İzin verin size Cennet Bahçesi’nden (Eden) sürünerek çıkan nankör yaratıkların hikâyesini anlatayım.
Kendi annelerini öldürdüler. Kendi kardeşlerini katlettiler. Ve öyle kontrolsüzce çoğaldılar ki başarıları, Dünya’daki diğer yaşamın neredeyse tamamını yok oluşa sürükledi.
Elbette sırasıyla bazı kıl kurdu solucanlardan, pamuk balıklarından ve siyanobakterilerden (fotosentez yapabilen bakteriler) söz ediyorum.
“Bir dakika” diyorsunuz, “Hikâyenin biz insanlardan bahsettiğini sanmıştım!”
Böyle bir beklentide olmanıza şaşırmadım. Bu tür hikâyeler; günümüzde çağın ruhuna hâkim durumda ve aksi takdirde mükemmel bir cennet olan doğanın tek kötü tohumu gibi gösterilen türümüzü, eşsiz bir bela olarak resmediyor. The Guardian, The Harvard Gazette ve The Institute of Art and Ideas yakın zamanda devam eden ekolojik krizi, insanın istisnailiğine, yani insanlığın diğer yaşam formlarından etik açıdan anlamlı bir biçimde üstün olduğu inancına bağlayan yazılar yayımladı. Christine Webb’in The Arrogant Ape: The Myth of Human Exceptionalism and Why it Matters adlı kitabı 2025 yılında New York Times’ın Dikkate Değer Kitaplar kategorisinde yer aldı. Ve ben bu satırları yazarken, sinemaseverler James Cameron’ın Avatar serisinin üçüncü filmini izlemek için sinemalara hâlâ akın ediyorlar; bu seri, büyük bir şirketin uzak bir gök cisminin doğal kaynaklarını sömürme girişimlerini konu alıyor ve muhtemelen insanlığın kendi üstünlük kompleksine yönelik en pahalı eleştirisini temsil ediyor.
Bu karamsar bakış açısı ivme kazanıyor olabilir, ama bundan daha yanlış bir şey olamaz. İnsanlar gerçekten istisnaidir ve bu gerçeği benimsemek, süregelen ekolojik krizin nedeni değil, tam tersine çözümüdür.
Bu kasvetli anlatıyı değerlendirirken, iki iddia arasında ayrım yapmakta fayda var: birincisi, diğer canlıların da acı çekebileceği ve empatiyi hak ettiği; ikincisi ise, insanın istisnailiğinin gezegenin yıkımına yol açan ahlaki bir başarısızlık olduğu.
İlk iddiaya itiraz edilemez. Bilincin yaşam ağacında ilk nerede filizlendiğini bilmiyoruz, bu yüzden bazı sorular şu anda hala yanıtsız. (Bir hamamböceği ayağımızın altında ezildiğinde acı çeker mi? Bir bakteri penisilinle ilk temasında acı hisseder mi?) Ancak hepimizin hemfikir olabileceği, birçok organizmanın -örneğin diğer memelilerin- kesinlikle hem sevinci hem de acıyı, hem sevgiyi hem de korkuyu deneyimliyor gibi göründüğü bir nokta var. Ayrıca memeli beyinlerinin, kendi duygusal işlemleme süreçlerimizi destekleyen yapıların birçoğunun aynısına sahip olduklarını da biliyoruz. Bu hayvanların sahip olmadığı belirli özelliklerin bilinç için neden gerekli olduğuna dair ikna edici bir açıklama olmadığı sürece, onların subjektifliklerini inkâr etmek mantık dışıdır.
Eğer diğer canlılar bilinçliyse, dünyayı öznel olarak deneyimliyor ve acı çekebiliyorsa empatimizi hak ediyorlar demektir. Bu noktada, davranışlarımızı eleştirenler kesinlikle haklı: çevrenin sürekli olarak tahrip edilmesi ve her yıl milyarlarca hayvana aşırı acı çektiren endüstriyel tarım gibi uygulamalar gerçekten de ahlaki vahşetlerdir.
Ancak bunu kabul etmek, insanlığın istisnai doğasını inkâr etmeyi gerektirmez. Aksine, evrendeki benzersiz yerimizi takdir etmek, yalnızca bizim ve torunlarımız için değil, Tabiat Ana’nın diğer tüm çocukları için de daha iyi bir dünya inşa etmenin ön koşuludur.
“Tür ayrımcılığı”nın (insanlığın ihtiyaçlarının diğer tüm ihtiyaçlardan daha öncelikli olarak görülmesi) en ateşli eleştirmenleri, genellikle görüşlerini ırkçılık analojisiyle ifade ederler. Ancak ırkçılık, iki grubun ahlaki değeri arasında fark olduğunu öne sürdüğü için kötü değildir. Yanlış bir fark öne sürdüğü için kötüdür. Irkçılar hatalı biçimde, ten rengi ya da göz şekli gibi yüzeysel farklılıkların ahlaki değeri etkilemesi gerektiğini varsayar. Bu durumda bizim için en önemli soru, bizi insan yapan niteliklerin ahlaki değeri belirlemede esaslı olup olmadığıdır.
İnsanın istisnai durumunu kabul etmeyenler, duruşlarını net bir şekilde ortaya koyuyorlar. “İnsanların herhangi bir şekilde daha iyi, en üstte veya üstün olduğu fikri tamamen yanlıştır” diyorlar. İnsan zihni, fener balığının biyoışıldamasına veya ötücü kuşun müziğine benzetilir: her adaptasyon kendi içinde benzersizdir, ancak hiçbiri diğerlerinden etik açıdan daha anlamlı değildir. Ve bunu kabul etmemek ekolojik krizin nedenidir, diyorlar.
Ben onların yanlış olduğunu söylüyorum. İnsanlık istisnaidir.
İhtiyaçlarımız ve isteklerimiz daha önemlidir; bunun nedeni daha güçlü olmamız değil, acı çekme ve gelişme kapasitemizin yeryüzündeki diğer tüm canlılardan daha fazla olmasıdır. Zihin felsefecileri, maddenin belirli konfigürasyonlarının mı bilinçli zihinleri ürettiği yoksa bilinçli zihinlerin mi fiziksel dünyamızı yarattığı konusunda bile hemfikir olamıyorlar. Ancak ikisi arasında önemli bir ilişki olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır. Bir insan, diğer tüm canlılardan daha geniş bir duygu yelpazesi deneyimler ve evrene anlam katma konusunda çok daha yetkindir.
Bu yüzden bağışıklık sistemimizin her gün ve gece bedenimize giren mikroplara karşı verdiği bitmek bilmeyen savaş konusunda özel bir suçluluk hissetmeyiz. Bu yüzden bir evcil hayvanı kurtarmak için bir insan yavrusunun acı çekmesine izin vermek ahlaken yanlıştır. Ve bu yüzden türcülüğü ırkçılıkla eşitlemek saçmadır: bu, bir Kafkasyalı ile bir etnik azınlık arasındaki yüzeysel farkı, insanlar ile diğer türler arasındaki esaslı farkla bir tutmaktır.
İnsanın istisnailiğinin daha derin gerekçesi ve bu istisnailiğin reddedilmesinin bu kadar tehlikeli olmasının nedeni; rasyonel bilgi yaratma konusundaki eşsiz kapasitemizin bizi benzersiz bir iyilik gücü haline getirebilmesidir. Tür eşitliği savunucuları, bu iddiayı sıklıkla Charles Darwin’in şu ünlü sözüne atıfta bulunarak çürüttüklerini düşünmektedirler: “İnsan ile yüksek hayvanlar (memeliler ve diğer omurgalılar gibi nispeten gelişmiş veya ileri düzeyde özelliklere sahip hayvanlar) arasındaki zihinsel fark, ne kadar büyük olursa olsun, kesinlikle tür değil, derece farkıdır.” Ancak bu noktada büyük bilim insanı yanılıyordu: bazen derecedeki yeterli bir fark, tür farkı yaratabilir.
Kuantum hesaplamanın babası David Deutsch, 2012 yılında yayımlanan The Beginning of Infinity, adlı kitabında, kademeli iyileştirmelerin bazen bir sistemi belirli bir kritik eşiğin ötesine nasıl taşıyabileceğini ve bu eşikten sonra sistemin nasıl sonsuz derecede daha güçlü hale gelebileceğini gösteriyor; bu süreci evrenselliğe sıçrama olarak tanımlıyor. Buna bir örnek, her karakterin bir kelimeyi temsil ettiği resim yazısı sistemi ile her karakterin bir sesi temsil ettiği alfabe arasındaki farktır. İlki yalnızca sonlu bir kelime setini yazmak için kullanılabilirken ikincisi evrenseldir: herhangi bir dilin sesleriyle hayal edilebilecek her kelimeyi yazabilir.
Deutsch’a göre insan beyni de benzer bir evrenselliğe sıçramayı temsil eder. Her ne kadar kademeli olarak evrim geçirse de, bir noktada o kritik eşiği aştı ve niteliksel olarak farklı bir şeye dönüştü: evrensel bir Turing makinesiyle (Turing makinesi, karmaşık matematiksel hesapların belirli bir düzenek tarafından yapılmasını sağlayan hesap makinesidir) eşdeğer bir hesaplama repertuarına sahip fiziksel bir yapıya. Bu, kalem veya bilgisayar gibi doğru hafıza ve hız artırıcı cihazlarla donatıldığında sağlıklı bir insan beyninin, mantıksal olarak mümkün olan hemen her fikri temsil edebileceği ve fiziksel dünya hakkındaki temel gerçekleri anlayabileceği anlamına gelir. Bunu bir fener balığının karanlıkta parlamasıyla bir tutmak saçmadır.
Tabiat Ana’nın diğer bileşenleri arasında yalnızca bizler, varsayımlarımızı rasyonel eleştiriye tabi tutarak, gerçekliğe dair kolektif anlayışımızı tekrarlayarak geliştirebiliriz. Ve en önemlisi, bu yalnızca bilimsel bilgi değil, ahlaki bilgi de üretebilir. Ahlaki muhakeme kapasitemiz, Martin Luther King Jr.’ın o rüyayı görmesinin nedenidir. Rosa Parks’ın o koltuğa oturmasının ve Malala Yousafzai’nin o duruşu sergilemesinin nedenidir. Ve onların eylemlerinin zaman içinde yankılanarak milyonların zihnini değiştirebilmesinin sebebidir.
Gezegene yaptıklarımıza bakıp “Dünya bizsiz daha iyi olurdu” demek kolaycılıktır. Ve bu bakış oldukça dar görüşlüdür. Mevcut ekolojik krizden biz sorumlu olsak da, iklim değişikliğini inkâr edenler bir konuda haklılar: gezegenin iklimi geçmişte birçok kez değişti ve insanlar olsun yada olmasın gelecekte de birçok kez değişecektir. Bu felaketler karşısında biyosferi koruyabilecek evrendeki tek güç, bilgi üretme ve kullanma kapasitemizdir.
Gerekli ölçekte değişim yaratmak için bireylerin çıkarlarını çevreyle daha uyumlu hâle getirmeliyiz. Endüstriyel tarımın zalimce olduğunu ya da fosil yakıt yakmanın biyosfere zarar verdiğini kabul etmek yetmez. Geçim sıkıntısı çeken milyarlarca insandan, kendi acil ihtiyaçları yerine çevreyi önceliklendirmelerini beklemek gerçekçi değildir. Onlara acılarının bir kurbağanınkiyle eşdeğer olduğunu söylemek ise aşağılayıcıdır. Tüm insanlığın ihtiyaçlarını karşılamamızı sağlarken çevreyi feda etmeyecek yeni bilgiye ihtiyacımız var.
Bu bilgi, laboratuarda üretilmiş et, nükleer füzyon ya da karbon tutma gibi yeni teknolojiler biçiminde de olabilir. Ya da yeni uluslararası anlaşmalar, yeni yasalar hatta ekonomik ve siyasal faaliyetleri örgütlemenin tamamen yeni yolları biçiminde de ortaya çıkabilir. Ancak bir şey kesindir: bu bilgi, onu arayan insanlar tarafından keşfedilecektir.
İnsanın istisnailiğini inkâr etmenin bu yüzden tehlikeli olduğunu söylüyorum. Bu, ilerlemek için sahip olduğumuz tek uygulanabilir yolu reddeden, temelden güçsüzleştirici bir bakış açısıdır. Ekolojik kriz, gezegeni yalnızca sömürülecek bir kaynak gibi görmemizin yani Dünya’daki diğer tüm canlılar gibi davranmamızın sonucudur. Çözüm, hayvani doğamızı kabul etmek değil, onu reddedip ötesine geçmektir.
Güneş Sistemi’ndeki en sıcak yer Güneş’in yüzeyi değil, deneysel füzyon reaktörlerimizin içidir. Evrendeki en soğuk yer ise yıldızlar arasındaki derin uzayda değil, kendi mutlak sıfır deneylerimizin sınırları içinde bulunuyor. Bütün bunlar ve köleliğin kaldırılmasından kadınların özgürleşmesine kadar en büyük ahlaki zaferlerimiz, ancak eşsiz bilgi yaratma kapasitemizi serbest bırakarak mümkün olmuştur. Eğer gezegene verdiğimiz zararı durdurmak ve verdiğimiz zararı tersine çevirmek istiyorsak; biyosferin çok fazla ihtiyaç duyduğu koruyucular olmak istiyorsak ve bilincin ışığının milyarlarca yıl boyunca parlak yanmasını sağlamak için meşaleyi taşımak istiyorsak; bizi farklı kılan şeyi kucaklamaya devam etmeliyiz.
Bharath Krishnamoorthy, Columbia Hukuk Fakültesi mezunu ve Denim’in kurucusu ve eski CEO’sudur.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/yes-human-beings-are-exceptional
Tercüme: Ali Karakuş
