İnsanın varlıkla kurduğu ilişki, çoğu zaman kendi eksiklik duygusundan kaynaklanan bir gerilim içerir. Bu gerilim, onu hem dış dünyaya bağlamaya hem de ondan koparmaya yöneltir. İnsan ruhunda bu gerilimin sonucu olarak derin kırılmalar, çatlaklar ve boşluklar oluşur. Her ne kadar bu dünyanın sunduğu hazlar ve alışkanlıklar bir süreliğine bu içsel çatlağı örtse de insan, önünde sonunda ruhundaki o derin boşlukla yüzleşmek zorunda kalır.
Bu yüzleşme, kişiyi Ali Şeriati’nin zindan olarak tanımladığı topluma, coğrafyaya, kültüre ve onların oluşturduğu değerlere; hatta din anlayışına ve bütün bunların şekillendirdiği kendi benliğine karşı bir yabancılaşmaya sürükler. Kişi, içinde yaşadığı zindanın farkına varır. Oysa insanın özünü oluşturduğu sanılan olguların, aslında onu kuşatan zindanın yapı taşları olduğunu fark etmek kolay bir yüzleşme değildir. Böylece İnsan, fiziksel doğumdan sonra ruhsal doğumunu yaşar ve ontolojik bir yalnızlığı yeniden tecrübe eder. Günümüzde bu yalnızlık gelenek ve modern arasındaki bağların kopması sonucu meydana gelen boşlukta salınım gösterir. Bir yanda toplumsal yaşama uyum sağlayamamanın kırılganlığı, diğer yanda varoluşun temel sorularıyla yüzleşme cesareti. Boşluğun yarattığı korku ve ait olamamanın ıstırabını aynı anda yaşayan insan, biyolojik doğumdan sonra ruhsal doğumunu yaşar ve ontolojik bir yalnızlığı yeniden tecrübe eder. İkisi arasında kendini yeniden inşa etmeye çalışan, insandan beşere dönüşmek isteyen insanın tehlikeli ve sancılı yoludur yabancılaşama.
Yabancılaşmanın özü, insanın kendine yabancılaşmasıdır; çünkü insan, kendi dünyasını, benliğini ve varoluşunu açıklayan kavramların ayaklarının altından kaydığını hissettikçe, kendini var eden her şeyden ve dolayısıyla kendinden de uzaklaşmış olur. Bu kopuşu, yalnızca ruhsal bir çözülme olarak görmek bizi yanıltabilir. Çünkü ardında insanın dünya içindeki konumunu sorgulamasını zorunlu kılan yeni bir varoluş eşiği bulunmaktadır aslında.
Bu eşiğin önünde duran kişi, dünyanın aldatıcı hazlarıyla girdiği savaşı kazanarak buraya ulaşabilmiş kişidir. Bu noktada peygamberler ve sanatçılarla aynı yerde buluşur. Bu uğrak noktasının en belirgin figürleri tarih boyunca peygamberler ve sanatçılar olmuştur. Ancak burası nihai bir hedef değil, yalnızca yolların geçici olarak kesiştiği bir duraktır. Bundan sonraki süreç, bu eşikte nasıl bir karar verileceğine bağlı olarak şekillenir. Peygamber ve sanatçıyı birbirinden ayıran iki farklı tercih. İkisi de tercihlerinin gereği olarak misyonunu yerine getirmek için yola koyulur.
Her iki tercih de, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sorgulanmasıyla belirginleşen ortak bir bilinç hâlinden doğar. Bu bilinç, bireyi içinde yaşadığı topluma, değerlere ve alışkanlıklara mesafe almaya zorlar; kişi yalnızca zihinsel değil, ruhsal ve bedensel olarak da bulunduğu yerden çekilmeye başlar. Bu geri çekiliş, çoğu zaman yabancılaşma hâlinin kendisidir. Bu hâlin neticesinde uyum sorunu ve tutunamama baş gösterir. Sanatçıda bu durum, hayatın yüzeyselliğini fark etmenin yarattığı bir kültürel uzaklık olarak belirirken; peygamberde, vahiyden önceki inziva deneyimlerinde kendini gösterir. Hz. Muhammed’in sık sık Hira’ya çekilmesi, yaşadığı toplumdan geçici bir kopuşu ve alışılmış anlam dünyasından uzaklaşmayı içerir. Bu yönüyle yabancılaşma ne bir arıza ne de bir eksikliktir; bilincin derinleşmesiyle birlikte kaçınılmaz hâle gelen bir mesafe alma biçimidir.
Peygamber, sınırları aşarak eşiğin diğer tarafına geçmeyi ve zindandan kurtulmayı seçer. Hiçbir zindanın, ne kadar güzelleştirilirse güzelleştirilsin, yaşanmaya değer olmadığını bilir. Bu nedenle yeni bir dünya kurmak için geri gelir, insanları zindanı yıkmaya ve özgürlüğe çağırır. Bu yönüyle her peygamber devrimcidir.
Sanatçı ise eşiğin bu tarafında kalmayı tercih eder. Kimi zaman bir ağıt olur, unutulan hakikatin insanlarda yarattığı ıstırabı dile getirir; kimi zaman hakikatin çerçeve içine alınmış donuk bir anı hâline gelerek zindan duvarlarında asılı kalır; kimi zaman da şiir olur ve mahkûmların ruhuna hakikat ışığını tutar. Siyasetçiler ve din adamları gibi zindan duvarlarını tahkim eden değerleri kutsamaz, onları yüceltmez. Duvarların ardındaki hakikati unutmaması uğruna insanların hafızasını canlı tutmak için savaşır. Belki de onu, peygamberin geri gelene kadar mahkûmlara kol kanat geren bir havarisi gibi düşünmek gerekir. Peygamber çağrısını yapar ve geri çekilir. Onun geride bıraktığı çağrı, insanların elinde zamanla değişir, dönüşür. Özünü kaybeder, yeni duvarlara örer ve nihayet başka zindanlar inşa eder. İşte bu noktada sanatçı, peygamberin yolunu gözleyen ve mahkûmların acılarını dindirmeye çalışan bir figür olarak belirir. Peygamberini bekleyen bir havaridir o.
Bu bağlamda sanatçı ile peygamber aynı bilincin birbirini destekleyen iki ayrı yönünde savaş verir. Her ikisi de yaşadıkları zindanın duvarlarını fark etmiş, bu duvarların ardındaki hakikati görebilmiştir. Ancak peygamber, duvarları aşılması gereken bir eşik olarak görürken; sanatçı, o eşiğin bu tarafında kalarak hatırlatmayı, canlı tutmayı ve unutuşa karşı direnç üretmeyi seçer. Biri zindanı yıkmaya çağırır, diğeri yıkım gerçekleşene kadar içeridekilerin hafızasını ayakta tutmaya çalışır. Bu nedenle sanatçı, peygamberin yokluğunda ortaya çıkan boşluğu dolduran bir alternatif değil, çağrı hayat bulana kadar hakikatin kendisini görünür kılmaya çalışan bir tanıktır.
