Hamaney’in Ölümü ve Bir Dönemin Sonu

Onun hayatının özeti, kül yığınına doğru giden bir devrimi korumaktı. Bu görevi, 1979’da ABD yanlısı bir monarşiyi devirip yerine üç ideolojik temel direği; “Amerika’ya ölüm”, “İsrail’e ölüm” ve “devrimin bayrağı” olduğunu ifade ettiği kadınların başörtüsü takmalarını kanuni zorunluluk haline getirerek İslamcı bir teokrasi kuran Ayetullah Ruhullah Humeyni’den miras aldı.
Mart 2, 2026
image_print

George Orwell, 1984 adlı eserinde “Oligarşik yönetimin özü, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşünün ve yaşam biçiminin sürekliliğidir” diye yazmıştı. Ayetullah Ali Hamaney, yaklaşık kırk yıl boyunca tam olarak böylesi bir hale başkanlık etti. İran İslam Cumhuriyeti’ni o kurmadı. Bu görevi, 1979’da ABD yanlısı bir monarşiyi devirip yerine üç ideolojik temel direği; “Amerika’ya ölüm”, “İsrail’e ölüm” ve “devrimin bayrağı” olduğunu ifade ettiği kadınların başörtüsü takmalarını kanuni zorunluluk haline getirerek İslamcı bir teokrasi kuran Ayetullah Ruhullah Humeyni’den miras aldı.

Humeyni 1989’da öldü ve halefinin hayatının özeti, yönettiği toplum çoktan değişmiş olmasına rağmen miras aldığı o devrimi ayakta tutmaktı. Hamaney, bu konuda olağanüstü ve acımasız bir başarı elde etti. Ancak dayattığı dünya görüşü asla gerçekten kendisine ait değildi. O, bir hayaletin sözcüsüydü.

Hamaney’in, yok etmek için çok çaba harcadığı bir ulusun eliyle ölümü, 47 yıllık devrimin tarihinde bir dönüm noktasıdır. O, rejimin birinci kuşak kurucularının sonuncusuydu.

Hamaney’in yükselişi kader tarafından değil, siyasi manevralarla şekillendirildi. 1989’da, kurnaz Meclis Başkanı ve bir fıstık tüccarının oğlu olan Ali Ekber Haşimi Rafsancani, bunun Humeyni’nin son arzusu olduğunu iddia ederek Hamaney’in rehber olarak atanmasına yardımcı oldu. Rafsancani muhtemelen gücün zirvesine itaatkâr bir sembolik lider yerleştirdiğine inanıyordu. Meşhed’in kutsal şehrinden yoksul bir din adamının oğlu olan Hamaney’in ise başka fikirleri vardı.

Aralarındaki rekabet otuz yıl sürdü. Rafsancani zenginlik üretimini ve ABD ile yumuşamayı savunuyordu; Hamaney ise devrimci ilkelerden taviz vermenin, tıpkı perestroykanın Sovyetler Birliği’ni çökertmesi gibi, rejimin çöküşünü hızlandıracağına inanıyordu. Machiavelli’nin uyardığı gibi, “Bir başkasının güçlenmesine sebep olan kişi, kendi sonunu hazırlar.”

Hamaney’in dinî meşruiyet eksikliği ve duyduğu genel güvensizlik, İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nu kendi muhafız gücü olarak yetiştirmesine yol açtı; komutanları bizzat seçti ve rakiplerin güç biriktirmesini önlemek için onları rotasyona tabi tuttu. Devrim Muhafızları, İran’ın en güçlü kurumu olarak din adamlarının yerini aldı; bu durum Hamaney için siyasi açıdan, savunduğu teokraside baskın ekonomik güç haline gelen Devrim Muhafızları için ise mali açıdan elverişliydi. Hamaney, meşruiyet görüntüsü vermek için yeterli ölçüde siyasi tiyatroya izin vererek seçilmiş kurumları birer vitrin gibi kullandı. Rafsancani’nin ekonomik pragmatizmi, Muhammed Hatemi’nin liberal özlemleri, Mahmud Ahmedinecad’ın popülist provokasyonları, Hasan Ruhani’nin nükleer diplomasisi gibi girişimlerde olduğu gibi Cumhurbaşkanının benimsediği gündem ne olursa olsun Hameney o gündemi etkisiz hale getirdi.

Öğrencilerinden bazıları Tahran’da üst düzey devlet görevlerine yükselen bir İranlı akademisyen bana bir keresinde, devrimin başlangıcında rejimin “küresel gerçekliklerden büyük ölçüde habersiz, yüzde 80 endoktrine edilmiş inanan ve yüzde 20 şarlatan ve bukalemun”dan oluştuğunu söylemişti. Hamaney’in son yıllarında ise oranın tersine döndüğünü belirtti: yüzde 20 inanan, yüzde 80 ise zenginlik ve ayrıcalık için yetkililerin etrafında kümelenen fırsatçılar.

Hamaney’in Amerikan karşıtlığı ideolojiye bürünmüş olsa da aynı zamanda kendini koruma içgüdüsüyle besleniyordu. Güçlü din adamı Ahmed Cenneti bir kez rejimin en derin kaygısını şöyle dile getirmişti: “Eğer İran’da Amerika yanlısı eğilimler iktidara gelirse, her şeye veda etmemiz gerekir.” Hamaney bu kanaati bütünüyle paylaşıyordu. “İran ile Amerika arasında uzlaşma mümkündür,” demişti bir keresinde dikkat çekici bir ifadeyle, “ama İslam Cumhuriyeti ile Amerika arasında mümkün değildir.” Amerikalı filozof Eric Hoffer, 1951 tarihli kitle hareketleri üzerine yazdığı The True Believer adlı kitabında bu mantığı şöyle açıklamıştı: “Nefret, tüm birleştirici unsurların en erişilebilir ve en kapsamlı olanıdır”; kitle hareketleri “bir tanrıya inanç olmadan yükselebilir ve yayılabilir, ama bir şeytana inanç olmadan asla.” Amerika, Hamaney’in şeytanıydı.

Hamaney, gücünü en iyi haliyle bir balonun içinde koruyabileceğini biliyordu. Bu tam bir tecrit değildi, İran’ın petrolünü satmak istiyordu ama küresel kapitalizm ve sivil toplum güçlerinden, rejimi ifşa edip yıpratacak unsurlardan uzak, ölçülü bir izolasyondu. Şah’ın hapishanelerinde geçirdiği yıllarda radikal Batı karşıtı Mısırlı düşünür Seyyid Kutub’un eserlerini Farsçaya çevirmişti; onlarca yıl sonra da aynı entelektüel sığınakta kalmış, Batı kültürünün Batı bombalarından daha büyük bir tehdit oluşturduğuna inanmıştı.

Ancak içe kapanmanın bedelleri vardı ve bu bedeller bütünüyle İran halkı tarafından ödendi. Hamaney, devlet ile vatandaşları arasındaki ilişkiyi bir sosyal sözleşme olarak değil, pazarlık konusu olmayan, ev sahibi tarafından dayatılan ve süresi çoktan dolmuş, yağmacı bir kira sözleşmesi olarak ele aldı. Rejim, 90 milyondan fazla insanın özel hayatını en ince ayrıntısına kadar kontrol ederek, kimleri sevebileceklerine, ne içebileceklerine, kadınların başlarına ne takacaklarına kadar her şeyi dikte etti. Tasarrufu vaaz ederken Devrim Muhafızları vergiden muaf bir holding gibi faaliyet gösterdi. Rejim yetkilileri X platformunda propaganda mesajları yayınlarken ülkenin etrafına dijital bir duvar ördü, küresel platformları engelledi. Protestocuları “Tanrı’ya karşı savaş açmakla” suçladı ve kişi başına düşen en yüksek idam oranını sürdürdü. Geçtiğimiz ay protestoların ülkeyi yeniden kasıp kavurmasıyla birlikte, bu bile muhalefeti bastırmaya yetmeyince, Hamaney modern tarihin en ölümcül devlet şiddeti olaylarından biri olabilecek bir emri verdi.

Hamaney, her devrim muhafızının yüzleşmek zorunda olduğu paradoksla karşı karşıyaydı: korumaya çalıştığı devrim, artık var olmayan bir dünya için tasarlanmıştı. George Kennan bir zamanlar Sovyetler Birliği hakkında şöyle yazmıştı: “Hiçbir mistik, mesiyanik hareket, er ya da geç bir şekilde kendini bu durumun mantığına göre ayarlamadan, sonsuza kadar hayal kırıklığıyla yüzleşemez.” Hamaney bu uyumu, irade gücü, acımasızlık ve eğilmenin kırılmak anlamına geleceği inancıyla neredeyse kırk yıl boyunca erteledi.

Sonunda, nefret ettiği Amerikalı başkan Donald Trump ve İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından düşürüldü. “Amerika’ya ölüm” ve “İsrail’e ölüm” sloganlarıyla yaşadı. Amerika ve İsrail’den gelen saldırıyla öldü.

 

*Karim Sadjadpour, The Atlantic’e katkıda bulunan bir yazardır. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda kıdemli araştırmacıdır ve İran ile ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik dış politikaları üzerine çalışmaktadır. Georgetown Üniversitesi’nde yardımcı doçenttir.

 

Kaynak: https://www.theatlantic.com/international/2026/02/death-khamenei-end-era/686196/

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA