“Şimdi yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Ya erdemlerin kazanacağı ya da yok olacağımız belirsiz bir geleceğe doğru yol alıyoruz. Zihinlerimiz nihilizm ve fanatizm arasında sıkışmış vaziyette. Bu durumdan yaşadığımız insanlık tablosunu ‘Tanrı’yı kıyamete zorlamak’ olarak adlandıran inanç fanatikleri ve teknoloji hayranı teknofaşistler dışında kimse memnun değil. Dünyada yaşayan insanların kahir ekseriyeti, olanı biteni kaygıyla izliyor ve yeniden erdemlerin canlanmasını, ontolojik yıkım boyutuna gelen teknolojik gelişimin insanlık yararına denetlenmesini, ‘insan’ın tekrar ‘eşrefi mahlûkat’ düzeyine yükseltilmesini istiyor; gücün ve tamahkârlığın sınırlandırılarak insanca ve hakça bir adil düzen talep ediyor. Aydınlardan, sanatçılardan, sporculardan, siyasetçilerden insanlığın erdem tarihine sahip çıkmalarını, adeta bir muhafazakâr enternasyonal’de bir araya gelmelerini ve güçlerini birleştirmelerini bekliyor.”
Muhafazakârlık üzerine son yazımızı bu cümlelerle bitirmiştik. Evet, insanların büyük çoğunluğu, insanlık tarihindeki büyük mirasa bakarak ve erdemlere dayanarak nihilizm ve fanatizm arasında sıkışıp kalma krizinin aşılmasını, erdemler ortak paydasında, dayanışma içinde bekliyor. Özellikle Gazze soykırımına karşı, tüm dünyada farklı inanç ve kültürlerdeki insanların aldıkları tavırlarda bu beklentiyi somut biçimde gözlemleyebiliyoruz. Ayrıca tek tek düşünürler, bu beklentiyi kendi tarzlarında dile getirmeye çalışıyor. Bu yazıda ilk bakışta düşünürler arasında görünmeyen ama düşünce motivasyonları incelendiğinde pekâlâ buraya dâhil edilebilecek bir düşünürden, Anthony Townsend Kronman’dan bahsedeceğim.
Kronman, Yale Hukuk Fakültesi‘nde görev yapan Amerikalı hukuk profesörü ve Yale hukuk fakültesinin eski dekanı. Hukuk felsefesi, sözleşmeler ve sosyal teori alanlarında uzmanlaşmış olup, modern yüksek eğitimin ve Amerikan üniversitelerinin hayatın anlamını aramaktan vazgeçmesini eleştirdiği, seküler dünyada (ki kendisi hayal kırıklığı ve inançsızlık çağı diyor) maneviyat ve Tanrı anlayışını irdelediği eserleriyle tanınıyor.
Anthony Kronman’ın 2025 yılına yayınlanan son kitabı, tam da bizim son zamanlarda ilgilendiğimiz muhafazakârlık konusuyla alakalı. True Conservatism: Reclaiming Our Humanity in an Arrogant Age adlı Kadim Yayınları tarafından Gerçek Muhafazakârlık: Kibir Çağında İnsanlığımızı Geri Kazanmak adıyla dilimize de kazandırıldı. Bu kitabı ilginç kılan, gerçek muhafazakârlığın, sanılanın aksine popülist sağdan (örneğin Trumpçılık) çok farklı olduğunu ileri sürmesi; insanın sınırlılığını, geleneği, kültürel mirası ve manevi arayışı önemseyen hümanist bir düşünceye dayandığını savunması.
Dili, bakış açısı hayli batılı olsa da, sadece batıdaki krizi, batılı bir anlayışla çözmeye kalksa da, batı-dışı dünya ile hiç ilgilenmese de ve insanlığın yaşadığı büyük krizin dünya çapında, kültürler arası bir çabayla ancak aşılabileceğini pek anlamış görünmese de bu kitabı çok önemsiyorum. Batı’da insani değerleri, geleneği önemseyen bakış açısının bir süre sonra bunu tüm insanlık için düşünmeye başlayacağını umut ediyorum zira “hümanizm” dediği şeyin, aslında “insan-merkezlilik” ve “insanın mükerremliği” olduğunu sanıyorum.
Kronman’ın “gerçek muhafazakârlık” adını verdiği, kendine özgü bir muhafazakârlık anlayışı ve bakış açısı var. Şöyle diyor: “Bu bakış açısı, uzun yıllar boyunca kalıcı değere sahip edebî, felsefî ve tarihsel eserlerin incelenmesine adanmış bir beşerî bilimler programında, büyük güç ve güzellik barındıran klasik eserleri okuyup öğretmemin bir ürünüdür. Okuduğum ve öğrettiğim eserler arasında Thukydides, Aristo, Cicero, Tacitus, Montaigne, Spinoza, Burke, Hume, Gibbon, Madison, Tocqueville, Lincoln, Mill, Nietzsche, Tolstoy, Chesterton, Oakeshott, Arendt, Strauss ve Heidegger yer alır. Bu isimler, düşüncelerimi ve duygularımı şekillendirenlerden yalnızca birkaçıdır. Aslında bunlar birbirleriyle uyumsuz sayılabilecek bir gruptur. Aralarındaki tek bağ, onlarla kurduğum kişisel ilişkidir. Beden için olduğu kadar zihin için de doğal olan bir metabolizmayla bazı fikirleri içselleştirdim, bazılarını ise geride bıraktım. Ortaya çıkan felsefi sonuç, tıpkı fiziksel benliğim gibi zaman içinde değişmiş ve dönüşmüştür…” Sahiden de Kronman, kimsenin bir araya getirmeye cesaret edemeyeceği düşünürlerden kendine özgü bir seçme ve süzme yapma gayreti içinde. Kendi tecrübelerinden ve okumalarından geliştirdiği bu anlayış, çok zekice ama yine de düşünürümüz, muhafazakâr teorinin temelinin ideolojik despotizmlere karşı hayatı ve toplumu savunmak olduğunu henüz anlamış görünmüyor. Aynı şekilde teknomedyatik dünyada olup bitenleri anlamaya çalışan son dönem düşünürlerden de büyük ölçüde habersiz olduğu anlaşılıyor. Tüm bu eksiklere rağmen kayıtsız kalınmayacak tespitleri olduğunu ve hukuk kökenli bir entelektüelin yaşadığımız dünya sorunlarına karşı bu çabasına şapka çıkardığımı da söylemek zorundayım.
Kitabın başlıca görüşlerini şu başlıklar altında özetleyebiliriz: Geleneğin değeri: Kronman’a göre gelenek, körü körüne korunacak bir kalıntı değil; nesiller boyunca oluşmuş bir bilgelik birikimidir. İnsan geçmişle bağını kopardığında ahlaki pusulasını da kaybeder. Eşitlik ile mükemmellik arasında denge: Kronman, hukuk önünde eşitlik ve fırsat eşitliğini savunuyor; ancak her alanda mutlak eşitlik anlayışının, üstün başarıyı, güzelliği ve erdemi görünmez hâle getirdiğini ileri sürüyor. Geçmişle dostluk: Edmund Burke’den ilhamla yaşayanların yalnızca birbirleriyle değil, geçmiş kuşaklarla da bir ortaklık içinde olduklarını savunan Kronman, buna “ölülerle dostluk” düşüncesi diyor. Maneviyatın önemi: Dinin kurumsal biçimlerine karşı mesafeli durmakla birlikte Kronman, insanın aşkın (transandantal) olana yönelme ihtiyacının gerçek ve değerli olduğunu düşünüyor. Sadece bilimsel-araçsal akılla anlamlı bir hayat kurulamayacağını iddia ediyor. Hem sola hem sağa eleştiri: Kronman, ilerici solun geleneği küçümsediğini; popülist sağın ise muhafazakârlığı öfke siyasetine indirgediğini savunuyor; kendisini hem radikal ilericilikten hem de popülist sağ siyasetten ayırıyor. Bugün hepimizin ihtiyaç duyduğu gerçek muhafazakârlığın sakin, ölçülü ve entelektüel olması gerektiğini belirtiyor.
Kısacası Kronman’ın “gerçek muhafazakârlığı”, geleneğe saygılı, kültürel mirası korumak isteyen ama aynı zamanda özgürlüğü önemseyen, hukukun üstünlüğünü ve hoşgörüyü benimseyen fakat bunların yanında erdem, tarih bilinci ve maneviyatı da vazgeçilmez gören bir muhafazakârlıktır.
Kendi adıma, Kronman’ın anlayışını gayet özlü bir biçimde dile şu cümlelerinin ayrıca altının çizilmesi gerektiği zira hepimize yaşadığımız dünyada düşünmeye nereden başlamamız gerektiğini de fısıldadığı kanaatindeyim: “Benim muhafazakârlığım, bir aydınlanma çocuğunun muhafazakârlığıdır. Ancak bu çocuk, aydın dünyanın henüz tam anlamıyla huzura ermediği bir dönemde doğmuş olmanın bilinciyle derin bir minnettarlık taşır…” Kronman’ın bu sözlerinden şu sonuçları çıkarıyorum: Şimdiden, yaşadığımız çağın özelliklerinden hiç ayrılmadan, zamanın gerçekliğinden kopmadan değerlendirmeler yapmak zorundayız. Bilelim ki, siyasi, ideolojik, dini bakışımız ne olursa olsun hepimiz son tahlilde modernleriz, yaşadığımız zamanın çocuklarıyız. Zihinlerimiz, kadim zamanlarda yaşayan insanlardan ziyade olanca farklılığımıza rağmen birbirimizinkine daha çok benziyor. Sıkıntılarını, dertlerini yaşasak ve ondan kurtulmak istesek de modernliğe ve onun oluşturduğu zihin örgüsüne tabiiyiz. Modern bilimin ve yaşantıların ideallerini şöyle ya da böyle paylaşıyoruz. Düşünmeye buradan başlamalı ve bu gerçeği göz önünde bulundurarak çare üretmeye çalışmalıyız. Ama şunu da hatırımızdan çıkarmamalıyız; biz ne kadar modernliğin içinde dönenip duruyorsak modernlik ve modern insan da geçmişin ve tarihin içinde nefes alıp veriyor, asla onlardan kurtulamayacak, hiçbir zaman aydınlanma ideallerini gerçekleştiremeyecek. O yüzden ne yapıp etmeli geçmişle, gelenekle barışmalı, olumlu mirasa sahip çıkmalıyız; insanlığın bir parçası olduğumuz bilinciyle hareket etmeliyiz…
Kronman, siyasi ve sosyal düşünme biçimini muhafazakârlık ve ilericilik ekseninde yorumlamaktan yanadır. “İlerici” dedikleri, genellikle siyasi yelpazenin Sol’unda yer alanlar ve geçmişin mirasını tümüyle reddetmeye yatkın olanlardır. Onlar aynı zamanda Fransız Devrimi’nin eşitlikçi ajandasına da bağlıdırlar ve batılı okulların müfredatlarında genellikle onların fikirleri hâkimdir. Onların karşısında ise Fransız Devrimi’nin kaba eşitlikçi anlayışına tepki gösteren, bu zorunlu inanç rejiminin dayatmalarını korkutucu bir ahlaki delilik olarak nitelendirenler bulunur. Bu yüzden Kronman, muhafazakârlığı Edmund Burke’un yeni düzene karşı hayatlarımıza anlam ve değer katan atalardan kalma sadakati coşkulu biçimde savunmasıyla başlatır. Onun yeni ve “gerçek muhafazakârlık” dediği şey ise aradan geçen bunca zamandan sonra, bu ikisi arasında bir orta yol bulma gayretidir. Bu yüzden “Yapılacak ilk şey, ilericiler ve muhafazakârlar olarak müşterek bir şekilde paylaştığımız esasları yeniden hatırlamaktır. En önemlisi, Aydınlanmanın ana ilkelerine duyduğumuz bağlılıktır. Bu ilkeler, siyasal eşitliği, dini hoşgörüyü ve bilimsel akılcılığı içerir. Yorumları farklılık gösterebilir fakat değerleri ve içinde yaşadığımız medeniyete sağladıkları hayati katkı konusunda kesinlikle benzerler” der. Kronman’a göre, öncelikle Aydınlanma’nın ana ilkelerine bağlı olunmalıdır ama tek başına bu yeterli değildir. Aydınlanma’nın tahribatı da fark edilmeli ve onarılmaya çalışılmalıdır.
Kronman, Aydınlanma’nın olumsuz yüzünü şöyle anlatır: “Bu ilkelerin (Aydınlanma ilkelerinin-EG) muazzam cazibesi, eşitliğin yalnızca siyasal bir değer değil, bütün değerlerin en yücesi olduğuna; hoşgörünün zorunlu olduğuna çünkü Tanrı’nın yalnızca bir inanç olarak telakki edilmesi gerektiğine ve geçmişin (bilimin varsaydığı ve ısrarla teyit ettiği üzere) kendine özgü hiçbir otorite taşımadığına dair bir inanca yol açar. Her hâlükârda, ilkelerden türeyen bu yayılma, kaynağının çekiciliğini paylaşır. Meşru ve ıslah edici görünür, sanki tartışmasız bir düşünce aksiyomunun ilerici bir açılımıymış gibidir. Hâlbuki bu yıkıcı bir sanrıdır. Çünkü bu yayılma, yalnızca akıl veya tecrübe tarafından desteklenmemekle kalmaz. Aynı zamanda her biri insanlığımızın hayati bir cephesine (erdem sevgimize, ebediyetle irtibatımıza ve ölülerle dostluğumuza) bir darbe indirir. Burke’ün uyardığı üzere bunlar olmaksızın tam anlamıyla insan olmaktan uzaklaşır, hatta belki de artık insan sayılmayız. Bu üç cephenin (insanî arzuların ve insanın kendini gerçekleştirme arayışının bu temel yönlerinin) değer kaybetmesi, çağımızın hâkim önyargılarındandır. Bunlar kibirli önyargılardır. Her biri, insanın kendi kendine yeterli olmasını en yüksek iyi olarak görür ve her tür bağımlılığı buna yönelmiş bir tehdit sayar. Bu önyargılardan biri, bizi kendimizden daha yüksek, daha ince ve seçici olmaya çağıran yücelik ve güzelliğin ikinci plana itilmesini destekler. Bir diğeri, zaman içinde yapıp ettiklerimizin ötesine uzanan bir gerçeklikle bağ kurma ihtiyacımızı reddeder. Üçüncüsü ise, yaşam yolculuğunda bize eşlik etmiş ama artık aramızda olmayan insanlara duyduğumuz sevgi ve bağlılığın üzerine gölge düşürür ve onların yokluğunda dünyamız daralır, yalnızlaşır. Bu önyargıların (çıkışlarını borçlu olduğu büyük ilkeler kadar) doğru olduğuna inanan kişi, insanlığı daha bağımsız kılarak yükselttiğini sanır. Gerçek ise bunun tersini yapar. Bu ‘yükseltme’, aslında bir yoksullaştırmadır. Çünkü insanı insan yapan temel bağları küçümser. Bunu da insan olma halini daha dikkatli ve derinlikli inceleyenleri şaşırtacak bir kendinden eminlikle yapar.”
Kronman, böyle bir açmazın yaşandığı günümüzde, zamanın iyileştirici gücünü yeniden hatırlatmanın, aydın önyargılarımızın görmezden geldiği ya da reddettiği insani değerleri ortaya çıkarmanın, çağımızın en yaygın önyargılarının kibirli kesinliğine karşı daha alçakgönüllü bir bakış açısını savunmanın muhafazakâr düşünmenin yeni vazifeleri olduğu kanaatindedir. Bu kitabı da zaten bu vazifenin gereği olarak yazmıştır. Her ne kadar hayli bir batılı bakış açısına sahip olsa da ben bu fikirleri çok önemsiyorum. Önceden batılı dostlarımız, batıya sert eleştiriler yönelten radikal muhaliflerdi. İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin Filistin meselesi ve Gazze soykırımı karşısındaki tavrı kalplerimize işlemiştir. Onlar, hala bizim için çok kıymetliler ama Kronman’ın bu kitabı bana bir kere daha yaşadığımız dünyadaki tek çarenin “muhafazakâr enternasyonal” olduğunu düşündürdü. Batıda erdemleri, geleneği ve maneviyatı yeniden öne çıkarmak isteyen ve radikal muhaliflerden farklı olarak gerçek bir kitlesel karşılığı olan bu yeni muhafazakâr düşünürleri dikkatle takip etmeli, onlarla diyalog yolları aramalıyız. Ancak onlar da güya muhafazakarlık adına, batının emperyal çıkarlarını savunmayı ana amaç edinen; dini, tarihi ve modernliği bu amaç için sopa gibi kullanan, çoğu İslam karşıtı tutum içinde olan batılı popülist sağdan kendilerini uzak tutmalı, Hıristiyanlık dışı dünyayla diyaloğa açık kalmalıdırlar.
