka dâhil edilmelidir. Önemsiz olan ayıklanmalı, ancak önemli hiçbir unsur değerlendirme dışı bırakılmamalıdır.

Bu ise bir sorun ortaya çıkarır. Bütünü açıklayan bir teoriye henüz sahip değilken neyin önemli olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Bu sorunu aşmanın akılcı yolu, ihtiyatlı davranmak ve içgörülerimiz giderek daha eksiksiz hâle geldikçe görüşlerimizi tekrar tekrar yeniden formüle etmeye istekli olmaktır. Bu sorunu aşmanın öznel ve açıkça kusurlu yolu ise, neyin önemli olduğuna kişisel çıkarlara dayalı varsayımlarla karar vermek ve ardından ilk belirlemeyi gerçeklere uydurmak yerine, gerçekleri bu ilk belirlemeye uydurmaya çalışmaktır.

Örneğin, bir fabrika sahibi işletmesini belirli bir toplumsal-ekonomik işletme teorisine göre yönetir. İşletme verimli üretim yapar, kârlar sürekli artar, iş yaşamı planlandığı gibi ilerler ve o da genel durumdan makul ölçüde memnundur. Fabrikasının çalışanlarının yaşamları, aileleri, çevre ya da tüketiciler üzerindeki etkilerini neredeyse hiç fark etmez. Onun teorisi bütün bunları görünmez kılar; böylece bunların tamamını [kârını tehdit ettikleri ölçü dışında] fiilen bilincinin dışına iter. Sonuç olarak, o işletme okullarının yaşam hakkındaki teorilerinin soyutlamalarının dışında olup bitenlerden habersiz yaşamayı sürdürürken, kâr elde etmesinin bedelini başkaları öder.

Ardından işçileri greve gider ve o da hesaplamalarına ücretleri dâhil ederek görüşlerini bir ölçüde değiştirir. Ancak dikkate aldığı şey işçileri üzerindeki etkiler değil, yalnızca kârı ve bu kârı elde etmeyi sürdürme yeteneğidir. Daha sonra tüketiciler protesto eder, çevreciler seslerini yükseltir ve o, teorilerini bir kez daha yalnızca bunların kârı ve gücü üzerindeki etkileri dikkatini çektiği ölçüde değiştirir.

Kapitalistimizin davranışından çıkarılacak ders oldukça açıktır. Toplumsal teoriler çoğu zaman kişisel çıkarlara dayanan arzulara kök salar. Bunun da ötesinde, bu teoriler çoğu zaman kördür; buna rağmen onları benimseyenler, teorilerinin dar kapsamlı değil, eksiksiz olduğuna kendilerini ikna ederler. Bu çıkarcı öz-aldatmayı sürdürebilmelerinin nedeni tam da teorilerinin darlığının, bir bakıma kendi eksik bıraktığı unsurların arkasına saklanarak gözden kaybolmasıdır.

Dar kapsamlı teoriler yine de çoğu zaman eksiksizmiş gibi görünür; çünkü kapsadıkları unsurlar bakımından mantıksal olarak tutarlıdırlar ve uygulayıcılarının dikkatini ortaya çıkan kusurlu sonuçlardan uzaklaştırarak, kapsamadıkları unsurları göz ardı etmelerine yol açarlar. Dar teoriler, inananlarına iyi görünür; çünkü kusurlu olan her şeyi dışarıda bırakacak şekilde özel olarak oluşturulmuş kendi kendilerine yarattıkları at gözlükleri aracılığıyla algılanırlar.

Bütün bunlar kapitalistler kadar solcular için de geçerlidir. Devrimciler dar kapsamlı bir teori kullandıklarında, onun uygulanmasının ortaya çıkaracağı etkilerin bütün yelpazesindeki bazı ilgili yönleri göz ardı eden, kısmen ters etki yaratan programlar üretmeleri de beklenebilir. Dar görüşlü devrimciler, [bu bakımdan] dar görüşlü kapitalistlerle çok benzer şekilde hareket ederler. Onlar da teorilerinin algılarını bu denli sınırlaması nedeniyle, çevrelerindeki gerçekliklere kör kalarak hataları içinde bocalamayı sürdürürler.

Burada araya girmem gerekiyor: Bunu okurken, sanırım o dönemde bile zihnimin bir köşesinde, kısa süre sonra benim için merkezi bir odak noktası hâline gelecek ve öyle kalacak bir düşünce vardı; yani klasik ideolojinin, emek ile sermaye arasında yer alan üçüncü bir sınıfın varlığını görmezden gelen ve gizleyen çarpıtılmış sınıf kavramları içerdiği düşüncesi… Ya da belki de bir ideolojinin ne tür kusurlar taşıyabileceğine ilişkin daha önceden sahip olduğum farkındalık sayesinde bu sonuca daha sonra ulaştım.

Her durumda, What Is To Be Undone kitabındaki bölüm şöyle devam ediyordu: Dolayısıyla teoriler en az iki farklı bakımdan zayıf olabilir. Birincisi, önemli gerçeklikleri yanlış ya da eksik biçimde tanımlayabilirler. Önemli unsurların bazılarını içerirler, ancak hepsini değil. İkincisi ise, önemli gerçekliklerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini yanlış anlayabilirler. Karşı karşıya kaldıkları seçimlerin sonuçlarının yalnızca bir kısmını görebilirler, tamamını değil.

Bu nedenle toplumsal teori, toplumsal gerçekliğe mümkün olduğunca yakın karşılık gelmelidir ve bu uygunluk eksikliklerinin tamamı, teoriyi uygulayanlar tarafından iyi anlaşılmalıdır. Teorinin hem olumlu önermeleri hem de soyutlamaları eşit ölçüde gerekçelendirilmiş olmalıdır. Bir toplumsal teori oluştururken çabalarımızı bu içgörülerin ışığında düzenlemeye çalışmalıyız. Bir teoriyi eleştirirken de aynı yaklaşımı benimsememiz yararlı olacaktır.

Klasik Marksizm-Leninizm’in toplumsal gerçeklik ve toplumsal etkileşimlere ilişkin görüşlerini ortaya koyacağız. Teorisi ile uygulayıcıları arasındaki ilişkileri inceleyecek ve her tür soyutlamasının doğruluğunu ve gerekçelendirilmesini dikkate alacağız.

Ancak yalnızca anlamak, ne kadar derinlemesine olursa olsun, hiçbir zaman tam anlamıyla yeterli değildir; aynı zamanda etki yaratmak da istenir. Amaçları ve genel kuramsal anlayışları bulunan Marksist-Leninistler, az ya da çok ayrıntılı eylem planları, yani stratejiler oluştururlar. Marksist-Leninist paradigmayı çözümlemeye yönelik eksiksiz bir plana sahip olabilmek için, onun stratejik yönlerine nasıl yaklaşmamız gerektiğini de bilmeliyiz.

Stratejiler bizi arzu edilen hedeflere yönlendirir. Teoriden ne kadar sağlam biçimde türetilmişlerdir? Bizi ulaşmak istediğimiz yere gerçekten ulaştırırlar mı? “Maliyetleri” ve yan etkileri en aza indirirler mi? Stratejileri değerlendirme ölçütleri bunlardır ve bunları uygulamak da aslında oldukça kolaydır; en azından belirli bir olay dizisinin önyargılı ya da yetersiz bilgiye sahip bir katılımcısı değil de, nesnel ve iyi bilgilendirilmiş bir değerlendiriciyseniz.

Örneğin komünist, kapitalistin ulaşım sorunlarına yaklaşımını tam da görünürde çözmeyi amaçladığı sorunlardan daha büyük sorunlar yarattığı için aptalca bulur. Çünkü bu yaklaşım emekçiler açısından çözmek istediğinden daha büyük sorunlar üretmektedir. Komünist, kapitalist stratejinin yetersiz olduğunu düşünür ve bunu, en azından bazı durumlarda, kapitalist teorinin kişisel çıkarlara dayalı dar kapsamlı oluşuyla açıklar.

Madalyonun öteki yüzünde ise kapitalist, komünist stratejinin gülünç olduğunu söyler; çünkü ona göre bu strateji birkaç toplumsal yetersizliği giderse bile bunu, bir daha asla geri kazanılamayacak insan özgürlüklerini feda ederek yapmaktadır — oysa aslında kastettiği şey kaybedilen kârlardır. Burada da zeki bir kapitalist, sözde sorunun kaynağını büyük olasılıkla teoriyi uygulayanların yetersizliğinde değil, kişisel çıkarlara dayalı dar kapsamlı otoriter teoride bulacaktır.

Stratejiler, uygulayıcıları üzerinde çalıştıkları sistemlerin özellikleri, ulaşmaya çalıştıkları hedefler ve kullandıkları araçlar hakkında giderek daha fazla bilgi edindikçe belirsizlikten kesinliğe doğru ilerler. Strateji teoriden doğar. Teori ne kadar kapsamlıysa, strateji de potansiyel olarak o kadar kesin olur. Teori ne kadar eksikse, strateji de o kadar belirsiz olur ve sürekli geliştirilmeye duyduğu ihtiyaç o kadar artar.

Dolayısıyla stratejileri çözümlemek, özünde onların gerçekten uygulandıkları koşullara uyup uymadığını ve gerçekten ulaşmayı amaçladıkları hedeflere tutarlı biçimde yönelip yönelmediğini incelemektir. Sorun, bir teorinin güçlü ve zayıf yönlerine ilişkin anlayışı, onunla uyumlu ve dolayısıyla benzer ölçüde güçlü ya da benzer ölçüde kusurlu olan strateji düzeyine aktarabilmektir.

Peki ya taktikler ve pratik? Pratik, solcuların en sık kullandığı kavramlardan biridir ve genellikle çevrelerini değiştirmeye çalışan, aynı zamanda bu çevre tarafından değiştirilen insanların faaliyetlerini ifade etmek için kullanılır. Sık kullanılan bir başka kavram olan taktikler ise, yaklaşık olarak aynı koşullar ortaya çıktığında tekrar tekrar uygulanan, iyi tanımlanmış pratik yöntemleridir. Bu nedenle askerî taktikler, yarış otomobili sürüş taktikleri, tıbbi taktikler, iş dünyası taktikleri, üretim hattı taktikleri, edebî taktikler ve devrimci taktikler vardır. Pratiğin büyük bölümü, somut durumlarda mevcut taktiklerin çeşitli biçimlerde uygulanmasından ibarettir.

Taktikler, stratejinin gereklerini yerine getirme biçimleri nedeniyle seçilir. Strateji olmadığında taktikler tahmine dönüşür; pratik ise sorunlu ve dolayısıyla etkisiz hâle gelir. Strateji taktikleri etkiler, taktikler de stratejiyi etkiler. Strateji, taktiklerin akılcı biçimde seçilmesini sağlar; mevcut taktiklere ilişkin bilgi ise en ekonomik stratejilerin oluşturulmasına imkân verir.

İki askerî stratejisti düşünün. Engeller ve ulaşılması gereken bir hedefle karşı karşıya kalan etkili bir stratejist, mevcut taktikleri bilir ve içinde bulunduğu durumu bütünüyle, ayrıca seçilecek farklı eylemlerin bu durum üzerindeki çeşitli etkilerini anlamasını sağlayan bir teoriye sahiptir. Etkisiz olan ise bunların hiçbirine sahip değildir.

Etkili stratejist, bütün önemli etkenleri eksiksiz biçimde kavramaya dayanan bir strateji oluşturur ve onu uygulamaya koyarak başarıya ulaşma yönünde ilerlemeye başlar. Etkisiz olan ise, belki de mevcut seçenekler arasında bile bulunmayan taktiklere ya da etkileri yanlış anlaşılan taktiklere dayanan bir plan oluşturur; ya da hiçbir plan yapmayıp yalnızca gereksiz tekrarlar ve hatalar içinde bocalayarak ilerler.

İyi bir strateji, mümkün olan en büyük sonucu elde edebilmek için elde bulunan her imkândan yararlanır. Taktik seçenekleri ve bunların olası sonuçları hakkındaki bilgi, güçlü bir strateji oluşturmanın temelini sağlar; iyi bir strateji de buna karşılık hangi taktiklerin hangi sırayla kullanılacağına karar vermek için genel ölçütler sunar.

Ancak bir uygulayıcı son derece doğru bir teoriye, taktikler hakkında sağlam bir bilgiye ve güçlü bir stratejik sezgiye sahip olsa bile, işler büyük olasılıkla tam planlandığı gibi gitmeyecektir. Bunun nedeni hata olmasa bile, gerçek pratik çoğu zaman öngörülemeyen gelişmelere yol açar ve bunlar da teori ya da stratejide değişiklik yapılmasını gerektirir.

Bir askerî komutan sahada öngörülemeyen bir durumla karşılaşır ve stratejisini değiştirir; ya da biri yeni silah türleri geliştirir ve bu da askerî teorinin zenginleşmesini sağlar. Aynı durum doktor, devrimci ya da başka herhangi biri için de geçerlidir.

Genel olarak toplumsal teoriler eksiktir ve son derece karmaşık “nesnelerin” tanımlarına dayanırlar. Süregelen normal pratik sırasında ortaya çıkan yeni deneyimlere ve içgörülere uyum sağlayacak şekilde sürekli olarak kendilerini yenilemeleri gerekir. Ancak bu şekilde doğruluğa yaklaşabilir ve giderek zenginleşen bir stratejiye temel oluşturabilirler.

Özetlemek gerekirse, strateji taktiklerin seçimi için ölçütler sağlar. Pratik, teori ile stratejiyi hayata geçirmenin ve düzeltmenin aracıdır. Teori, strateji ile taktiklerin işlediği çerçeveyi, bunların çeşitli olası etkilerini önceden öngörmenin yolunu ve herhangi bir bütünsel durum için hangi hedeflerin gerçekçi olduğunu anlamanın aracını sağlar.

Devrimciler genellikle toplumlarının bütün yapısını değiştirmekle ilgilenirler. Çalışmalarında hata payının, özellikle de aynı hataların tekrarlanmasının, mümkün olduğunca düşük olmasını isterler. Bu nedenle teori, strateji ve pratik arasındaki, ardından yeniden teoriye dönen sürecin etkili düzeltme mekanizmaları içermesini zorunlu görürler.

İdeal durumda devrimci, sağlam bir toplumsal teori ve değişim için geniş, esnek bir stratejiyle hareket eder. Mümkün olduğunca çok sayıda taktiği (grevler, boykotlar, parlamenter seçim taktikleri, örgütlenme ve iletişim yöntemleri, sivil itaatsizlik, yürüyüşler, sabotaj, davranış ve yaşam tarzları vb.) ve bunların kullanılmasının çeşitli ilgili durumları nasıl etkilediğini tam olarak kavrar; ardından bilinçli bir pratik yürütür. İdeal durumda devrimci, taktikler hakkında giderek daha fazla şey öğrenirken, stratejisini ve teorisini de sürekli geliştirerek onları hem daha doğru hem de içerik bakımından daha zengin hâle getirir.

Dolayısıyla iyi devrimci teori, strateji ve pratik; ya da iyi devrimci ideoloji ve pratik, her zaman eksik olmakla birlikte sürekli gelişen bir bütündür ve her unsur diğerlerinin değerini ve gelişimini değerlendirecek ölçütleri sağlar.

Teori dünya görüşünü sağlar. Uzun vadeli strateji ise faaliyetlere yön veren ilkeleri sunar. Teori ve strateji, hedefimizle —yani ulaşmak istediğimiz şeyle— birlikte devrimci düşünceyi, çözümlemeyi, planlamayı ve eylemi yönlendiren devrimci bir paradigma oluşturur.

Hataları ve dogmatizmi en aza indirmek için böyle bir bilinç, kendini düzeltebilen ve gelişime açık bir bilinç olmalıdır. Durağanlaşmamalıdır. Kendini koruyabilmek adına değişen gerçekliği yalnızca rasyonelleştirmek yerine, değişen gerçekliğe uyum sağlayacak şekilde değişebilmelidir. Akıl dışı, “dinsel” bir nitelik taşımak yerine akılcı ve doğrulanabilir olmalıdır.

Devrimci bir ideolojinin zayıf yönleri olabilir; ancak zaman içinde bunları ortadan kaldırmalıdır. Gerçekten de iyi bir devrimci bilinç, yöntemlerinin ve özellikle stratejisinin ve ona bağlı pratiğinin içine yerleştirilmiş sürekli yeniden biçimlenme eğilimine sahip olmalıdır.

Peki elimizde ne var? Klasik Marksizm devrimci bir toplumsal teoridir; Klasik Marksizm-Leninizm ise devrimci bir ideolojidir. Temas kurduğum hemen hemen bütün Marksist-Leninist örgütler [o dönemde, yani 1974 itibarıyla ve bugün de] toplumsal teorilerinin ve stratejilerinin değişmez olduğuna inanıyormuş gibi hareket ediyorlar; hatta kimliklerini ve otoritelerini de bu açıkça ilan edilen değişmezlikten alıyor gibi görünüyorlar.

Bu durum, içerdiği durağanlık nedeniyle son derece iç karartıcıdır; teori ve strateji gerçekten kusurluysa durum daha da vahimdir. Amacımız, Klasik Marksizm-Leninizm’i mümkün olduğunca açık biçimde ortaya koymaktır; böylece hangi yönlerinin yararlı, hangilerinin yararsız olduğunu ve hangi açılardan zenginleştirilebileceğini ya da değiştirilebileceğini keşfedebiliriz. Aynı amaç doğrultusunda Maoizm ve Anarşizm üzerinde de duracağız.

[1960’lardaki deneyimlerimizden] zaten bildiğimiz üzere, [o dönemde] mevcut bilinç ihtiyaçları ve bunlarla bağlantılı acil devrimci krizler kısmen yeni yöntemler geliştirmeye, ayrıca ırkçılık, cinsiyetçilik, otorite, bilinç ve genel olarak motivasyona ilişkin yeni, son derece organik ve kullanılabilir anlayışlar edinmeye dayanıyordu. Bu nedenle Klasik Marksizm-Leninizm, Anarşizm ve Maoizm’e ilişkin açıklamalarımızı buna göre düzenliyoruz.

Adım adım, ihtiyaçlarımızı en fazla yansıtan yönleri inceleyerek, sonunda ihtiyaçlarımız bakımından güçlü ve zayıf yönlerin kaynaklarının açıkça görülebileceği bir yapı kurmayı amaçlıyoruz.

Son olarak, bir “yaklaşım planı” ihtiyacımıza cevap olarak önce Klasik Marksist-Leninist teoriyi ve Leninist stratejiyi sunacak, ardından sırasıyla pratiği, stratejiyi ve teoriyi eleştirecek, en sonunda da açıklık sağlamak amacıyla bir özet yapacağız.

Sonunda Klasik Marksist-Leninist paradigmanın değeri konusunda belirli bir ortak anlayışa ulaşmayı umuyoruz. Ardından Anarşist ve Maoist alternatifleri tartıştıktan sonra, ister mevcut bir paradigmayı savunmak ister gelecekteki devrimci pratiğe daha etkili biçimde rehberlik edebilecek yeni bir paradigma inşa etmek olsun, nereden hareket etmemiz gerektiği konusunda da ortak bir anlayışa ulaşmayı umuyoruz. Yetmişli yılların ortalarında enerjik ama aynı zamanda yetkin biçimde hareket etmemiz gerektiğine inanıyordum. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Fidel Castro’nun söylediği gibi:

“Her devrimcinin görevi devrimi gerçekleştirmektir. Devrimin Amerika’da ve bütün dünyada zafere ulaşacağı bilinmektedir; ancak devrimcilerin evlerinin kapılarında oturup emperyalizmin cesetlerinin geçmesini beklemeleri doğru değildir. Eyüp’ün rolü bir devrimciye yakışmaz. Amerika’nın kurtuluşunun her yıl daha da hızlanması, milyonlarca çocuğun hayatının kurtulması, kültür adına milyonlarca zihnin korunması ve halkın sonsuz miktarda acıdan kurtulması anlamına gelecektir.”

What Is To Be Undone kitabındaki o bölümü işte böyle bitirmiştim.

Peki şimdi, şu soruları ele almak amacıyla başlattığımız ideoloji üzerine yazı dizisinde neredeyiz? Günümüz sol ideolojisi yeterli mi, yoksa kusurlu mu? Ona bağlı kalmaya devam mı etmeliyiz, onu köklü biçimde gözden mi geçirmeliyiz, yoksa tamamen mi değiştirmeliyiz?

1970’lerin başlarında What Is To Be Undone, yeni solun o dönemdeki pratiğini incelemiş ve çok sayıda sorun tespit etmişti. Şu soru ortaya çıkmıştı: Bizi zaten elimizde bulunan ve değerli olan bu seçenekten uzaklaştırabilecek ayartmalardan ya da zorlamalardan kaçınırken, yalnızca Marksist-Leninist, Anarşist ya da Maoist içgörüleri daha iyi anlayıp uygulamamız mı gerekiyordu? Zihnimiz zaten doğru yönde miydi? Başka bir deyişle, yalnızca olağan devrimci faaliyetlerimizi daha iyi yürütmemiz mi gerekiyordu?

Yoksa o dönemde sahip olduğumuz ideolojileri yakından inceleyerek kusurlarını ortaya çıkarmamız ve yeni bir ideoloji bulabilmek için düşünce biçimimizi devrimcileştirmemiz mi gerekiyordu? Ölmüş insanların zihinlerinden çıkan ve kendi zihinlerimize sağlam biçimde yerleşmiş düşüncelere bağlı kalmayı mı sürdürmeliydik? Yoksa kendi deneyimlerimize başvurarak teori, strateji ve taktiklerimizi yeniden düzenlemeli ve zihnimizi yeniden yönlendirmeli miydik?

Benzer şekilde, bugün de eski seçeneklere, yani Klasik Marksizm-Leninizm’e ya da diğer eski alternatiflere geri mi dönmeliyiz; yoksa yeni bir ideoloji mi geliştirmeliyiz? Umarım bu soru, bunu okuyan herkes için anlamlıdır. Hangi görüşe daha yakın olursanız olun, seçenekleri derinlemesine düşünme çabasına katkıda bulunmayı isteyeceğinizi umuyorum.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/ideology-what-is-it-why-have-it/

SOSYAL MEDYA