Türk televizyon tarihinin fenomen dizisi Kurtlar Vadisi, yayınlanmaya başlamasının üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen hâlâ konuşulmaya devam ediyor. “Bir mafya dizisi” sloganıyla yola çıkan, sonrasında Osman Sınav’ın ekipten ayrılması ile konsept değişikliğine giden, “derin devlet” temalı ilişkiler ağına odaklanan dizi, birkaç yılda bir, Osman Sınav sonrası FETÖ’nün ele geçirdiği ve her bölümde Türkiye’deki gelişmeleri önceden haber verdiği tezi ile dillere dolanıyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde Kaşif Kozinoğlu soruşturmasının dizi içinde önceden işlendiği üzerine yeni bir fırtına kopmuştu. Konumuzun ana ekseni elbette dizinin daha doğrusu Şaşmaz kardeşlerin bir FETÖ kurgusuna dâhil olup olmadığı değil. Dikkat kesileceğimiz nokta, perşembe akşamları sokakta insan bırakmayacak derecede topluma hâkimiyet kuran bu yapımın müziklerine imza atan Gökhan Kırdar… Ki, dizinin fenomen olmasında bana kalırsa en önemli etkenlerden birisi de kendisinin yaptığı müthiş fon müzikleri. Özellikle dizi ile bütünleşen “cendere” adındaki eser, bugün hâlâ toplumda birçok kimsenin telefon müziği olarak kullanılmaya devam ediyor. Gökhan Kırdar’ın katıldığı bir etkinlikte Cendere’yi kam davulu ile çalmadan önce “Gök Tengri’ye bir enerji gönderelim” sözü ile bir “şaman” gibi arz-ı endam etmesi ile son yıllarda özellikle Zafer Partili gençler üzerinden belirgin bir şekilde gündemde tutulan “İslâmsız Türklük” algısına göz kırptığını, yakınlık duyduğunu kolayca tahmin edebiliriz Kırdar’ın.
Söz konusu algı yeni dünya düzeninde ortaya çıkmış bir algı da değil üstelik. Cumhuriyet ideolojisi, bu toprakların kendi insanıyla kazandığı İstiklâl Mücadelesi’ni, kısa zaman zarfında kendi lehine çevirmeyi başarmış ve Tek Parti iktidarının Türklük algısı, İslâm ile bağını koparmış bir Türklüğe kadar dayanmıştı. Tek Parti idaresinin, Türkler Müslüman olduktan sonra kullanımdan düşen, Bozkurt, Ergenekon, Başbuğ gibi terimleri yeniden keşfetmesi hatta Mustafa Kemal’e başbuğ ve bozkurt gibi unvanların verilerek onun Millî Mücadele’de Türkleri Ergenekon’dan ikinci defa çıkardığına dair benzetmelerin yapılması, Cumhuriyet ideolojisinin yeniden inşa ettiği ve İslâm’dan arındırdığı “Elit Türklük” anlayışına yardımcı olmuştu. Bu konuda özellikle Batılı düşünür ve tarihçilerin, Türklük ile İslâm arasındaki bağın koparılmasına ön ayak olması, kurucu ideoloji için bulunmaz bir nimetti şüphesiz. Tek Parti idaresinin dil ve tarih anlayışı ile Güneş Dil Teorisi, İslâmsız Türklük yoluna özenle döşenen taşlardan ibaretti.
Kemalizm’in, 1923 sonrasında, bir uzun atlama atleti gibi geriye doğru beş bin yıl giderek ileriye doğru atlaması ve bu atlayışta İslâm öncesi devri tercih etmesi, İslâm devrini adeta yok sayması lalettayin bir tercih değil tabii ki. İslâm’ı aradan çıkarmak isteyen elitlerin, Selçuklu ve Osmanlı boyunca izine dahi rastlanmayan kurt-bozkurt-börü simgesine, mal bulmuş Mağrıbi gibi sarılması da boşuna değil. Türk topraklarında irfan sahibi insanlar tarafından canavar diye tesmiye olunan bir hayvanı, Türklüğün simgesi olarak seçerseniz, doğrudan doğruya Türk’ün İslâm ile olan bağını koparmış olursunuz. Türk’ün at ile ya da geyik ile olan münasebeti kurt ile tebdil edilirken, sadece ve sadece folklorik bir değişimden bahsedemeyiz. Bize, kurdun hürriyetine düşkün bir hayvan olarak anlatılması, at’ın Türk’ün hayatındaki rolünü yerle bir etmek için, unutturmak için servis edilmiş bir hezeyandan başka bir şey değildi. Cumhuriyet sonrası, Mustafa Kemal’e başbuğ denilmesi, onun Ergenekon gibi bir uydurmaca ile özdeş hale getirilmesi, inşa edilen ulus devlet modelinde, İslâmsız Türklük hedefinin işaret taşlarıydı şüphesiz. Kemalizm’in biraz da zoraki olarak kabul etmek zorunda kaldığı milli mutabakat metnimiz olan İstiklâl Marşı’nda geçen yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım mısraını şerh ederken, Ergenekon uydurmacasına başvurularak, Âkif’in bu mısraı oraya bir gönderme olarak yazdığına dair bir hezeyana dahi başvurmaktan geri kalınmayacaktır sonraları.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun, kendisini ana omurgaya ait görmemesinin ve bir müddet sonra kendisine başka bir yol seçmesinin altında yatan saik de baştan sona bu zihinsel kurgudur desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Kemalizm ile Tanrı Dağları eteklerinde buluşan İslâmsız Türklük algısı ya da projesinde “Gökhan Kırdar, Cendere ve Kam Davulu” üçlüsünün Orhun Anıtları’nı ilk okuyan Danimarkalı Thomsen’in söylediği “sonunda Muhammedî nefesin ulaşmadığı bir yer bulduk” cümlesine denk düşmesi enteresan değil bu bağlamda. Dolayısıyla kısaca “Tengricilik” diye adlandırabileceğimiz İslâm’dan soyutlanmış Türkçülük ile Kemalizm daha doğrusu Kamalizm arasında sıkı bir organik bağ mevcut.
Mevzunun bizi esas ilgilendiren kısmında Gökhan Kırdar’ın Bursaspor taraftarlarıyla Kam Davulu vasıtasıyla kurduğu münasebet ön planda. Bursaspor taraftarlarının ve taraftar gruplarının kendilerini “milliyetçi” olarak konumlandırması ve Amedspor ile görünür olan “Kürt Milliyetçiliği” karşısında doğrudan kendilerini “Türk Milliyetçisi” etiketiyle var etmeleri, onları Gökhan Kırdar’ı Bursa Stadı’nda davet edip Kam Davulu le bir görsel şölen sunmaya kadar itti sezon başında. Bursa tribünlerinde her maçta Cendere eşliğinde tanık olduğumuz bu şölen, yalan yok görsel anlamda tüyleri diken diken eden bir gösteri. Özlediğimiz tribün atmosferi için bulunmaz bir nimet. Fakat Orduspor başta olmak üzere birkaç takımın öncülüğünde formaların önünde Göktürk alfabesi kullanılması ve formanın adının “Göktürk” olması, lümpenliğin futbola sirayet etmesi açısından endişe verici doğrusu. Otomobillerin arkasına Göktürk alfabesiyle “Türk” yazmak ile Latin alfabesiyle “Türk” yazmak arasında ne gibi bir fark var diye sorgulayanlar olacaktır fakat şimdilerde Latin alfabesinin kullanılması doğrudan İslâm düşmanlığını tedai etmezken, Göktürk alfabesinin kullanılması doğrudan doğruya İslâm düşmanlığına ve İslâmsız Türklük algısına işaret etmektedir diyebilirim.
Kamalizm demişken, başta Antalya ve Samsun gibi “Atatürkçü şehirler” olmak üzere, bazı şehir takımlarının formalarının arkasında “Mustafa Kemal’in imzasının olması, formaların satış rakamlarına nasıl yansıyor bilemiyorum ama bir futbol takımının resmî ürünlerinde Mustafa Kemal’in kullanılması, günümüz ticarî anlayışının getirdiği kurnazlıktan başka bir şey değil. Sözün tam burasında Mustafa Kemal imzasının Fenerbahçe formasının arka kısmında da olduğunu, ön tarafta forma sponsoru olarak “Chobani” yazdığını ve yönetimin yılların Kadıköy Şükrü Saracoğlu Stadı’nı resmî anlamda “Atatürk Stadı” yapmak için canhıraş çalıştığını aklımıza getirelim. Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği ve Kamalizm… Amerikalıların “kazan kazan” dediği şey sanırım.
Türk’ün aslında tek bir tanımı olmasına mukabil, kendisini Türk milliyetçisi, Türkçü, ülkücü, Tengrici, Atatürk Milliyetçisi diye tarif edenlerin elinde, bir çeşitliliğe dönüşüyor Türk. Bu bağlamda gerek Bursaspor taraftarlarının gerek Fenerbahçe taraftarlarının gerekse de diğer takım taraftarlarının “Türk” derken neyi kastettiklerini tek tek anlamak mümkün değil. Bursa tribünlerinde Cendere çalarken, hangi taraftar vecd içinde İslâm olmayan Türklüğü kutsuyor, hangi taraftar gaziler eliyle vatan kılınan topraklardaki Türklüğe ram oluyor bilemiyoruz. Bildiğimiz şu. İslâm’ın teğet geçtiği, İslâm’ın dokunmadığı Türklük, bizi zihnen de olsa Uzak Asya steplerine göndermek isteyenlerin tezgâhladığı bir kurmaca ve her geçen gün bu tuzağa düşenlerin sayısı maalesef artıyor. İnşallah bir gün bir futbol takımımız çıkar da bizi bu “cendere”den çekip alır.
