Fanatizm ve rölativizm arasında kıvranırken

Rölativizm de ilk kez batıda Hıristiyanlık içinde ortaya çıkan fundamentalizm de modern olgulardır. İkisi de modernitenin çoğulculaştırıcı dinamiğine karşı tepkidirler. Rölativist, bu dinamiği kabul ederken diğeri reddeder; birisi aşırı şüpheci bir tavır alırken diğeri şüpheyi reddeder ama her ikisinin de gelenekçilik karşısında benzer yanları öylesine çoktur ki… Çare, şüpheye tamamen karşı çıkmakta, kesin inançlılık, fanatizm, fundamentalizmde konaklamakta değil, şüpheden de şüphe etmektedir.
Ekim 13, 2026
image_print

Biz Müslüman bir coğrafyada henüz uzanıp alıverecek kadar yakınımızda duran gelenek mirasına sahipken pek fark etmiyor olabiliriz. Bugün başta Batı olmak üzere dünyamızı, daha doğrusu zihinlerimizi iki büyük düşünme biçimi işgal etmiş vaziyette. Bunlardan birincisi fanatizm, diğeri ise “her şey gidercilik” yani rölativizm… Gerek Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm gerek Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (Kapı Yayınları)  kitaplarımızda fanatizmin ve FETÖ benzeri hastalıklı yapıların nasıl sağlıklı inancın köküne kibrit suyu dökme gayreti içinde olduklarını anlatmaya çalıştık. Sağlıklı inancı ve vicdanımızın koreografisinde bulunduğuna inandığımız evrensel ahlakı savunduğumuz her yazı, post-modernliğin kışkırttığı rölativizme karşı tepkiydi, geleneğimizin günümüz şartlarında yeniden üretilmesi gerektiğine yapılmak istenen vurguydu.

Hemen tüm eserleri dilimizde bulunan, “gerçekliğin sosyal inşası” teorisiyle bilinen, 2017’de vefat eden ABD’li sosyolog Peter L. Berger ve onun asistanı ve arkadaşı Hollandalı düşünür Anton C. Zijderveld’in 2010’da yazdıkları Şüpheye Övgü” (Açılım Yayınları, çevirenler: K. Canatan, R. Bal, H. Yar) kitabında bu iki tehlikenin tema olarak alınmasından ziyadesiyle memnun oldum. Müsaadenizle, içinde yaşadığımız dünyanın zihin işleyişlerinin net bir resmini veren ve buraya nasıl gelindiğini çok iyi ele alan bu çalışmadan bahsetmek istiyorum. Kitabın alt-başlığı bile (“Fanatikleşmeden inançlarımızı nasıl ifade edebiliriz?”) yazarların birçoğumuzun derdiyle dertlendiklerini gösterir nitelikte…

“Aydınlanma çağının radikal düşünürleri, özellikle Fransa’da, neşeli bir önseziyle dinin çöküşünü bekliyorlardı…” Modern sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen Marx, Durkheim ve Weber’in görüşleri oldukça farklıydı ama onlar, modernitenin aşamalı bir şekilde dinin çöküşü anlamına geldiğinde hemfikirdiler. Sekülerleşme sürecinden mutsuz ve mutazarrır olan Hıristiyan teologlar dahi, kaçınılmaz sonun bilimsel bir gerçek olduğu fikrindeydiler. Hiçbirisi doğru tahmin edemedi; sekülerleşme teorisi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki olaylar tarafından kitlesel biçimde çürütüldü.

Bu fikirleri dile getiren “Şüpheye Övgü” yazarları, bugünkü dünyaya baktıklarında “sekülerleşmeden ziyade tutkulu dini hareketlerin müthiş bir patlamasını” gördüklerini, dikkatlerin en çok da “İslam’ın yeniden canlanmasına” yöneldiğini söylüyorlar. Onlara göre yegâne istisna, halen sekülerleşme teorisinin geçerli olduğu Batı ve merkezi Avrupa’dır ve küçük ama çok etkili bir entelektüel sınıftır. (Sanıyorum bizim gibi yukarıdan aşağıya devlet eliyle sekülerleşmenin olduğu ülkeleri yakından tanısalardı, bazı kesimleri de bu istisnaya dâhil ederlerdi.) “En eski küresel kurum olan Katolik Kilisesi, Avrupa’da baskı altındadır ama dünyanın başka yerlerinde turp gibidir.” Bu manzara altında  “Eğer modernleşme kaçınılmaz bir şekilde sekülerleşmeye yol açmıyorsa, inançlar ve değerler alanında neye yol açıyor?” diye soruyorlar. Onlar için cevap açık: Çoğulluğa…

Çoğulluk, çoğulculaşma (pluralisering) ile kastettikleri, bu durumun ideolojik olarak iyi bir şeymiş gibi savunulduğu çoğulculuktan (plüralizm) oldukça farklı ve hayli sorunlu… “Şu an 21. Yüzyıl, bir politeizm yüzyılını andırmaktadır. Sanki Antik dönemin tanrıları geri gelmişlerdir…” Geçmiş zamanlarda da kimi toplumlarda farklı inançlar bir arada yaşayabilmiş, çoğul ortamlar olabilmiş ama insanlık böylesi çap ve yoğunlukta olanını ilk kez görüyor. Nüfusun giderek daha büyük kısmı devasa kentlerde ikamet ediyor. Bu, doğrudan doğruya sivil kültüre ve kültürel çoğulluğa neden oluyor. Kitlesel insan hareketleri, çok farklı grupları ilişkiye zorluyor. İnsanlar kitlesel eğitim ve modern iletişim araçları sayesinde başka hayatlar ve alternatif yaşamlar hakkında müthiş bir hızla bilgi ediniyorlar.

Alman sosyolog ve filozof Arnold Gehlen, bir toplumda kişinin özgür seçimlerine izin verilen yaşam alanına “öncephe”, mecburen topluma uymak zorunda olduğu alana ise “arkacephe” adını veriyor ve her iki cepheyi antropolojik bir zorunluluk olarak görüyordu. Arkacephe, içine doğduğumuz geleneği ve onun kurallarını oluşturur. Arkacephe davranışı, adeta otomatik, fazla düşünmeden yapılırken öncephe davranışı, düşünerek seçim yapmayı gerektirir. Modernlik, “özgürlük” şiarıyla öncepheyi alabildiğine büyütürken, arkacepheyi yani geleneği, kurumları, en kötüsü de ahlakı çözüyor. İster seküler ister dini her düşünme ve yaşama tarzını bir tercih meselesi haline getiriyor. Bu durumda insanlar da ya tercihlerine fanatikçe sıkı sıkıya sarılmak ya da her şeyi rölatif bir tercih meselesi olarak görmek arasında kalakalıyorlar. Ve maalesef şişeden çıkan çoğulculaşma ruhunu gerisin geriye şişeye sokmak artık imkânsız…

Şüpheden şüphelenmek

Özellikle çeşitli –izm’lere bağlı insanların ideolojilerine fanatik bağlılıklarından yola çıkan Peter L. Berger ve Anton C. Zijderveld’e göre günümüzde adeta çok-tanrılı (politeist) devir, yeniden yaşanıyor. Dini çoğulculaşmayı bir yere kadar makul görmek mümkün ama ahlaki alanda büyük bir tehlike var diyorlar. Ortaya çıkan rölativizm ahlakın temelini oluşturan değerler alanında da ortaya çıkarsa ne yaparız diye soruyorlar. Dikkatimizi çekebilmek için Şüpheye Övgü kitaplarında komşusu insan eti yenebileceğine inanan ve bu inancını her fırsat bulduğunda gerçekleştirmeye kalkan birisini örnek veriyorlar. Bu örnek oldukça tuhaf görünebilir ama inanın yaşadığımız modern toplum benzer çatışmalara yol açacak büyük ahlaki farklılıkla dolu diye bizi uyarıyorlar. Onlar hiç de hoşgörü ve toleransla her şeyin yolunda gideceğini savunan çok-kültürcülük teorisyenleri gibi düşünmüyorlar. Çoğulluk, her zaman toleransa yol açmaz, tarihte bunun örnekleri var. Yaşadığımız zamanda kimse diğer inançlara karşı pek de öyle pozitif toleransla dolu değil aslında ama “bırakınız yapsınlarcı” bir lakaytlık, tehlikeli bir negatif tolerans söz konusu. İnsanlar çıkarlarının zedeleneceğini hissetseler, “davranış ve biliş alanında savunma hatları oluşturmak için ellerinden geleni yapacaklardır” diye belirtiyorlar…

“Modern öncesi toplumlarda makuliyet yapıları oldukça güçlü ve istikrarlıdır. Ne zaman modernleşme devreye girerse, çoğulculaşma makuliyet yapılarını kırılgan ve daha geçici bir karaktere sahip kılacaktır…” Kitabın 2010 yılında yayınlandığı göz önüne alınırsa Şüpheye Övgü yazarlarının Batı’daki tehlikenin tırmanacağını o zamandan net olarak gördükleri ortaya çıkıyor. “Başlangıçta büyük bir aydınlanma şeklinde tecrübe edilen rölativistleştirme, şimdi bir yüktür. Bu sebeple seçimler öneren rölativizm karşısında birey, geçmişte neyin mutlak kabul edildiğine nostaljik bir şekilde bakmakta ve neyin yeniden mutlak görülebileceğini aramaktadır. Şimdi aranan özgürleşme, rölativistleştirmenin yükünden, modern dünyada karşılaştığı pek çok seçimden özgürleşmedir…” Bunları söyleyen yazarlar, Erich Fromm’un totaliter hareketlerin özgürlüğün yükünden kaçmak isteyenler tarafından oluşturulduğu tespitini aktarmakta da gecikmiyorlar elbette. Onlara göre fanatizm ve rölativizm kardeştir, bir madalyonun iki yüzüdür: “her rölativist kişide mutlak kesinliğin ortaya çıkması için bir fanatik beklemektedir. Ya da her fanatik kişide tüm mutlaklardan özgürleşmek isteyen bir rölativist uyumaktadır…” Marx, Freud ve Nietzsche tarafından batılı zihinlere kazınan rölativizm sosyal, siyasi, ahlaki ve hukuki açıdan birçok tehlikeler içerir. Yargıların ertelenmesine, kararsızlığa, nihilizme ve dekadansa bir çağrıdır; kurumlara, geleneğe, mutabakat zeminine güveni sarsar.

Rölativizm de ilk kez batıda Hıristiyanlık içinde ortaya çıkan fundamentalizm de modern olgulardır. İkisi de modernitenin çoğulculaştırıcı dinamiğine karşı tepkidirler. Rölativist, bu dinamiği kabul ederken diğeri reddeder; birisi aşırı şüpheci bir tavır alırken diğeri şüpheyi reddeder ama her ikisinin de gelenekçilik karşısında benzer yanları öylesine çoktur ki…

Çare, şüpheye tamamen karşı çıkmakta, kesin inançlılık, fanatizm, fundamentalizmde konaklamakta değil, şüpheden de şüphe etmektedir. Sağlıklı, ciddi şüphe ile saf sinizm arasında büyük bir fark vardır. Sağlıklı, rölativizme düşmeyen şüphecilik, hakikatin varlığını inkâr etmez, esasla ayrıntıyı birbirine karıştırmaz. Kendisi gibi olmayanları, diğer inançları hemen düşmanlaştırmaz, tartışmadan kaçmaz, kendisine yönetilen eleştirilere kulak kesilir. Daha da önemlisi şüpheden de şüphelenir, şüphenin olmadığı alanlar olduğunu kabul eder, orta yolu bulmaya çalışır. Şüpheden şüphelenmek, şüphenin olmayacağı emniyet adalarında bir yaşam inşa etmektir.

Bizi birleştiren, birbirimizden emin olmamızı, toplum olabilmemizi sağlayan, aşırı şüphenin neşvünema bulmasını engelleyen zemin ahlakidir. Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına da yapmamamız, insan haysiyetinin dokunulmazlığına inanmamızdır. Ahlaki zeminin varlığı değişik biçimlerde açıklanmaya, meşrulaştırılmaya çalışılabilir, çalışılmaktadır. Ama Şüpheye Övgü yazarlarına göre bunların en güçlüsü, insan olmanın ne anlama geldiği üzerine kafa yoran felsefi antropolojik tezdir. Yazarlar, “Biz kesinlikle evrensel olan ‘insan tabiatı’ diye bir şeyin varlığını savunuyoruz. Biz insan haysiyetine yapılan birçok saldırının sadece bu ‘tabiatın’ reddedilmesi ya da bastırılmış olmasıyla mümkün olduğuna inanıyoruz” diyorlar.

Onlarla tamamen hemfikirim. Dünyanın değişik yerlerinde farklı kültürlerden insanlar aynı dertlerle ilgilenmeye başlamış olmalı ki, hemen hemen aynı yıllarda Aşk Her şeyi Affederse: Teknomedyatik Dünyada Aşk ve Ahlak kitabımda benzer fikirleri dile getirmiş, Bu görüşlerimi Kalpten: Varoluş Merkezimiz Kalp ve Temel Eylemi Merhamet (Kapı Yayınları/2020) çalışmamda yeniden ele almıştım.

 

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:

1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]
X: https://x.com/erolgoka
https://tr.wikipedia.org/wiki/Erol_Göka

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)
-Psikoloji Varoluş Maneviyat (2021)
-Hayat Oyunu (2023)
-Aile ve Aşk Üzerine (2024)
-Umuda İmkan Aramak (2025)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA