Hayatımın hiçbir döneminde bir koleksiyoner olmadım. Belki gıpta ettim ama bir teşebbüste bulunmadım. Çevremde daima pul biriktiren, eski paralar biriktiren, envai çeşit kalem biriktiren; odalarının bir köşesini kıymetli eşya ve nesnelere ayıran insanlar oldu. Ben işi en fazla gittiğim sinema ve maç biletlerini bir kutu içinde saklama raddesine kadar getirebildim. Zaten onlar da bir süre sonra taşınma telaşelerinin içinde kaybolup gitti. Dedim ya, “biriktiren” insanlara hep gıpta etsem de biriktirme işinin bir ucundan tutamadım hiç. Dolayısıyla şimdiki neslin “anı biriktirme” diye tedavüle soktuğu o titiz eylem ile en azından somut nesneler bağlamında bir ünsiyetim yok. Anıların hafızaya nakşedilmesi kısmı yani soyut olan kısmı takımdan ayrı düz koşu çalışmalarına devam ediyor neyse ki.
Amatör çapta da olsa bir koleksiyoner olsaydım, ne biriktirirdim acaba diye bir sual geçse içimden, bunun cevabı kesinlikle formalar olurdu. Takım formaları… Renk renk, desen desen, ışıl ışıl takım formaları. Bunun için bir oda bile ayırabilirdim. Ama sanırım iş işten geçti artık. Gençlikten gelen bir heves olsaydı, orta yaşlılıkta da devam ettirilebilen bir aktivite olabilirdi bu forma biriktirme işi fakat ellili yaşlara bir adım kalmışken sıfırdan başlamayı gözüm kesmiyor. Taraftarı olduğum takımın güncel formalarıyla devam etmek yeterli geliyor artık.
Çocukluk ya da gençlikten forma biriktirmeye başlamış olsaydım, evimin o muhayyel odasında hangi formalar olurdu? İlk olarak Arjantin milli takımının 86 Dünya Kupası’nda giydiği mavi beyaz çubuklu forma, Hollanda milli takımının 88 Avrupa Şampiyonası’nda giydiği desenli turuncu forma, Hırvatistan milli takımının 98 Dünya Kupası’nda giydiği kırmızı beyaz damalı forma olurdu. İlk başta ise milli takımımızın cumhuriyetin kurulmasından üç gün önce Romanya ile çıktığı ilk resmi maçında giydiği beyaz zemin üzerinden geçen kırmızı şerit içinde ay yıldız bulunan, yakası siyah bağcıklı efsane forma olurdu. Bu formanın seksenli yıllarda kırmızı zemin üzerinden beyaz şerit geçen versiyonu ile birlikte bağcıklarından arındırılmış hali, iki bin onlu yıllarda biraz daha modernlik katılan hali tekrar kullanıma sunulmuş olsa da, o ilk formanın ağırlığı ve havası bir daha ele geçmedi doğrusu. En azından benim için. Formaların bir anlamda ülkeyi ve o ülke insanını çağrıştırması diye bir şeyden söz edilebilir mi bilmiyorum ama Türkiye deyince o formanın, Hollanda deyince desenli formanın, Arjantin deyince kalın çizgili formanın, Hırvatistan deyince damalı formanın hemen akla gelmesi birçok futbolsever için kaçınılmaz bir şey olacaktır. Elbette bu takımlar futbol tarihleri boyunca birçok forma giydiler ama isimleri anılınca akla gelen ilk formaları bu saydığım formalar olacaktır.
Bugün herhangi bir takıma bağlanan taraftarların forma ile doğrudan doğruya teması o formayı sadece üzerlerinde taşımaktan ibaret değil. O forma kendisini sosyal statü içinde mümtaz bir yere konumlandırdığını düşünen insan için önemli bir nişane. Doktorların önlüğünden ya da bir mühendisin baretinden çok farklı değil bir taraftar için forma. Ait olduğu yerin en önemli göstergesi. Seküler bir tarikat diyebileceğimiz camia taraftarlığında, kendi tarikatlarından olan müritleri kolayca ayırt edebileceği bir iz. Bu yönüyle seksenli ve nispeten doksanlı yıllarda sadece statlarda maç esnasında tribünde giyilen, eve gidince sonraki maça kadar dolaba kaldırılan bir nesne iken forma, günümüzde çarşıda pazarda; bankada, okulda; hastanede pastanede her an her dakika insanların üzerinde taşıdığı bir giysiye dönüştü. Bunda an etken kendi “tarikat”ının müritlerini kolayca bulmak olduğu kadar, hep sessiz kalmış, hep ezilmiş, hep itilmiş insanların kendilerini toplumda bir güç vasıtasıyla var kılmak da diyebiliriz. Takımının formasıyla toplum içinde görünüyor olmanın getirisine sarılan taraftar bakışı, futbolun içine çöreklenmiş endüstriye yeni bir kol daha mı kazandırdı yoksa endüstri mi insanların bu görünürlüğüne bir katkı sundu diyecek olursak, tavuk-yumurta denkleminin içinde buluruz kendimizi ki, buradan yavaş yavaş uzaklaşalım.
Endüstri öncesi forma seçeneği milli takımlar için değilse de, kulüp takımları için sınırlıydı. Türkiye ölçeğinden bakarsak, yıllarca çubuklu, parçalı ve düz olmak üzere üç çeşit forma ile sürdürülen lig macerası, iki binlerle birlikte endüstrinin futbola hakimiyet kurması sonrasında adeta bir açık büfeye dönüştü. Dünya ölçeğinden bakarsak da, her ülkede lig takımları bir sezonda dört forma seçeneği ile ligi tamamlıyorlar. Ve bir sezonda giyilen forma ertesi sezonda giyilmiyor. Sadece giyilmemekle kalsa iyi. Unutuluyor. Yani şöyle söyleyelim. 2015’ten günümüze kadar bir futbol takımı aradan geçen on sezon boyunca kırk çeşit forma ile sürdürdü lig maratonunu. On yıllık kısa sayılabilecek bir sürede dahi ne taraftarın, ne futbolcuların, ne yöneticilerin, ne gazetecilerin, bu kırk formanın tamamını hatırlaması mümkün değil. Bir sezonda belki de toplamda beş maçta giyilen bir forma ertesi sezon unutuluyor, hafızalardan siliniyor. Beş maçlık forma tasarlamak ilk başta müsriflik olarak görülse de, bu durumdan üretici firmalar ve desinatörler kârlı çıkıyor gibi gözükse de, aslında değişikliği ilk başta taraftarlar istiyor. Zira tüketim çılgınlığına alıştırıldığımız günden beri her şeyden çabuk sıkılıyor ve bir şeyler yenisiyle yer değiştirsin istiyoruz bütün dünya insanlarıyla birlikte. Az önce bir yerde belirtmeye çalıştığım gibi formaları artık statlardan çıkarıp günlük yaşamımıza boca edeli çok oldu zira. Ben de dâhil olmak üzere her sezon öncesi çarşıda pazarda tişört niyetine giyebileceğimiz formaların kulübün internet sitesinde tanıtımını merakla bekliyoruz doğrusu. Öyle ki bir takım bu sezon da geçen sezonki formalarımızla devam edeceğiz dese, taraftarların homurdanmaları da geçen sesleri kulüp binasını yıkacak kerteye rahatlıkla ulaşır diye tahmin ediyorum. Öyle ki bu sezon öncesinde Antalyaspor’un geçen sezonki çubuklu formayla devam etme kararı almasından sonra kulüp binasına yüklenmesem de, sosyal medyada sesime ses kattım diyebilirim. Üstelik diğer üç formanın hiç tasarım gerektirmeyen dümdüz formalar olduğunu görünce şaşkınlığım daha da artmıştı.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de forma tasarlama ve üretim işi üç spor firması arasında dağılıma uğruyor. Adidas, Nıke ve Puma… Mesela Adidas bu sezon yanlış bilmiyorsam 7 süper lig takımının formasını çıkardı. Yani ortalama 28 forma yapıyor. Fakat bu formaların büyük çoğunluğu özel tasarım gerektirmeyen katalog forması. Ne demek katalog forması? Adidas elinde olan hazır formaların takıma göre renklerini değiştirip kulüplere gönderiyor. Kulüp için yeni bir tasarım yapmıyor yani. Böyle olunca bu katalog formalarını renkleri değişmiş şekilde birçok takımda ayniyle görebiliyoruz. Mesela Antalyaspor’un çubuklu forması demiştim. Bu bir katalog forması. Bu formayı rengi kırmız beyaz olan birçok takımda ayniyle gördüğünüzü düşünün. Bir taraftar olarak ne hissedersiniz? Üstelik her lig kategorisinde görebiliyorsunuz bu formayı. Düşünün Antalyaspor ile Boluspor’un formaları renklerine varana kadar birebir aynı. Renk benzerliği olmasa da mesela Kocaelispor aynı formanın yeşil siyahını, Antalyaspor aynı formanın kırmızı beyazını giyiyor. Oysa formalar şehrin ruhunu, takımın ruhunu yansıtır bir bakıma. Şehrin ve takımın karakterini o formada görebilmelisiniz. Şehrin tarihini, dokusunu, rengini, kokusunu o formada hissedebilmelisiniz. Bu bağlamda Antalyaspor’un geçen sezon giydiği ve önünde yörük tamgaları olan forması ne muhteşem bir formaydı mesela. Şehirle bütünleşen, şehri yansıtan bir forma. Mersin İdman Yurdu’na da buna benzer bir yörük forması yapmıştı Adidas.
21
Forma biriktirmesem, ağırlıklı olarak Antalyaspor formaları alsam da hem ülke içinden hem ülke dışından bir başka takımın hoşuma giden formasını kesinlikle alırım ve günlük yaşamımın içinde gocunmadan kullanabilirim. Keşke Adidas, Nıke ya da Puma sahip oldukları gücü, taraftarların isteğine uygun olarak kullansalar. Ne kadar ekmek o kadar köfte meseli gibi sanırım bizim futbolumuz bu katalog formalarını hak ediyor.
Sözüm ona bu üç büyük firmayı bırakıp şehirlerin hikayeleriyle uyumlu formalar üretmek şartıyla ikinci düzeyde kalan Hummel gibi, Lescon gibi firmalara mı yönelse kulüplerimiz. Pardon, onların her hafta hakemleri konuşmak ve güya Türk futbolunu kurtarmak gibi çok büyük dertleri var. Sözümü geri aldım.
