Sonuççuluk, geleneği tek seferde “akılcı hesaplama” ile değiştirmeye çalışmanın bir yoludur.
Bir komşum vardı; sanırım yaprak üfleme makinesini tarihteki herkesten daha fazla kullanıyordu. Bu cehennem azabı gibi aletlerin muazzam bir gürültü ve hava kirliliği kaynağı olduğunu bildiğim ve komşumun bunların yerine kolayca tırmık kullanabileceğine inandığım için onu vurmaya karar verdim. Böyle aletlerin kullanımından insanları caydırmanın genel sonuçlarının, onun hayatının değerinden çok daha ağır basacağı bana apaçık görünüyordu… Ne de olsa yaşlı bir adamdı ve GSYİH’ye katkısı bile yoktu!
Elbette yukarıdaki yalnızca bir hayalden ibaret. Yine de özellikle pazar sabahları saat 7.00’de çalıştırdığında, zaman zaman yaprak üfleme makinesinin kendisini vurmayı düşündüğüm oldu. Bu hayali, sonuççu ahlaki akıl yürütmenin bir örneği olarak paylaşıyorum. FPR’nin sloganı “yer, sınırlar, özgürlük”tür. Sonuççuluk ilk ikisini hiçe sayar ve üçüncüsünün yok olmasına kolayca yol açabilir.
Büyük ölçüde matbaa devrimi tarafından tetiklenen geleneksel Avrupa toplumunun çöküşü (bu konuda daha fazla bilgi için Mary Harrington’ın yakında çıkacak olan The King and the Swarm kitabına bakınız), ahlakı yeniden “akılcı” bir temele oturtmaya yönelik oldukça umutsuz ve dört yüzyıl süren bir çabaya yol açtı. Bacon ve Descartes bu projeyi başlattılar ve sonraki dört yüzyıl boyunca sayısız düşünür bu projeyi devraldı. Bu çabanın pek de hoş olmayan meyvelerinden biri sonuççuluk ve onun alt kategorisi olan faydacılıktır. (Sonuççuluk, eylemleri yalnızca ortaya çıkardıkları sonuçlara göre değerlendirmemiz gerektiğini, bu sonuçların hangi yönüne odaklanmamız gerektiğini belirtmeden savunur. Faydacılık ise, eylemlerin ürettiği faydanın ya da hazzın, önemli olan sonuçlar olduğunu savunur.)
Ahlaki ikilemleri çözebilecek tek bir evrensel yöntem öne sürerek sonuççuluk, farklı yerlerin kendine özgülüğünü aşındırır. Bir kültürün bütün âdetleri ve ahlaki teamülleri sonuçlarına göre değerlendirilmelidir; sonuççuya göre bu sonuçları ayırt etmek, neredeyse tanım gereği, kolaydır. Örneğin belirli bir kültürde herkesin eve girmeden önce ayakkabılarını çıkarması gerekiyorsa bu âdet, “Ayakkabıları çıkarıp yeniden giymeye harcanan zaman, evin daha temiz kalmasına değer mi?” gibi yüzeysel bir ölçüte göre değerlendirilecektir. Hangi cevaba ulaşılırsa ulaşılsın, bu uygulamanın daha derin bir anlamı olabileceği göz ardı edilir: Evin eşiğinde dışarıda giyilen ayakkabıları çıkarmak, evin içini dış dünyadan ayrı bir alan olarak belirler. Fakat böyle bir ayrımın “sonuçları” ne olursa olsun, sonuççunun bunu korumanın “değerli” olup olmadığını hesaplayabileceğini ileri sürmesi son derece güçtür. Dolayısıyla bu tür derin anlamlar basitçe göz ardı edilecek ve âdetin lehindeki ya da aleyhindeki savlar, zemini temiz tutmanın faydasına odaklanacaktır.
Daha da çarpıcı olanı, sonuççuluğun sınırları bütünüyle reddetmesidir. Özellikle de bir eylemin “bütün” sonuçlarına ilişkin bilgimizin son derece sınırlı olduğunu göz ardı eder. Yapmayı seçtiğim herhangi bir şeyin etkileri, zaman içinde dünyanın hemen her yerindeki insanlara olumlu ya da olumsuz biçimde dokunabilir.
Örneğin, bu denemeyi yazmak için yerel bir kitapçıya uğradım ve sıcak bir latte sipariş ettim. Raflara göz atarken, varlığından haberdar olmadığım iki arkadaşımın yazdığı bir kitap buldum ve satın almaya karar verdim. Belki de bu alışverişim, kahveye olan talebi artırarak kahve yetiştiren bir ülkedeki zalim bir diktatörü ayakta tutmaya yardımcı olur ya da onun devrilmesine yol açacak bir devrimin finansmanına katkıda bulunur. Bu cümleyi yazarken, kitapçıdaki aşırı klima beni titretmeye başladı: belki de titreyen ellerim, daha sonra eve giderken bir kaza yapmama neden olur ve kanserin tedavisini keşfetmek üzere olan bir adamı öldürürüm… ya da 21. yüzyılın Adolf Hitler’i olacak bir adamı öldürürüm. Belki de benim haberim olmadan arkadaşlarımdan birinin kumar sorunu vardır ve satın aldığım kitabın telif gelirleri onu daha da fazla kumar oynamaya teşvik edecektir. Kaos teorisi, Brezilya’da kanat çırpan bir kelebeğin bir süre sonra Teksas’ta bir kasırga oluşmasına katkıda bulunabileceğini meşhur örneğiyle gösterir. Açıkçası, her insan eylemi bu kadar büyük, hatta daha büyük, öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.
Sonuççuluğun aksine, miras aldığımız ahlaki geleneklere saygı duymak, kendi sınırlarımızı kabul etmenin bir yoludur: bu gelenekler, atalarımızın nesiller boyu biriktirdiği bilgeliği temsil eder. Kendi sınırlı zihnimle sıfırdan daha üstün bir ahlak kuralları dizisi tasarlayabilmem pek olası değildir. Elbette bu geleneklerin değiştirilmesi gerekebilir, ancak bu değişiklikler, düzeltilmesi gereken kısmı ele alırken her zaman geleneğin diğer kısımlarından yararlanacaktır. Sonuççuluk, geleneği tek seferde “akılcı hesaplama” ile değiştirmeye çalışmanın bir yoludur.
Sahici sonuççuluğun gerektirdiği türden hesaplamaları aslında hiç kimsenin yapamayacağı göz önüne alındığında, bir eylemin varsayılan sonuçlarına dayanılarak meşrulaştırılması durumunda gerçekte ne olur? Avustralyalı filozof John Finnis, genel prosedürü şöyle açıklar:
Bireyler ve toplumlar, aslında bu sorunları kendilerince çözer ve böylece [sonuççuluğu] uygulanabilir gibi gösterirler. Zaten gönüllerini kaptırdıkları bir şeye odaklanırlar [örneğin]… savaşın sona ermesine, o sapkınların veya suçluların ortaya çıkarılmasına, yeniden cumhurbaşkanı seçilmeye, o genç kadının çektiği acının sona ermesine… Bu hedefe ulaşmanın iyi sonuçları ile onu gözetmemenin veya ona ulaşamamanın kötü sonuçları üzerinde durulur… Böylece hesap, başlangıçta odaklanılan amaca ulaşmanın en hızlı ve en ucuz yolu olacak belirli bir çözüm üretmeye zorlanır [örneğin] düşmanın rehin tutulan sivillerinin nükleer bombalarla ya da yangın fırtınası yaratan bombardımanlarla vurulması, şüphelilere veya muhbirlere engizisyon usulü işkence yapılması, hukuki sürecin hileyle örtbas edilip ortadan kaldırılması, doğmamış çocukların kürtajla alınması ve yeni doğan çocukların “açıkta bırakılması”… Elbette başka seçeneklere, tercih edilen seçeneğin başka uzun vadeli ya da genel sonuçlarına, kurban edilmesi düşünülen kişilerin yaşam olanaklarına ve benzerlerine odaklanarak, her durumda tercih edilen eylemi “sonuççu gerekçelerle” kınamak için nedenler bulunabilir. Ancak gerçekte bu gibi durumlarda her iki hesaplama biçimi de aynı ölçüde anlamsızdır. Bu “hükümlere” varılmasını sağlayan şey, her zaman hesaplamanın dışında bir etkendir…” (Natural Law & Natural Rights, s. 117)
Başka bir deyişle, sonuççuluk, zaten yapmak istediğiniz her ne varsa ona bir gerekçe uydurmanıza olanak tanıyan ustaca bir hiledir.
Son olarak, sitemizin sloganındaki üç kavramın üçüncüsüne dönersek sonuççuluk özgürlüğü de tehlikeye atabilir. Ludwig von Mises ve Henry Hazlitt gibi sonuççu akıl yürütmeyle özgürlükçü sonuçlara ulaşan düşünürler olmuştur. Ancak herhangi bir politikanın bütün sonuçlarını hiç kimse güvenle öngöremeyeceği, hele bunları herkesin kabul edeceği biçimde kanıtlayamayacağı için, sonuççuluğu özgürlüğü kısıtlamak üzere bir gerekçe olarak kullananların sayısı daha da fazladır. Örneğin COVID döneminde insanların kendi sağlık ve güvenlik kararlarını almalarına izin verilmesinin doğurabileceği korkunç sonuçlar tasvir edilerek kapanma tedbirleri meşrulaştırıldı. (Burada bu tedbirlerin isabetli olup olmadığı konusunda hiçbir iddiada bulunmuyorum; yalnızca isabetli olsunlar ya da olmasınlar, insanların özgürlüğünü kesinlikle kısıtladıklarını belirtiyorum!)
Bunların hiçbiri, seçimlerimizin öngörülebilir sonuçlarını görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmez. Aile arabasıyla otoyolda saatte 120 mil hızla gitmeyi düşünüyorsam, bu hızda ölümcül bir kaza yapma ihtimalinin yüksek olması, bu seçeneği elemem için yeterli olmalıdır. Bu tehlikeyi görmezden gelmek, ihtiyat erdemini göstermemek olur. Sonuççuluğun sorunu, sonuçlara dikkat etmemizi istemesi değil, yalnızca sonuçlara dikkat etmemizi gerektirmesidir.
İhtiyat, yalnızca diğer bakımlardan ahlaken meşru olan eylemler arasında seçim yaparken değerlendirmeye alınmalıdır. Bir akrabamı öldürüp parasına miras yoluyla konmanın sonuçlarını düşünmeye başlarsam, İngiliz filozof Bernard Williams’ın ifadesiyle, “bir düşünce fazla” aklımdan geçirmiş olurum. Miras alacağım paranın, akrabamın onu şu anda kullandığından çok daha iyi bir amaç için kullanılabileceği bir senaryo her zaman tasarlanabilir. Böylece “genel sonuçları” değerlendirmeye davet eden bu yaklaşım, onu öldürmenin iyi bir fikir olduğu yanılsamasını yaratabilir. Bu, pek çok polisiye dizide karşılaşılan bir kalıptır: Tıpta çığır açacak bir keşfin eşiğindeki doktor ya da bilim insanı, kendisini sahtekârlıkla ihbar etmek üzere olan kişiyi, “onun hayatı, benim kurtaracağım onca hayattan daha değerli değildi” diyerek öldürür. Bu kişi haklı olarak kötü adam sayılır.
İşin tuhafı, polisiye dizideki karşıt karakterin kötü biri olduğunu hemen kabul edecek pek çok insan, konu kendi hükümetinin eylemlerine gelince bu ahlaki sezgiyi bir kenara bırakıyor. Öyle ki internette, İran hükümetinin nükleer silah edinmesi tehdidini ortadan kaldırmak için ABD’nin İran nüfusunun tamamını yok etmesi gerekiyorsa öyle olsun diyen insanlara sık sık rastlıyoruz.
Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum: öncelikle, pek çok insan anlaşılır bir şekilde kendi hükümeti hakkında kötü düşünmek istemiyor. Hükümetlerinin bu tür sonuççu bir akıl yürütmeyle hareket ettiğini görürlerse, bunu kabul etmek, reddetmekten daha kolay gelir. İkincisi, eylemlerini sonuççuluk argümanlarına dayandıran ya da gelecekte bunu yapmayı uman hükümet yetkilileri, halkı bu tür bir mantığı kabul etmeye “eğitmek” konusunda heveslidir.
Doğal olarak, bir ülkenin savaş çabalarını yöneten yetkililer, bütünüyle haklı bir savaşta bile sık sık zor ve trajik kararlarla karşı karşıya kalırlar. Düşmana saldırırken, muharip olmayan kişilerin —belki de çok sayıda sivilin— yaralanması veya ölmesi ihtimalinin çok yüksek olmasından kaçınmak mümkün olmayabilir. Muharip olmayanları korumak için yeterli özeni göstermenin tam olarak ne gerektirdiği ya da muhtemel sivil kayıplara rağmen hangi askerî hedefleri vurmanın gerçekten hayati önem taşıdığı ve hangilerinin büyük bir risk doğmadan vurulmadan bırakılabileceği her zaman açık değildir. Ancak bu kararlar ne kadar belirsiz ve zor olursa olsun, bunların içerdiği gri alanlar, düşmanı dize getirmek için sivilleri kasten hedef almanın yanında çok daha hafif kalır.
Finnis’in ifade ettiği gibi:
Tehditlerini inandırıcı kılacak fiziksel güce sahip her hükümet, potansiyel düşmanlarına şunu söyler: “Bize saldırır ve bizi yenilgiye uğratmakla tehdit ederseniz, elimizde tuttuğumuz bütün rehineleri öldüreceğiz; yani sizi vazgeçmeye ikna etmek için gerektiği kadar çok yaşlı erkeğinizi, kadınınızı ve çocuğunuzu yakıp kül edecek ya da parçalayacak, sizi vazgeçirmeye yetecek sayıda annenizi ve onların henüz doğmamış çocuklarını zehirleyeceğiz; onların bizzat bize tehdit oluşturmamasını belirleyici saymıyoruz; onları, silahlı kuvvetlerinizin bize saldırısını durdurma çabalarımızın istenmeyen bir yan sonucu olarak, yalnızca istemeden ortaya çıkan bir yan etki olarak yok etmeyi de amaçlamıyoruz; hayır, savaşmayan yurttaşlarınızı tam da onlara değer verdiğiniz için ve sizi vazgeçirmeyi amaçlayarak yok edeceğiz.” (Natural Law & Natural Rights, s. 224)
Kısacası, bundan iyi bir sonuç çıkabileceğini ileri sürsek bile — üstelik bu iddiamızda samimi olsak bile — kötülük yapmamıza izin verilmez.
* Gene Callahan, Cardiff Üniversitesi’nden siyaset teorisi alanında doktora derecesine sahiptir. Economics for Real People ve Oakeshott on Rome and America kitaplarının yazarıdır ve çok sayıda akademik ve popüler yayın organı için kısa makaleler kaleme almıştır.
Kaynak: https://www.frontporchrepublic.com/2026/10/truth-or-consequences/
