Duygunun tarihsel ve kavramsal halleri-II

Eğer mesleki bir narsisizme saplanıp kalmadan, felsefedeki zengin fikir üretimine dikkatli gözlerle bakabilseydik, hem yaptığımız “amatör felsefe”yi bilim sanma yanılgısından kurtulacak hem de belki “duygu” alanında bir zamanlar Kierkegaard’ın yaptığına benzer esin kaynaklarını oradan bulabilecektik. Felsefi bakış, bize “ruh hali” gibi varlığını sezdiğimiz ama bilimsel çalışma alanına sokamadığımız kavramlardan yararlanma imkanı sağlamakla kalmaz; çoğu kere görgül kaygılarla kolayca genellediğimiz kavramlarımızı da didikler.
Mayıs 4, 2026
image_print

Bilim adına bazı olguları ya “yok” ya da “hep” sayıyoruz

Psikiyatride, psikolojik-nörolojik bilimlerde “duygu” alanındaki en belirgin sorun, görgül (ampirik; empiric) olarak saptanamayacağı sanılan yaşantı dünyasından kaçma tutumundan kaynaklanıyor. Bilimde yaşantı dünyasından kaçmak için iki yol var; ya felsefi bilgiye karşı takınılan tutuma benzer biçimde,  o fenomen hiç yokmuş gibi davranılıyor ya da ampirik kaygı adına, öne sürülen kavramlar, yaşantıya dair olguları tamamen ve bütünüyle karşılıyormuş gibi bir havaya girilir.

Duygu felsefesi ve haleti ruhiye

Bunlardan birincisinin yani o fenomen yokmuş gibi davranmanın en tipik örneği, “ruh hali”ne ilişkindir. Almancada (befindlichkeit, stimmung), İngilizcede (state of mind; mental condition), hemen her dilde bir söz karşılığı olan durumlara, günümüz psikiyatrisinde, psikolojik-nörolojik bilimlerde pek yer vermiyoruz. Oysa meslek topluluğumuz içinde birçok kimse, “ruh hali” diye bir olgunun varlığını seziyor ama onun, “duygudurum” veya “duygulanım” şeklindeki emosyonlarla ve zihnin işleyişiyle bağlantılarını kurabileceği, felsefi bir bakışa sahip olmadığı için, “ruh hali”ni bilimsel kavram dağarcığına katmak için çabalamıyor. Felsefi bilgiye biraz kulak kesilseydik, “ruh hali” konusunda bilimsel söyleme aktarabileceğimiz esinler elde edebilirdik.

Örneğin büyük Alman filozofu Heidegger’e göre, duygular, bir bütün olarak içine fırlatıldığımız “ruh hali”miz içinde beliren durumlardır; can sıkıntısı, keder, sevinç, eğlence, korku ve kaygı hep “Dasein”ın[1] haleti ruhiyesinin duygulanımsal görünümleridir. Bizim pek aşina olmadığımız bir dille, “duygu” alanında bize çok önemli şeyler söyleyen Heidegger’e göre hep bir “ruh hali” içindeyizdir. Ama o “ruh hali”ni psikolojik bir yaşantıdan ziyade yönelimsel bir belirleyici, o sıradaki bilişsel faaliyetlerimizi önceden yoluna koyan bir farkındalık durumu olarak anlar. Haleti ruhiye, sadece öznel değildir, kendimizin dışında olmanın da ana yoludur. Bir duygu hem kendimizle hem de dış dünyayla erişim sağlar ve ona göre yaşantı ortaya çıkar. Her yaşantı, bir ruh hali ve anlam ağı içindedir. Haleti ruhiyemiz, dünyayla, başkalarıyla ve kendimizle ilişkimizi dışa vurur; yani farklı ruh hallerinde kendimizi ve dünyayı farklı algılarız. Âşık olduğumuzda sadece sevdiğimiz kişi hakkındaki bir şeyler açığa vurulmakla kalmaz, geri kalan her şey de bu sevincin ışığında tecrübe edilir; dünya bize bambaşka görülür. Aşkın bizi kör ettiğini söyleriz ama aslında aşkın bizi âşık değilken göremediğimiz şeyleri görmeye sevk ettiği daha gerçektir. Kötü bir ruh alindeyken, dünyanın parçaları size kapanır, diğer insanların sevincinden keyif alamaz olursunuz… Ruh hali yalnızca başkalarıyla birlikte olmamıza eşlik etmez, bilakis nasıl başkalarıyla birlikte olduğumuzu belirlemeye katkıda bulunur. Wittgenstein’ın dediği gibi: “Mutlu insanın dünyası, mutsuzunkinden farklı bir dünyadır”.

Heidegger, “ruh hali” hakkında söylediklerini korku anıyla ilgili olarak şöyle çözümler: Bir korku yaşantısının temel yapısında vazgeçilmez üç öge vardır: Onunla yüz yüze geldiğimizde korktuğumuz şey, korkunun kendisi ve hakkında korku duyduğumuz şey… Yüz yüze geldiğimizde korktuğumuz şey, korku veren veya korkunç olan şeydir; yani dünyada var kalmamız ve güvenliğimiz açısından zarar verici olarak değerlendirdiğimiz şeydir. Korkunun kendisi ise, bu korku veren şeye bizim cevabımızdır. Hakkında korku duyduğumuz şey ise, kendi var kalmamız ve güvenliğimiz yani kendimizdir. Demek ki korkunun birbirinden ayrılamayacak bir biçimde hem öznel hem nesnel bir yüzü bulunmaktadır. Burada örneğini korku olarak verdiğimiz ruh halimiz sayesinde, kendimizi dünyaya uyarlar, ayarlarız (self-attunement). Bizim dünya içindeki var olmamız, bizi sürekli bir “ruh hali” içine fırlatır. Ruh hallerimiz ve duygularımız asla (biyolojik yaklaşımda olduğu gibi) tek başına öznel-subjective; içerinin üretimi- ve (davranışçı yaklaşımda olduğu gibi) tek başına nesnel –objective; dışarının etkisiyle üretilmiş- olamazlar. Heidegger, ruh hallerimizi kontrol etmemeye çalışmamız gerektiğini de söyler lakin bunu nasıl yapacağımızı açıklamaz çünkü ruh hallerimiz konusunda edilgen olduğumuz kanaatindedir, buradan yalnızca “azim”le (entschlosenheit; resoluteness) çıkılabilir. Bu anlamda duyguların işlenebileceği, onları değiştirmenin kısmen bizim elimizde olduğu, yani sadece ne yaptığımızdan değil ne hissettiğimizden ve neye inandığımızdan da sorumlu olduğumuz söylenebilir.

Psikiyatri ve psikolojik-nörolojik bilimlerde “duygu” alanında yaşanan bir başka sorun, kullanılan kavramların yaşantıya dair tüm fenomenleri kapsadığı yanılgısına kapılmak, bilimi kavram kıtlığına mahkûm etmektir. “Depresyon” ve “mani” hakkında, hastalıklı (patolojik) bir duygudurumun önde olduğu klinik tablolar olarak ciltler dolusu bilgiye sahip olan psikiyatri topluluğu, aynı bakış ve veri bolluğuna olağan hayatın duygusal iniş çıkışları ve zenginliği konusunda malik değildir. Yaşanan onlarca “duygu fenomeni”ni “emosyon”, “duygulanım” ve “duygudurum” adıyla ifade etmeye kalkışmak, kavramların bilimsel bir özenle ayrıştırılmasını değil, bilimsel olmayan bir toptancılığı temsil ediyor gibi görünmektedir. Bu toptancılık, eğer bir takım kavramların felsefedeki tarihsel arkafonları olmasaydı, büyük olasılıkla, korku ve “anksiyete” arasında bile ayrım yapabilmemizi engelleyecekti.

Gerçekten de “anksiyete” kavramının bugünkü kullanılışını,  Kierkegaard’ın (ya da felsefedeki takma adıyla Johannes Climacus) felsefi dehasına borçluyuz. Kierkegaard, somut bir şeyden korku (fear; apprehension; furcht; fürchten) ile hiçliğin büyük korkusu anksiyete (anxiety, dread; angst) arasında yaptığı ayrım, sonradan Heidegger’in ve tüm varoluşçu felsefenin temel taşı olacak muhteşem keşiftir ve bugün psikiyatrideki “anksiyete” tanımının da temeli olmuştur.

Eğer mesleki bir narsisizme saplanıp kalmadan, felsefedeki zengin fikir üretimine dikkatli gözlerle bakabilseydik, hem yaptığımız “amatör felsefe”yi bilim sanma yanılgısından kurtulacak hem de belki “duygu” alanında bir zamanlar Kierkegaard’ın yaptığına benzer esin kaynaklarını oradan bulabilecektik. Felsefi bakış, bize “ruh hali” gibi varlığını sezdiğimiz ama bilimsel çalışma alanına sokamadığımız kavramlardan yararlanma imkanı sağlamakla kalmaz; çoğu kere görgül kaygılarla kolayca genellediğimiz kavramlarımızı da didikler. Tıpkı Kierkegaard’ın korku ve “anksiyete” arasında yaptığı ayrım gibi, birçok benzer ruh halinde ortaya çıkan farklı duyguları ayrıştırmak gerektiğini belirtir. Bize der ki, “Siz bunaltı anlamında anksiyete dediğinizde, şunlardan hangisini kast ediyorsunuz? Umursamayı (ilgilenim; besorgen; concern=careful) mı; insan varlığının temeli olan kaygıyı (sorge; care) mı; yoksa anlık bir durum olan; insanın hep kaçıp durduğu “ölüme giden varlık” oluşu gerçeğiyle yüzleştiği küçük zaman dilimlerinde ortaya çıkan endişeyi (angst; dread) mi? Yoksa temel kaygının gündelik biçimleri olan dertlenmeyi  (fürsorgen; solicitude) mi; tasalanmayı (besorgnis; worry) mı?… Bize bu soruları soran felsefeciler, biz bu soruya “halk dilinde tüm bu adları alan şeylerin hepsini” diye cevap verirsek ikna olmazlar ya da kaygı giderci (anksiyolitik) ilaç araştırmalarında yaptığımız gibi “deneyler sırasındaki bazı hayvan tepkilerini” diye cevaplamaya kalkışırsak bizimle ve yaptığımız işle ilgili gerçek bir endişeye kapılırlar.

Sorunlar bununla bitse iyi; felsefecilerden bir de “dil”in yaşayan bir doğası, her kavramın bir tarihi olduğunu duyarız. Örneğin İngilizcede bir şeyden dolayı endişelenmek, tasalanmak anlamında kullanılan “worrying” fiili, Eski İngilizcede boğarak öldürmek anlamına gelen “wyrgan” fiilinden gelmektedir ve esasen köpeklerin yakaladıkları avlarına yaptıkları muameleyi anlatan bir avlanma terimidir. “Worrying” 19. Yüzyıla kadar, insanın bir başka insana ya da nesneye yaptığı bir şey iken bu tarihten itibaren insanın kendi kendisine yaptığı bir şey haline gelmiştir.  “Anxious” kelimesi, 17.ci Yüzyılda bile “belirsiz bir olay hakkında zihnen rahatsız veya huzursuz olmak” anlamına gelirken, bugün çağdaş psikiyatrinin en gelişmiş hastalık sınıflandırması olan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM’nin son sınıflamasındaki tanımıyla “genel anksiyete bozukluğu” yaşayan insan, hem eski anlamıyla “anxious”tur, belirsiz bir şeyin kaygısını yaşamaktadır; hem de “worried about something” yaşamakta, yani belirli bir şeyden dolayı tasalanmaktadır. Psikiyatri, “anxious”u ve “worrying”i birleştirmekle kalmamış, onları tarih içinde yeni bir anlam kaymasına da uğratmıştır.

 

 

[1]“orada varlık”; Heidegger’in felsefesine temel yaptığı, insan varoluşunu nitelemek için kullanabileceğimiz en kapsayıcı kavram.

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:
1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA