Filistin’in Siyonist işgalden kurtarılması için silahlı direnişi benimseyen İslami Direniş Hareketi (Hamas), 20 Temmuz 2026 tarihinde, hareketin son lideri Yahya Sinvar’ın yerine Halil el-Hayya’yı Siyasi Büro’nun yeni başkanı olarak seçtiğini duyurdu. Uzun yıllar boyunca hareketin Gazze’deki müzakereci yüzü ve Sinvar’ın vekili olan Hayya, oylamada Siyasi Büro’yu 2017’ye kadar yönetmiş olan Halid Meşal’i geride bırakıyor. Seçimle birlikte hareket için yeni bir dönem açılıyor: bu geçiş, İsrail’in Ekim ayında yapılacak seçimleri ile Filistin’in Kasım ayında yapılacak seçimleri arasındaki kritik eşikte, Gazze’deki ateşkesin ilanının hemen ardından ve esirler kanadının sürece ayrı bir yapı olarak yeniden dahil olduğu bir dönemde gerçekleşiyor.
Halil el-Hayya ve Hamas
Hayya’nın neden bu göreve seçildiğini anlamak için hayat hikâyesine bakmak gerekiyor; çünkü onu öne çıkaran şey tek bir vasfı değil, akademik geçmişi, hareket içindeki uzun yıllara dayanan tecrübesi, ailesinin yaşadığı kayıplar ve müzakereci kimliği gibi birbirini tamamlayan birkaç unsurun bir araya gelmesi. 5 Kasım 1960’ta Gazze’de, 1967 Savaşı’nın izlerini hâlâ taşıyan bir direniş ailesinde doğan Hayya, çocukluğunda ailesinin evinin işgal güçlerince basıldığına ve amcası dâhil aile fertlerinin tutuklandığına tanıklık etti; bu deneyim onun siyasi bilincinin erken yaşta şekillenmesinde belirleyici oldu. İlk ve orta öğrenimini Gazze’de tamamladıktan sonra Gazze İslam Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden 1983’te mezun oldu; ardından Ürdün’de yüksek lisans ve Sudan’da doktora yaparak akademik kariyerine devam etti. Aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak başladığı görevde 2001’de dekanlığa yükseldi.
1983’te İsmail Heniye ve Yahya Sinvar’la birlikte “el-Kutle el-İslamiyye (İslami Blok)” adlı öğrenci grubuna katıldı ve üniversite yıllarından itibaren Sinvar’la aynı çevrede siyasallaştı. 1980’lerin ortasında, Sinvar’ın sonradan yeniden kurduğu güvenlik örgütlenmesi bünyesinde Gazze’nin iç güvenliğine dair sorumluluklar üstlendi; 1987 İntifadası’na aktif katılımı ve Hamas’ın kuruluşuna öncülük eden çekirdek kadro içinde yer alması, onu hareketin kurucu kuşağına bağlıyor. Sendikal alanda da üniversite çalışanları sendikasında üstlendiği görevler, birikiminin yalnızca askerî-siyasî değil, idari ve örgütsel bir boyutu da olduğunu gösteriyor.
Tutukluluk geçmişi de bu birikimin bir parçası: 1980’lerden 1990’ların başına kadar birkaç kez tutuklandı ve bu süreçte ağır muameleye maruz kaldı. 2006 seçimlerinde “Değişim ve Reform” listesinden Filistin Yasama Konseyi’ne seçildi ve Hamas’ın meclis grubuna başkanlık etti. Ailesinin yaşadığı kayıplar da onun hareket içindeki konumunu güçlendiren bir unsur haline geldi: 2007’de ailesinin evine yönelik saldırıda yakın akrabalarını kaybetti; 2008, 2014, 2025 ve 2026 yıllarında ise sırasıyla dört oğlu İsrail saldırılarında hayatını kaybetti. 2022’de Sinvar, Şam’a gönderilerek dönemin Suriye yönetimiyle görüştü; bu görüşme, bölgesel diplomasideki rolünün erken bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ekim 7 sonrasında müzakere dosyasını bizzat yürüttü, Hizbullah liderliğiyle doğrudan temas kurdu, Katar ve Mısır aracılığıyla yürütülen ateşkes görüşmelerinde rol üstlendi; bütün bunlar onu hem ideolojik sürekliliği hem de müzakereci pragmatizmi bir arada temsil eden bir figüre dönüştürdü. Dört oğlunun farklı tarihlerde İsrail saldırılarında hayatını kaybetmesi ise onu tabanda ayrıca meşrulaştıran ve duygusal karşılığı güçlü bir unsur olarak öne çıkan bir unsur olarak öne çıkıyor.
Seçimin Bağlamı ve Olası Senaryolar
Hayya’nın seçimi, İsrail’in Ekim seçimleri ile Filistin’in Kasım seçimleri arasındaki kritik eşikte gerçekleşiyor ve bu zamanlama tesadüfi görünmüyor. Birinci senaryo olarak, Hamas’ın sınırlı askeri kapasitesiyle İsrail saldırılarına karşılık vermeyi sürdürmesi öngörülebilir; İran’ın ve Gazze’deki silahlı kanadın Hayya’yı desteklemiş olması, hareketin çatışmacı çizgiyi koruyacağı izlenimini güçlendiriyor. Bu da Netanyahu hükümetine, seçim öncesinde bir “güvenlik tehdidi” anlatısı sunarak iç siyasi avantaj sağlama imkânı tanıyabilir. İsrail basınında yer alan değerlendirmeler de bu okumayı destekler nitelikte. Hayya’nın seçilmesini, Gazze’nin hareketin siyasi düşüncesindeki ağırlığının korunması ve Hamas’ın İran ile Direniş Ekseni’ne yakınlığının sürmesi olarak yorumluyor. Bu bağlamda öne çıkan bazı ayrıntılar da bir ihtimal olarak Hayya’nın kişisel kaybı ile siyasi meşruiyetinin iç içe geçtiğini düşündürüyor: oğlu Azzam’ın Mayıs ayında hayatını kaybetmesi, Eylül ayında Doha’da hedef alınması gibi olaylar bu okumayı destekleyen unsurlar arasında sayılabilir. Benzer biçimde, ABD’li arabulucularla yürütülen müzakerelerde kişisel kayıplar üzerinden kurulan empati de müzakere masasındaki kişisel-siyasi ilişkilerin nasıl bir doku kazandığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilebilir.
İkinci senaryo olarak, Türkiye-ABD hattında şekillenen ve Suriye, Filistin, Libya üçgeninde somutlaşan bir düzen arayışı gündeme gelebilir; burada Ankara’nın hedefinin, Hamas’ı ve direnişi tasfiye etmeden iki devletli çözümü yeniden gündeme taşımak ve Washington’ı bu yönde etkilemek olduğu düşünülebilir. Hayya’nın seçimi bu tasarıyı doğrudan engellemiyor, fakat süreci Hamas’ın silahlı direniş kimliğini koruyarak yönetmesine imkân tanıyor gibi görünüyor; Türkiye ile Hamas’ın, İsrail’in Ekim ve Filistin’in Kasım seçimlerine kadar süreci birlikte idare etmesi bu bağlamda mümkün görünüyor. 2027’ye yaklaşıldıkça silah bırakma meselesinin ya zorunluluktan ya da stratejik bir tercihten kaynaklanan bir gündem maddesi haline gelmesi beklenebilir. Üçüncü senaryo olarak, seçimin doğrudan sonucunun Gazze’deki silahlı kanadın karar alma süreçlerindeki ağırlığının teyidi olduğu öne sürülebilir; İsrail’in suikast politikası hareketin birinci kuşak kadrosunu büyük ölçüde tasfiye ediyor, yerini alan ikinci kuşak ise aynı düzeyde otorite biriktiremiyor, bu da Hayya’nın konumunu daha kırılgan ve şarta bağlı kılıyor. Bu senaryoların hangisinin öne çıkacağı, İran’a yönelik olası saldırılardan da doğrudan etkilenecektir; zira hareketin Tahran ile ilişkisi, Hayya’nın Aksa Tufanı sürecinde bizzat yürüttüğü diplomasi hattının merkezinde yer alıyor.
Meşruiyet İnşası ve Seçim Süreci
Seçimin nasıl yürütüldüğü, meşruiyetin nasıl inşa edildiğini anlamak açısından da önem taşıyor. Hamas’ın klasik yapısında Şûra Meclisi ve Siyasi Büro dört bölgesel bileşenden oluşuyor: Gazze, Batı Şeria, esirler ve dışarı (diaspora). Esirler kanadı, uzun süredir kendi liderlik yapısını oluşturmuş ve zaman zaman bu yapının Siyasi Büro’da ve Genel Şûra Konseyi’nde doğrudan temsil edilmesini talep etmiş bir bileşen olarak öne çıkıyor; Batı Şeria’daki bazı hareket mensupları da geçmişte esirlerin temsilinin yetersiz kaldığı ve bölge dışında ikamet edenlerin Batı Şeria’yı temsil etmesinin sorunlu olduğu yönünde eleştiriler dile getirmişti. Hareketin geçmiş seçim süreçleri genellikle Gazze, Batı Şeria ve dışarı olmak üzere üç bölge üzerinden yürütülmüş, esirler kanadı fiilen ayrı bir seçim bölgesi olarak tüzükte tam karşılık bulamamıştı. 2024’teki olağanüstü seçimlerde de esirler kanadı sürece katılamamış; o dönem oluşturulan Genel Şûra Konseyi, üç bölgesel şûra konseyinden ve askeri kanattan gelen üyelerden oluşmuştu. Ayrı bir esirler heyeti bu yapıda yer almamıştı.
Bu bağlamda, Hayya’yı seçen sürecin esirler kanadının yeniden ayrı bir yapı olarak katılımıyla gerçekleşiyor olması, hem içeride hem de dışarıda meşruiyet zemininin genişletildiğine işaret ediyor; nitekim Sinvar’ın öldürülmesinin ardından kurulan geçici liderlik konseyinde esirlerin temsilcisi sayılan bir ismin yer alması da bu eğilimi doğruluyor. Bununla birlikte, sürecin güvenlik kısıtları altında, işgal cezaevlerinde sınırlı iletişim imkânlarıyla yürütüldüğü açık; bu durum sürecin demokratik meşruiyetini sembolik düzeyde güçlendirirken, fiili karar alma mekanizmasının büyük ölçüde Gazze merkezli kalmasını değiştirmiyor. Hamas’ın resmi açıklamasında esirlerin katılımına yapılan vurgu ve esirlerin serbest bırakılmasının önceliklerin başında yer alacağının belirtilmesi, bu meşruiyet inşasının söylemsel düzeydeki yansıması olarak okunabilir. Meşal’in yenilgisi ise dışarı kanadının -özellikle Şam ve Katar bağlantılı diplomatik hattın- Gazze’deki silahlı direniş anlatısı karşısında nispi bir meşruiyet kaybı yaşadığını gösteriyor olabilir; bir ihtimal olarak, savaşın başında Hizbullah’ın yetersiz kaldığını ima eden açıklamaları ve kendisine yönelik yürütülen propaganda, onun konumunu zayıflatan unsurlar arasında sayılabilir; buna karşılık Hayya’nın Ekim 7 öncesinde nispeten geri planda kalmış olması, kendisini bu tartışmaların dışında tutmuş görünüyor.
Bu seçimin kalıcılığı konusunda ise temkinli bir okuma daha isabetli görünüyor. Geçici liderlik konseyinin dağıtılıp seçime gidilmiş olması, sürecin bir geçiş dönemi ürünü olduğunu düşündürüyor; ayrıca Hayya’nın yaşı, sağlık ve güvenlik riskleri, saha komutası ile siyasi büro başkanlığı arasındaki gerilim, bu liderliğin sınırlı bir süre için tasarlanmış olabileceğine işaret ediyor. Özellikle ikinci kuşak kadronun otorite biriktirmede yaşadığı zorluk, Hayya’nın kişisel meşruiyetinin ötesinde kurumsal istikrar sağlayıp sağlayamayacağı sorusunu açık bırakıyor. Sonuç olarak, Hayya’nın seçimiyle Hamas’ta hem içeride meşruiyetin genişletildiği hem de dışarıda müzakere hattının sürdürüldüğü yeni bir döneme giriliyor; bu seçim hareketin dört bileşenli yapısının yeniden dengelendiği anlamına gelirken, aynı zamanda İsrail ve Türkiye-ABD eksenli bölgesel hesaplaşmaların da bir fonksiyonu olarak şekilleniyor. Sürecin geçici bir düzenleme mi yoksa kalıcı bir liderlik dönüşümü mü olduğu, önümüzdeki dönemde hem İsrail’in Ekim seçimleri hem de Filistin seçimlerinin seyriyle daha net biçimde ortaya çıkacaktır.
