Günümüzde Sınıf Mücadelesi: Parçalanma ve Siyasi Biçimin Krizi

Yeniden yapılanma, yalnızca örgütsel bir tasarım değil, tarihsel bir süreç olarak görülmelidir. Bu süreç eşitsiz biçimde ilerler; çatışma, başarısızlık ve kısmi ilerlemelerle karakterizedir ve üretim, yeniden üretim ile devlet iktidarı arasındaki değişen ilişkilerden etkilenir. Sürdürülebilir herhangi bir sınıf siyaseti, basit çözümlerden değil, bu çelişkilerden doğacaktır.
Mayıs 24, 2026
image_print

Sınıf mücadelesinin geçmişte kaldığını — sanayisizleşmeyle çözüldüğünü, parçalanmış emek piyasaları tarafından dağıtıldığını, kimlik temelli hareketler tarafından gölgede bırakıldığını ve bir zamanlar ona siyasi biçim kazandıran kurumlarla birlikte tükendiğini — ilan etmek moda haline gelmiştir. Bu bakış açısından sınıf, merkezi konumunu yitirmiş görünür; en iyi ihtimalle analiz için artık tortusal bir kategori olarak varlığını sürdürmektedir.

Ancak bu hüküm, sınıf mücadelesinin görünürlüğü ile onun yapısal zorunluluğu arasındaki temel bir karışıklığa dayanmaktadır. Kapitalizm, sınıf antagonizmasını aşmak yerine, mücadele alanını kaydırmış ve yeniden yapılandırmıştır. Zayıflayan şey, sermaye ile emek arasındaki antagonistik ilişki değil; daha ziyade, bu antagonizmanın bir zamanlar okunabilir, kalıcı ve etkili olmasını sağlayan siyasi ve örgütsel biçimlerdir.

Dolayısıyla sınıf siyasetinin mevcut krizi, bir yokluk krizi değil; elverişsiz koşullar altında gerçekleşen bir yeniden yapılanma sürecidir. Günümüzde sınıf mücadelesini anlayabilmek için, hareket noktası kaybedilmiş biçimlere duyulan nostalji ya da kültürel açıklamalara geri çekilme değil, bu yeniden örgütlenme olmalıdır.

Neoliberalizm Ve Sınıf İlişkilerinin Yeniden Örgütlenmesi

Neoliberalizm, çoğu zaman devletin piyasalar lehine geri çekilmesi olarak yanlış tanımlansa da, sınıf ilişkilerini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan devlet iktidarının derin bir yeniden örgütlenmesini beraberinde getirmiştir. Bu süreç; esnek istihdamı, zayıflatılmış refah sistemlerini, sıkılaştırılmış göç rejimlerini ve metalaştırılmış kamu hizmetlerini ortaya çıkarmıştır.

Devlet geri çekilmekten çok uzak bir şekilde, birikimin zeminlerini örgütleme ve emeği disipline etme süreçlerine derinlemesine dahil olmuştur. Bu dönüşüm, sınıf mücadelesinin biçimini değiştirmiş; mücadele, üretim noktasından daha geniş bir toplumsal alana dağılmıştır: barınma, borç, bakım, sağlık, eğitim, sınırlar ve polislik. Bu noktada ısrar etmek, işyeri mücadelelerinin süregelen önemini inkâr etmek değil; sömürü ve tahakkümün artık toplumsal yaşamın bütünü boyunca örgütlendiğini kabul etmektir. Sorun, sınıf mücadelesinin var olup olmadığı değil, neden bu mücadelenin böylesine sık biçimde kalıcı bir siyasi güce dönüşemediğidir.

Kayıt dışılaşma, çoğu zaman betimleyici bir durum olarak ele alınır: emek piyasalarında sözleşmelerin, düzenlemelerin ya da güvencenin yokluğu, ya Küresel Güney’de azgelişmişliğin bir kalıntısı ya da Küresel Kuzey’de daha önce istikrarlı olan istihdamın olumsal bir aşınması olarak görünür. Ancak bu yalnızca emek piyasasının yeniden yapılandırılması değildir; bu, bir sınıf egemenliği biçimidir.1

Küresel Güney’in büyük bölümünde kayıt dışı emek, marjinal ya da geçişsel değil, proleter varoluşun baskın biçimidir. Tarihsel olarak kayıtlı işler, toplumsal yeniden üretimi güvence altına alabilecek evrensel bir norm olarak hiçbir zaman işlev görmemiştir.2 İstihdam uzun süredir kesintili, çok mekânlı ve hane halkı hayatta kalma stratejileri, küçük meta üretimi, göç ve borçla iç içe geçmiş durumdadır. Neoliberal yeniden yapılanma bu koşulu ortaya çıkarmamış; onu pekiştirmiştir.

Günümüzde kayıt dışılık, devlet politikaları aracılığıyla yapılandırılmaktadır; kentsel planlama rejimleri sokak satıcılarını suç sayarken aynı zamanda onları seçici biçimde tolere etmektedir. Refah sistemleri, hakları güvence altına almadan nüfusları düzenlemekte; denetim ise iş hukuku yerine polislik ve düzenleme yoluyla uygulanmaktadır. Göç rejimleri, hukuki açıdan güvencesiz durumda kalan büyük ve gerekli bir işgücü yaratmaktadır. Kayıt dışılık, düzenleme eksikliğinden ziyade, koruma olmaksızın işleyen bir düzenleme biçimini temsil etmektedir.

Küresel Kuzey’de kayıt dışılık farklı bir tarihsel biçim alır, ancak benzer bir işlev görür. Burada bu durum, bir gerileme süreci gibi görünmektedir: taşeron zincirleri, sahte serbest çalışma biçimleri, sıfır saat sözleşmeleri, platform işleri ve göçmenleştirilmiş ve ırksallaştırılmış emek rejimlerinin genişlemesi. Çoğu zaman teknolojik dönüşüm ya da emek piyasası esnekliği olarak sunulan bu durumun gerçekliği, ücret normunun bilinçli biçimde tasfiye edilmesidir.

Bir zamanlar istihdam ilişkilerini istikrara kavuşturan kurumsal uzlaşmalar — toplu pazarlık, refah hakları ve iş hukuku — içi boşaltılarak etkisizleştirilmiş, yeniden üretimin riskleri yeniden hane halklarına ve bireylere yüklenmiştir. Bu parçalanma stratejisi, toplu pazarlığı sekteye uğratmakta ve toplumsal maliyetleri topluluklara kaydırmaktadır; bu da sonuç olarak işçilerin kolektif gücünü zayıflatmaktadır.

Yerel protestolara ve işçi hareketlenmelerine rağmen, işçiler örgütsel bütünlükten yoksundur. Kayıt dışılaşma yalnızca istihdam ilişkilerini değil, zamanı, mekânı ve hukuki statüyü de parçalamaktadır. İş, kesintili hale gelir, farklı mekânlara dağılır ve çoğu zaman suç sayılan ya da yarı yasal biçimlere dönüşür; bu da sürdürülebilir örgütlenmenin maliyetlerini ve risklerini artırır. Bu koşullar altında kolektif eylem, tekrar tekrar kısa süreli seferberlik döngülerine zorlanmaktadır; bu da siyasi olarak yanlış yönlendirilmiş olmaktan ziyade, birikimi yapısal olarak zorlaştırmaktadır.

Ücret Normu Olmaksızın Sınıf Mücadelesi

Sınıf mücadelesi her zaman işyerinin ötesine uzanmış olsa da, 20. yüzyılın büyük bölümünde ücret ilişkisi onun temel örgütleyici ekseni olarak işlev görmüştür. İstikrarlı istihdam, tanımlanabilir işverenler, toplu pazarlık ve yasal olarak tanınan sendikalar; emek ile sermaye arasındaki çatışmanın genelleştirilebilmesini sağlayan maddi ve kurumsal zemini sunuyordu.

Bugün ise ücret ilişkileri artık siyasal yoğunlaşmanın temel ekseni olarak işlev göremez hale gelmiştir. İşçiler artık tek bir işverenle değil; dağınık haldeki aracılar, algoritmalar, belediye otoriteleri ve sosyal yardım bürolarıyla karşı karşıyadır. Klasik grev, varlığını sürdürse de, evrensel bir silah olarak işlev görme kapasitesini yitirmektedir.

Bu dönüşüm işçileri siyasetsizleştirmez; mücadele alanlarını yerinden eder. Bu yer değiştirme, ortak bir kurumsal ya da örgütsel dayanak noktası sunmaksızın çatışma alanlarını çoğaltmaktadır. Mücadeleler eşzamanlı olarak barınma, sosyal yardım, bakım ve istihdam alanlarında ortaya çıkar; ancak bu alanları birleşik bir direniş içinde birbirine bağlayabilecek bir mekanizma mevcut değildir. Sonuç siyasetsizleşme değil, siyasi enerjilerin birbirinden kopuk cephelere dağılmasıdır.

Toplumsal yeniden üretim üzerindeki mücadelelerin giderek merkezî hale gelmesi, bakım, eğitim, sağlık ve hizmet emeği alanlarında “bağlantılı” işgücü (connected workforce) olarak tanımlanan yapının genişlemesinde de yansımaktadır.3 Kapitalist tahakkümden yalıtılmış bir alanı temsil etmekten çok uzak olan bu işgücü, tarihsel olarak sanayi emeğini dönüştüren aynı denetim, vasıfsızlaştırma ve rasyonelleştirme zorunluluklarına giderek daha fazla tabi hale gelmektedir. Günümüzde yönetsel teknikler ve dijital sistemler; uzun süre gayri resmi, kadınsı ya da doğallaştırılmış kapasiteler olarak görülen bakım, duygusal bağlılık ve insani ilişki pratiklerini sistematik biçimde ölçmekte, senaryolaştırmakta ve yeniden örgütlemektedir.

Bu değişim, yeniden üretimi sınıf çatışmasının üzerine çıkarmamaktadır; tersine onu yoğunlaştırmaktadır. Sermaye, insan etkileşiminden ayrı düşünülemeyen emekten değer çıkarmaya çalıştıkça; iş yükü, personel oranları, zaman ve mesleki özerklik üzerindeki mücadeleler sınıf antagonizmasının merkezî biçimleri haline gelmektedir. Bakımın siyasallaşması kültürel bir dönüşüm değil, birikimin toplumsal yeniden üretim koşullarına giderek daha derin biçimde nüfuz etmesinin maddi sonucudur.

Bakım emeği istisnai değil, örnek niteliğindedir. Benzer süreçler eğitim, lojistik, platform hizmetleri ve kamu sektörü emeğini de etkilemektedir; çünkü bu alanlar giderek daha fazla ilişkisel ve zamansal kapasiteleri ölçüm ve denetime tabi kılmaktadır. Bu tür emeğin genişlemesi, sınıf çatışmasından uzaklaşmayı değil; sermayenin daha önce doğrudan değerlemeye karşı kısmen korunmuş alanlara doğru yayılmasını göstermektedir.

Kimlik, Farklılık Ve Sınıfın Yeniden Yapılanması

Günümüz sınıf mücadelesinin parçalanması çoğu zaman kimlik siyasetinin yükselişine atfedilmektedir. Irk, toplumsal cinsiyet, kast, göç, cinsellik ya da milliyet etrafındaki mücadeleler belirleyici görünmekte; sömürüden dikkati uzaklaştırmakta ve sınıf birliğini zayıflatmaktadır. Kimlik siyasetinin savunucuları sınıfı, diğerleri arasındaki yalnızca bir kimlik olarak ele almakta; artık siyasi eylem için merkezî bir birlik sağlayamayacağını düşünmektedir. Bu yaklaşımlar, yapısal bir durumu kültürel bir anlaşmazlığa dönüştürerek sorunu yanlış tanımlamaktadır.

Elbette kimlik, kapitalist toplumlarda yalnızca ideolojik bir kurgu olmaktan ziyade, emeğin tabakalaştırılmasında ve eşitsizliğin yönetilmesinde kritik bir rol oynar. İşçilerin toplumsal cinsiyet, ırk, kast, yurttaşlık ve yasallık temelinde ayrıştırılmasına yardımcı olur; bu da sermaye birikimini ve denetimi destekleyen hiyerarşiler üretir. Örneğin göçmen işçiler sınır dışı edilebilir, kadın emeği çoğu zaman bakım emeğine ya da esnek rollere indirgenir ve ırksallaştırılmış ya da kast baskısına maruz bırakılmış bireyler sıklıkla en tehlikeli ve marjinalleştirilmiş iş türlerinde yoğunlaşır. Kapitalizm, bütün sömürü biçimlerini kendi içinde bütünleştiren bir yapı olarak, kimliği yalnızca yüzeysel bir farklılık göstergesi değil, sınıf egemenliğinin temel bir mekanizması olarak içselleştirir.4

Dolayısıyla sorun, yaşanmış deneyim ya da direniş zemini olarak kimlik değildir; sorun, genelleştirme mekanizmalarından kopmuş bir siyasi biçim olarak kimliktir. Mücadeleler belirli şikayetlerle sınırlı kaldığında, tam da birikimin örgütlenmesini bütünsel olarak tehdit etmedikleri için iktidar açısından anlaşılabilir hale gelirler.

Kimlik temelli mücadeleler, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ırksallaştırılmış polislik, kast baskısı ve dışlayıcı yurttaşlık pratikleri gibi özel tahakküm biçimlerine karşılık verdikleri ölçüde sınıf mücadelelerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak bu kimlik mücadelelerinin hangi siyasi biçimler aracılığıyla ortaya çıktığını incelemek faydalıdır. Neoliberal koşullar altında bu tür mücadeleler bireyselleşme eğilimi göstermekte ve STK’lar ile hukuki çerçeveler aracılığıyla dolayımlanmaktadır; böylece vurgu kolektif karşı çıkıştan tanınma ve kapsanma meselelerine kaymaktadır. Farklılıkların tanınmasına rağmen, eşitsizliği yeniden üreten temel yapılar büyük ölçüde değişmeden kalmaktadır.

Bu dolayımlama biçimi, mevcut birikimi sürdürürken toplumsal çatışmayı yöneten bilinçli bir yönetişim stratejisini temsil etmektedir. STK’laşma yalnızca siyasi saflık nedeniyle sürmemekte; aynı zamanda neoliberal yönetişimin proje temelli ve siyasetsizleştirilmiş mantığıyla uyumlu olduğu için devam etmektedir. Bağışçı çerçeveleri ve idari yetki sınırları içinde işleyen bu biçimler, antagonizmayı etkisizleştirirken hayatta kalmayı istikrara kavuşturmakta; çoğunlukla çatışmanın yerine yönetimi, kolektif gücün yerine ise temsili geçirmektedir.

Yapısal tahakkümü kişisel ya da grupsal şikayetler olarak yorumlayarak, daha geniş mücadelelerin potansiyelini sınırlandırmakta; kimliği kolektif gücün temeli olmaktan çıkarıp kırılganlığın bir göstergesine dönüştürmektedir. Bu durum, kimlik mücadelelerinin çoğalmasına ve görünürlüğünün artmasına rağmen sınıf dinamiklerinin durağan kalması şeklinde bir paradoks yaratmaktadır. İşçi sınıfı, yeni farklılıklar nedeniyle değil, siyasi örgütlenme eksikliği nedeniyle bölünmüş görünmektedir.

Kimlik çatışmalarının sınıf oluşumunda oynadığı kritik rolü kabul etmeliyiz; onları yalnızca sınıf meselelerinden dikkat dağıtan unsurlar olarak görüp reddetmemeliyiz. Bir yeniden yapılanma süreci olmaksızın farklılaşma, hiyerarşiyi katılaştırır ve kimliği, sınıf iktidarına meydan okumanın bir aracı olmaktan çıkarıp onu yeniden örgütlemenin bir aracına dönüştürür.

“Orta sınıf” kimliğinin günümüzdeki belirginliği — Küresel Güney’de kutlanan, Küresel Kuzey’de ise yas tutulan bir kimlik olarak — sınıfın aşılması olarak değil; statü kaygısını ve eşitsizliği sermayeden uzaklaştırarak parçalanmış ve çoğu zaman gerici toplumsal özdeşleşme biçimlerine yönlendiren, siyasal olarak üretilmiş bir oluşum olarak okunmalıdır.

Yenilenmiş bir sınıf siyaseti, bu çıkmazı soyut bir birlik çağrısında bulunarak ya da belirli mücadelelerin önceden verilmiş bir sınıf gündemine tabi olmasını talep ederek aşamaz. Sınıf birliği sosyolojik bir olgu değil; siyasi bir kazanımdır. Bu birlik, kapitalizmin bizzat ürettiği farklılaşmış konumlar üzerinden inşa edilmelidir. Bu da kimlik mücadelelerini tanısal olarak kavramayı — sömürü, mülksüzleştirme ve zorlamanın en yoğunlaştığı yerleri görünür kılan mücadeleler olarak görmeyi — gerektirirken, onların siyasi ufkunun yalnızca tanınma ya da temsil ile sınırlı kalamayacağını da vurgulamayı zorunlu kılar.

Bu anlamda yeniden yapılanma, farklılıkları silmek anlamına gelmez. Farklılıklar üzerinden örgütlenmek anlamına gelir. Feminist mücadeleler, bakımın metalaştırılmasının ortadan kaldırılmasına ve yeniden üretimin toplumsallaştırılmasına işaret eder. Göçmen mücadeleleri; sınırlar, emek disiplini ve emperyal hiyerarşiler meselelerini gündeme taşır. Irkçılık karşıtı ve kast karşıtı hareketler, artık nüfusu ve kayıt dışılaştırılmış işgücünü yöneten zorlayıcı aygıtları açığa çıkarır. Bu şekilde genelleştirildiğinde, kimlik mücadeleleri sınıf siyasetini parçalamak yerine onu derinleştirir.

Siyasi Birikim Ve Siyasi Biçim

Yukarıdaki analiz, mevcut konjonktürü tanımlayan bir paradoksa işaret etmektedir. Sınıf antagonizması yaygın ve çoğu zaman keskindir. Kayıt dışılaşma, mülksüzleştirme ve zorlayıcı yönetişim; emek piyasaları, topluluklar ve bölgeler boyunca tekrar eden mücadele dalgaları üretmektedir. Ancak bu mücadeleler nadiren kapitalist iktidara karşı kalıcı meydan okumalara dönüşecek şekilde birikmektedir. Seferberlik sık görülür; dönüşüm ise nadirdir. Dolayısıyla bugün solun karşı karşıya olduğu temel sorun, mücadelenin yokluğu değil; onu biriktirebilecek siyasi biçimlerin yokluğudur.

Siyasi birikim, mücadeleleri ortaya çıktıkları anın ötesinde koruyabilme, talepleri sektörler arasında genelleştirebilme ve zaman içinde baskıyı sürdürebilme kapasitesini ifade eder. Bu, seferberlikten farklıdır. Birikim olmaksızın, yoğun ve tekrarlanan mücadeleler bile sınıf güçleri dengesini değiştirmekte başarısız olur.

Bu sorun, militanlık, bilinç ya da ahlaki bağlılık eksikliğiyle açıklanamaz. Aynı şekilde yalnızca baskıya da indirgenemez. Sorun; emeğin parçalanması, mücadelenin işyerinden yeniden üretimin çoklu alanlarına kayması ve işçi sınıfının kimlik, yasallık ve kaynaklara erişim doğrultularında farklılaşması gibi yapısal koşullara dayanmaktadır. Bu koşullar antagonizma üretirken, aynı zamanda antagonizmanın genelleştirilebilmesini sağlayan mekanizmaları da aşındırmaktadır.

Siyasi birikim arabuluculuk gerektirir.5 Bu, sektörler arasındaki mücadeleleri birbirine bağlayabilen, yerel çatışmaları genel taleplere çevirebilen ve sermaye ile devlet karşısındaki mücadeleyi zaman içinde sürdürebilen örgütlere ve kurumlara bağlıdır. Günümüz koşulları altında bu tür dolayımlayıcı biçimler zayıf, yok ya da siyasi olarak uyumsuz durumdadır. Sonuç, epizodik, sektörel ya da simgesel düzeyde kalan mücadelelerin çoğalmasıdır.

Bu çıkmaza verilen yanıtlardan biri seçimcilik olmuştur. Parçalanmış hareketler ve azalan örgütsel kapasite karşısında, soldaki birçok kesim seçim başarısını iktidara giden kestirme bir yol olarak görmüş; örgütlenmenin yerine temsili, toplumsal güçlerin yerine ise politika programlarını koymuştur. Ancak sınıf örgütlenmesinden kopuk seçim stratejileri, güç dengelerini yeniden şekillendirme kapasitesine sahip olmadan düşmanca bir devlet aygıtı ve örgütlü sermayeyle karşı karşıya kalmaktadır. Seçimsel açılımlar kapandığında — ki çoğu zaman kapanırlar — birikimin altındaki yapısal zayıflık acımasız biçimde açığa çıkar.

Bu ikame ilişkisi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde işçi sınıfının “siyasal hizasızlaşması” üzerine yürütülen en sofistike çağdaş tartışmalarda bile görünür durumdadır; burada kapsamlı ampirik çalışmalar, farklı ırksal gruplardan işçi sınıfı seçmenlerinin sosyal demokrat partilere verdiği seçim desteğinin azaldığını belgelemektedir. Bu tür analizler kültürcü açıklamaları haklı biçimde reddedip maddi şikayetleri öne çıkarsa da, yine de seçimsel yeniden hizalanmayı sınıf siyasetinin temel ufku olarak ele almakta; yeniden yapılanmayı mesajlaşma, aday seçimi ya da politika sunumu sorununa indirgemektedir.

Bu tartışmanın yoğunluğu, daha derindeki örgütsel boşluğun bizzat belirtisidir: kalıcı sınıf örgütlenmesi biçimlerinin zayıf ya da yok olduğu yerlerde, seçimsel hizalanma siyasi birikim krizinin yorumlandığı dolaylı göstergeye dönüşmektedir.

İkinci bir yanıt ise hareketçiliktir; yani kendiliğindenliğin, yataylığın ve sürekli seferberliğin yüceltilmesi. Bu yönelim, kurumsal siyasetin sınırlarını ve işyeri dışındaki mücadelelerin önemini doğru biçimde kabul etmektedir. Ancak kalıcı koordinasyon ve strateji biçimleri olmaksızın, yoğunluğu güçle karıştırma eğilimi taşır. Seferberlikler patlak verir, görünür hale gelir ve ardından dağılır; geride ise örgütsel kapasiteleri eskisinden daha güçlü bırakmaz.

İşçi hareketi içindeki son tartışmalar bu çıkmazı yansıtmaktadır. Tedarik zincirlerindeki lojistik “darboğaz noktaları”nda — limanlar, depolar, ulaşım merkezleri — baskı kapasitesini vurgulayan öneriler, kapitalist iktidarın artık tekil bir işyerinde ya da ücret ilişkisinde yoğunlaşmadığını; dolaşım ve yeniden üretim ağları boyunca dağıldığını örtük biçimde kabul etmektedir. Bu yönelim, çağdaş kapitalizm altında birikimin örgütlendiği maddi altyapılara dikkati yararlı biçimde yönlendirmektedir.

Ancak bu tür yaklaşımların stratejik sınırı, kesintinin nerede gerçekleşebileceğine dair teşhislerinde değil; siyasi birikim sorununu çözememelerinde yatmaktadır. Kesinti yaratma kapasitesi, ne kadar hassas hedeflenmiş olursa olsun, kendi başına kalıcı örgütlenme ya da genelleştirilebilir sınıf gücü üretmez. Epizodik kesintileri sürdürülebilir kolektif stratejiye bağlayabilecek dolayımlayıcı biçimler olmaksızın, lojistik kaldıraç gücü çağdaş seferberliği daha genel düzeyde etkileyen aynı modeli yeniden üretme riski taşımaktadır: birikim olmaksızın yoğunluk, yeniden yapılanma olmaksızın çatışma.

Üçüncü bir arabuluculuk biçimi ise özellikle kayıt dışılaşma ve devletin geri çekilmesi bağlamlarında yaygın olan STK’laşmadır. STK’lar çoğu zaman hayatta kalmayı istikrara kavuşturur, hizmet sağlar ve şikayetleri haklar ve kapsanma diliyle ifade eder. Ancak tam da dar kurumsal yetki sınırları içinde faaliyet gösterdikleri için, çatışmayı siyasetsizleştirme eğilimi taşırlar. Birikimle yüzleşmek yerine kırılganlığı yönetir; yapısal antagonizmaları teknik sorunlara ya da bireysel vakalara tercüme ederler.

Bu yanıtlar siyasi olarak farklılık gösterse de ortak bir sınırlılığı paylaşırlar: sınıfın yeniden yapılanmasının zorlu emeği yerine kısmi arabuluculuk biçimlerini ikame ederler. Hiçbiri birikim sorununu çözemez; çünkü hiçbiri sermaye ve devletle sınıf aktörleri olarak yüzleşebilmek için gerekli örgütsel kapasiteleri yeniden inşa etmez.

Dolayısıyla siyasi biçimin zayıflığı tesadüfi değildir. Bu durum, işçi hareketinin tarihsel çözülüşünü, sınıf örgütlenmesine dayanan partilerin aşınmasını ve yeni emek rejimleri boyunca işleyebilecek yeni biçimlerin yokluğunu yansıtmaktadır. Bu tür biçimlerin var olduğu yerlerde bile, çoğu zaman belirli sektörler ya da anlarla sınırlı kalmakta ve genelleştirme kapasitesinden yoksun olmaktadırlar.

Bu durum, siyasi biçimin yalnızca iradi biçimde yeniden icat edilebileceği anlamına gelmez. Biçimler mücadeleden doğar; fakat aynı zamanda onun seyrini de şekillendirir. Günümüzdeki sorun, miras alınmış kurumları — sendikaları, partileri ya da cepheleri — geçmişteki halleriyle yeniden üretmek değil; üretim ile yeniden üretimi, kayıtlı emek ile kayıt dışı emeği, yurttaşlarla yurttaş olmayanları, bu farklılıkları soyut bir bütünlük içinde çözüp eritmeden birbirine bağlayabilecek örgütlenme biçimleri geliştirmektir.

Kritik olarak, devlet ele geçirilmeyi bekleyen tarafsız bir araç olarak görülemez. Devlet, sınıf iktidarının merkezî alanlarından biridir. Bu nedenle siyasi birikim, devleti yalnızca temsil alanı değil, mücadele zemini olarak karşılayan stratejiler gerektirir. Örgütlü toplumsal güçlerden gelen sürekli baskı olmaksızın, devlet iktidarı seçim sonuçlarından bağımsız biçimde mevcut sınıf ilişkilerini yeniden üretir.

Parçalanmış mücadelenin zayıf birikimle birlikte sürmesi, solda yaygın bir hayal kırıklığı üretmiştir. Bu hayal kırıklığı çoğu zaman ya siyasete yönelik bir sinizm ya da örgütlenmenin kendisine karşı bir sabırsızlık biçiminde ortaya çıkmaktadır. Günümüzde siyasi birikim, parçalanmış toplumsal ilişkiler boyunca bir yeniden yapılanma gerektirmektedir. Bu da çoklu ölçeklerde işleyebilen, seferberlik anlarının ötesinde varlığını sürdürebilen ve farklılıkları silmeden genel bir antagonizmayı ifade edebilen örgütlenme biçimleri gerektirir.

Bu zorlu bir görevdir ve kestirme yolları yoktur. Ancak siyasi biçim sorunuyla doğrudan yüzleşilmeksizin, sınıf mücadelesi birleşmeksizin patlak vermeye devam edecek; seferberlik de iktidarın yerine geçmeyi sürdürecektir.

Yeniden yapılanma, yalnızca örgütsel bir tasarım değil, tarihsel bir süreç olarak görülmelidir. Bu süreç eşitsiz biçimde ilerler; çatışma, başarısızlık ve kısmi ilerlemelerle karakterizedir ve üretim, yeniden üretim ile devlet iktidarı arasındaki değişen ilişkilerden etkilenir. Sürdürülebilir herhangi bir sınıf siyaseti, basit çözümlerden değil, bu çelişkilerden doğacaktır.

Bu görev için hazır bir şablon yoktur. Siyasi biçimler mücadeleden soyutlanarak tasarlanamaz; aynı şekilde karşı karşıya kalacakları koşullar dikkate alınmaksızın doğaçlama biçimde de oluşturulamaz. Söylenebilecek olan şudur: Bugün solun karşı karşıya olduğu sorun, sınıf antagonizmasının yokluğu değil; onu büyük ölçekte ve zaman içinde örgütleyebilecek güçlerin yokluğudur.

  1. Jan Breman, Hindistan’ın Kayıt Dışı Ekonomisinde Çalışmak (At Work in the Informal Economy of India) (Oxford University Press).
  2. Jairus Banaji, Tarih Olarak Teori: Üretim Tarzları ve Sömürü Üzerine Denemeler (Theory as History: Essays on Modes of Production and Exploitation) (Haymarket).
  3. Lise Vogel, Marksizm ve Kadınların Ezilmesi (Marxism and the Oppression of Women) (Brill); ayrıca bkz. Nancy Fraser, “Sermaye ve Bakımın Çelişkileri” (Contradictions of Capital and Care), New Left Review — yeniden üretimin krizin yapısal bir alanı oluşu üzerine.
  4. Stuart Hall, “Irk, Eklemlenme ve Tahakküm Yapılarıyla Kurulmuş Toplumlar” (Race, Articulation and Societies Structured in Dominance); ve Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm (State, Power, Socialism).
  5. Daniel Bensaïd, Zamanımız İçin Marx (Marx for Our Times) — siyasi birikim, zamansallık ve örgütlenme üzerine.

Kaynak: https://links.org.au/class-struggle-today-fragmentation-and-crisis-political-form