Muhafazakarlık üzerine yazılarımızda, onu yaşadığımız dünyada insanların fanatizm ve nihilizm arasında kalmaya zorlanırken bizi bu gerilimden kurtaracak tek çıkış yolu olduğunu söyledik. Nihilizm genel olarak fanatizme göre daha iyi bilinen bir kavram, fanatizm ise çokça konuşulmasına rağmen hala muğlak anlamını koruyor. Günümüzde, haklı olarak fanatizmden ve fanatiklerden çokça söz ediliyor. Birçok insan, grup veya düşünce, olumsuzluk bildiren “fanatik” sıfatıyla anılıyor. Medyanın gündemini siyaset, spor ve sanat dünyasında cirit atan fanatikler dolduruyor.
Fanatizm, bu kadar çok kullanılmasına rağmen açık seçik bir tanım alanına sahip olmayan fanatizm, anlam yakınlığı olan kimi kavramlarla karıştırılıyor. “Radikalizm” (köktencilik), “marjinalizm” (aşırılık), “dogmatizm” (inakçılık) ve özellikle “fundamentalizm” (köktendincilik) fanatizmle en çok karıştırılan kavramlar arasında bulunuyor. Siyasi faaliyetlerine ve söylemlerine dini bir açıklama getiren, çoğu yasadışı olan ve bir kısmı “terörist” olarak nitelenen akımlara nasıl bir isim verileceği üzerine düşünenler hem fanatizm hem fundamentalizm kavramlarının içeriklerinden faydalanmaya kalkıyorlar. Böyle olunca da hem bu kavramların kullanım sıklığı hem de sözünü ettiğimiz anlam karışıklığı iyice artıyor.
Fanatizm ve fundamentalizm kavramlarının her ikisi de dilimize yabancı dillerden aynen girdiği için, bu kavramları Türkçe ifade ettiğimizde karışıklık had safhaya ulaşıyor. Çünkü yaşadığımız coğrafyada hem siyasi ve dini akımların hem de kelimelerin tarihi oldukça farklı.
İngilizcede “fanatic” sözcüğü, “dinsel çılgın; hayalci ve mantıksız tutkuları olan kişi” anlamına geliyor. Fransızcada ise “fanatique” sözcüğüyle “hastalık düzeyinde aşırı tutkusu olan veya kendisini bir davaya, dini, siyasi ya da felsefi bir doktrine mutlak ve sorgulanmamış bir inançla adamış, büyük hoşgörüsüzlüklere varan ısrarlı çabalarıyla aşırılıklara sebep olabilen kişiler” kastediliyor. Bu iki anlam da birbirlerine çok yakın, zira tarihsel olarak aynı Latince kelimeden kaynaklanıyorlar. Fanatizm, köken olarak Latince “fanum” sözcüğünden geliyor. İsim olan bu sözcük, tapınak veya kutsal yer anlamında kullanılıyor. “Fanaticus” sıfatı ise, eski zamanlarda, kendini tam anlamıyla aşırı bir çılgınlıkla mabede adamış kimseleri nitelemek için kullanılıyordu.
Arapçada fanatizm kavramına en yakın kavram olarak, çok eskiden beri “taassup” sözcüğü kullanılıyor, taassup sahibi kimseye de “mutaassıp” deniyor. İlk bakışta “taassup”tan bir inanca körü körüne bağlanma, dinde aşırı gitme hali kastediliyor gibi görünüyor. Ama kelimenin kökeni “asap”; ve bunun da gergin, sinirli anlamının yanı sıra bir cemaatin bireyleri arasındaki toplumsal bağlılık ve dayanışma anlamı da var. Zaten bu yüzden “asabiyet” kan bağıyla bağlı olduğu topluluğun değerlerini mutlaklaştırmak ve bu değerleri haklı-haksız gözetmeden saldırgan bir şekilde savunmak anlamına geliyor.
Dikkatle baktığımızda bugün fanatizm kelimesini gerek Latince gerek Arapçadaki başlangıç anlamına benzer bir manada kullandığımız ortaya çıkar. Ama bu dikkatli bakış, bize hem Latince ve Arapçadaki kelimelerin benzer oldukları kadar farklı da olduklarını hem de bugün “fanatizm”i eski zamanlardakinden biraz değişik kullandığımızı gösterir.
Bir yanda, yaşanan birçok sorunun kökeni gibi görülen ve kendilerine “fanatik” denilen insanlar, gruplar, düşünceler var; bir yanda da oldukça belirsiz ve tanımlanması güç bir kavram alanı. Kavramın belirsizliği, onun olumsuz niteliklerini isteyenin istediği kişiye, gruba ve düşünceye yöneltebilmek için çabalamasına neden oluyor. Herkes bir başkasını “fanatizm”le, fanatik olmakla suçlayabiliyor ve aynı zamanda kendisini de bu etiketlemeden kurtarmaya çalışıyor.
Fundamentalizm
Fanatizmi iyi anlayabilmek için, ona en çok benzetilen ve onunla karıştırılan “fundamentalizm” kavramının tarihçesinden yola çıkabiliriz. Hıristiyanlık yaklaşımlarından biri olarak serüvenine başlayan ama zaman içinde müthiş içerik değişimleri yaşayan fundamentalizm kavramının hikâyesi, bize bir kavramı değerlendirirken yalnızca etimolojiyle yetinememek, birçok başka hususu da göz önünde bulundurmak gerektiğini gösteriyor.
20.yüzyılın başında kullanılan “fundamentalizm” kelimesi Latince “fundus”tan türemiştir. Latince’de taban, mal, mülk, kara parçası anlamlarına gelen “fundus”, bugünkü Batı dillerinde yalnızca anatomik bir yapının taban bölümü anlamına gelmektedir. Latince “fundus” kökünden türeyen “fundamentum” kelimesinin İngilizce karşılığı olan “fundamental” ise “birinci, temel, temele ait, kaideye ait, asli, esas” gibi anlamlara gelir. 1910-1920 yılları arasında ABD’de, Evanjelist bir eğitimci olan Reuben Archer Torrey editörlüğünde Temeller: Hakikate Bir Tanıklık (“The Fundamentals: A Testimony To The Truth”) adını taşıyan on iki ciltlik bir risale serisi yayımlanır. “Fundamentalizm” kavramı ilk kez, Protestanlığın temellerinin belirlendiği bu kitaplar serisiyle ortaya çıkar. Bu kitaplar, yalnızca Protestanlığın değil, Hıristiyanlığın da temellerini ortaya koyma iddiasındadır. İncil’in vahiyle gelen ilk ve orijinal halinin esas alınması gerektiğini ve gerek daha sonraki İncil versiyonlarının gerek Tanrı kelamının yeniden yorumlanmasıyla oluşturulan dini kaidelerin Hıristiyanlığın esaslarını bozduğunu vurgulayan bu kitaplar, “fundamentalizm” kavramının da ilk anlamını belirlemiştir. Kitapların yayımlandığı 20. yüzyılın başında fundamentalizm, moderniteden duyulan korkunun ve laikliğe karşı tepkinin bir yansıması olarak kendini göstermiştir. Çünkü bu kitaplarda insanlar yalnızca Hıristiyanlığın İncil’deki temellerine çağrılmakla kalmamakta; tarihsel-eleştirel düşünceye, modernizm olgusuna, Katolikliğe, modern felsefeye, sosyalizme, ateizme, laikliğe, Darwinciliğe ve liberal teolojiye karşı düşünceler de ileri sürülmektedir. Fundamentalizmin bu şekilde ortaya çıkan ve neredeyse tamamen teolojik olan anlamı, giderek Protestanlıkla sınırlı olmaktan kurtulmuş ve her dinde “kökenlere” gitmeyi savunanları kapsayacak bir biçimde, genel bir teolojik anlama karşılık olarak kullanılmıştır. Ancak kavramın yüzyılı bile aşmayan tarihsel serüveni burada da bitmemiş, son yıllardaki olaylarla birlikte anlam kayması sürmüştür.
İran İslam Devrimi’nden sonra dünyada ortaya çıkan değişikliklerle birlikte, kavramın anlamında belirgin bir genişleme oldu. Bugün fundamentalizmin yaygın biçimde kabul gören bir tanımı şöyledir: “Fundamentalizm, belirli ilkelerin, muhtevasına bakılmaksızın, karşı çıkılmaz ve üstün bir otoritesi olan temel ‘hakikatler’ olarak tanındığı bir düşünce stilidir.” Ama bu türden bir tanım, tanımlayanı bile tam olarak ikna edemez; ardından şunları söyleme gereği doğar: “Bu bağlamda belli başlı fundamentalizmlerin, destekleyicilerinin doktrine ait kesinlikten gelen ciddiyet ve coşkuyu göstermeye eğilimli olmalarının dışında ortak yönleri çok azdır veya hiç yoktur. Her ne kadar genellikle dinle ve kutsal metinlerin mot-a-mot anlamıyla birlikte anılsa da, fundamentalizm siyasi akidelerde de bulunur. Liberal şüpheciliğin bile, bütün teorilerden şüphe edilmesi gerektiğine (bu teorinin kendisi hariç) ilişkin teorisinin bu temel inancı kapsadığı söylenebilir” (Heywood, 2006:s.89)[1]. Bu tanımlama çabasından da görülüyor ki, fundamentalizm kavramında tanım alanının ulaştığı boyut, çok ilginç bir noktaya gelmiştir. “Kesin inançlı” olmak, “görüşlerinden taviz vermemek” gibi özellikler esas alındığında, her türlü düşünceye, hatta liberalizm gibi en özgürlükçü olanlara bile fundamentalist denebilecek bir anlam evresine gelmiş bulunuyoruz.
Gerçekten de fundamentalizmi “Kendisi için doğru olduğunu düşündüğü şeyin başkaları için de öyle olması gerektiğini varsayma, buna bağlı olarak da başkalarına belli doğrular dayatma tavrı” veya “Bir inanç/görüş sisteminin orijinal veya temel prensiplerine tam ve sorgulanmaz bir inançla bağlanma” (Demir, Acar, 2006)[2] olarak tanımlarsak, bırakın tarihçesini gerekçe göstererek Hıristiyanlıkla bağlantılandırmayı, bu kavramı herhangi bir dinle, kitapla, inançla, düşünceyle sınırlı tutamayız. “Fundamentalizm” pekâlâ, herhangi bir ideolojik, hatta doğruluğu her zaman tartışılabilir bir felsefi doktrinle ilgili de olabilir. Sonuç olarak fundamentalizm, zaman içinde Hıristiyanlıkla ilgili bir terim olmaktan çıkmış, dinle ilgisi olmayan birçok düşünce sistemini de kapsayacak şekilde anlam kaymasına uğramış ve sonradan kazandığı anlamlar, kelimenin ilk anlamının çok ama çok ötesine geçmiştir diyebiliriz.
Fundamentalizm kavramındaki anlam genişlemesi ve anlam kayması, onu doğrudan olmasa da konumuzla ilintili hale getirmiştir; çünkü fundamentalizm süreç içinde, fanatizmin anlam alanına kadar uzanmış ve iki kavram, zamanın ruhuna uygun biçimde birbirine yakınlaşmış, neredeyse eşanlamlı hale gelmiştir.
Fanatizm bağnazlıktır
Şimdiki durumda “Bir felsefi, siyasal, ideolojik görüşe veya bilimsel iddiaya karşı sorgu ve eleştirisiz tam teslimiyet; bir görüş veya tavrın şiddete bile başvuracak ölçüde savunuculuğunu yapmak. Benimsenen bir görüş, düşünce veya tavrın tartışmaya açılmadan, bütün eleştirilerin dışında tutularak savunulması. Ateşli taraftarlık; körü körüne bağlılık” (Demir, Acar, 2006) şeklinde tanımlanan fanatizmi fundamentalizmden ayırt etmek imkânsızdır. Adına ister fanatizm ister fundamentalizm diyelim, bu kavramlarla anlatılmak istenen “aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” şeklinde özetlenebilecek dört temel nitelik (Emiroğlu, Aydın, 2003:ss.321-322)[3] üzerine inşa olan bir sosyopsikolojik olgular demetidir. Tanımlarda anlaşmaya varmak mümkün olmasa bile, fanatizmi ve fanatiğin ruh halini anlayabilmek için bu dört ölçüt çok işimize yarayabilir. Fanatik, fanatiği olduğu şeye aşırı bir biçimde yani tamamen teslim olan ve ona tüm vaktini alacak şekilde bağlanan kimsedir. Onun bağlılığı militanca, diğer tüm ihtimallerin dışlanması şeklindedir. Fanatik, sürekli olarak kendisi gibi olmayanlarla zıtlaşıp onlara karşı koyar. Onun için inançlarının tartışılması diye bir şey söz konusu değildir; o, sorgusuz sualsiz, kayıtsız şartsız, körü körüne bağlıdır.
“Aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” şeklinde özetlenebilecek bu olgular demetini, aslında Türkçedeki “bağnazlık” sözü çok iyi betimliyor. Gerçi Tietze’ye göre (2002:s.262)[4] “bağnaz” sözcüğü, Almanca’da “köylü, cahil, dağlı, kaba insan” anlamındaki “banause” sözcüğünden dilimize girmiş, Almancaya da Yunancadan gelmiştir ama bugünkü anlamı oldukça farklıdır. “Bağnaz”a çok yakın bir anlam öbeğine sahip Türkçedeki “yobaz” sözcüğü de bugünkü anlamını kazanmadan önce “kaba saba, kuvvetli” anlamına geliyormuş. Her neyse, bazı anlam kaymalarına uğradıktan sonra, “dar görüşlü, dar kafalı, örümcek kafalı, katı düşünceli, sığ düşünceli, sabit fikirli, ufuksuz” gibi anlamlar taşıyor Türkçedeki “bağnaz” ve “yobaz” sözleri. “Yobaz”da dini inanca bağlılık vurgusu biraz daha öne çıkmış gibi görünüyor. “Bağnaz kimse” dediğimizde ise, karşımıza kapasitesi ve bağlanmaları itibariyle dar bir zihinsel çerçevede kalan, durağan, gelişmeye kapalı, ufuksuz bir kişilik çıkıyor.
Türkçede bağnaz sözüne karşılık gelmesi, fanatizmi, Latin kökenli dillerde ve Arapçadaki ruhsal bir durumu esas alan anlamından kurtarıyor, onu bir zihin durumuyla ilişkilendirerek daha nesnel bir resim imkânı veriyor. İnancından dolayı coşkuyla bağlanma ve kan bağıyla köklerine sımsıkı ve gergin bir şekilde bağlanmadan ziyade, dar düşünceli. sığ görüşlü, belli bir kalıba sıkışmış; değiştiremediği düşünceleri nedeniyle fikri sabitlenmiş birini anlatıyor bağnaz sözcüğü. Bir başka deyişle “bağnaz (-lık)” sözcüğü hem fanatizm hem fundamentalizm için ifade edilen tüm nitelikleri kapsıyor.
Fanatizmi bağnazlık olarak anlamanın mümkün olduğunu gördükten sonra bir adım daha atabiliriz. Bağnazlığın dilimizdeki tam karşıtı olan söz, “hoşgörü”dür. Nasıl bağnazlık da “aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” nitelikleri belirleyiciyse, onun tam karşı kutbunda yer alan hoşgörüde de “esneklik”, “kapsayıcılık”, “kabul edicilik”, “ötekine saygı” nitelikleri belirleyicidir. Bağnazlık, hoşgörülü olmamaktır.
Fanatizmi, bağnazlık olarak anladığımızda kavram kargaşasını netleştirme imkânı elde ediyoruz. İnançlarına, akrabasına, ülkesine, milletine güçlü bağlarla bağlı olan insanların haksız yere “fanatik” diye nitelendirilmelerinin önüne geçmiş oluyoruz. “Fanatik” dediğimizde her inançtan, her düşünceden, her yaşama tarzından insanların bazılarında görülebilecek sığ bir zihin yapısı ve hastalıklı bir bağlanma biçimine gönderme yapıyoruz. Gündelik yaşantımız sırasında, gerek siyasi-ideolojik fikirlerine, gerek bir topluluğa, bir partiye, bir spor kulübüne, bir derneğe, hatta bir insana yönelik ilişki ve değerlendirmelerine bakıp “bu insanın bağlanma ve akıl yürütme biçiminde bir tuhaflık var” hissini duyduğumuz kimseleri daha iyi tanıma fırsatı buluyoruz. Kendisini çok açık görüşlü, ilerici, aydın diye niteleyen bir kişinin, inançsız, ateist olduğunu belirten bir kimsenin de pekâlâ fanatik olabileceğini kolayca anlayabiliyoruz. En özgürlükçü olanları da dâhil olmak üzere her düşüncenin fanatiği olabilir. Mustafa Kemal Atatürk’ün hepimiz için çok önemli tarihsel bir şahsiyet olduğu gerçeği ile yetinmeyip onun bulutlardaki siluetine bile bel bağlayanlara, güya çağdaş yaşamı savunma adına dindar insanları aşağılamaya varan tavırlar gösterenlere bakıldığında anlaşılır ki fanatizmde neyin savunulduğu değil, nasıl savunulduğu belirleyicidir.
Bu belirlemeleri yaptıktan, fanatizmi karşılamak için dilimizdeki en uygun kavramın bağnazlık olduğunu, bağnazlığın tam karşısında hoşgörünün bulunduğunu, hoşgörünün de dört ölçütle ele alınabileceğini söyledik ya, artık işimiz kolay. Burada “fanatizm” adı altında, hoşgörünün karşı kutbunda yer aldığını varsaydığımız özellikleri içeren bir tanım alanından bahsedeceğiz; esnek olamayan, insani sorunları herkesi kapsayacak biçimde kavrayamayan, başkalarını kabul edemeyen ve onlara saygı göstermeyi beceremeyen bağnaz insanları, fanatikleri ele alacağız.
[1] Heywood A. (2006) “Siyaset”. Liberte Yayınları, Ankara.
[2] Demir Ö., Acar M. (2006) Sosyal Bilimler Sözlüğü. Adres Yayınları, Ankara.
[3] Emiroğlu K., Aydın S. (2003) Antropoloji Sözlüğü. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.
[4] Tietze A. (2002) Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati. Simurg Yayınları, İstanbul.
