Düşünce düşünce Başlar; Bilhassa da Hayrete düşünce

Bugün, düşünmeye ve bu arada felsefeye olan ihtiyacın kendini belki her dönemden fazla duyurduğu bir zaman dilimindeyiz. Kimilerinin felsefenin helvasını kardığı çağımızda yeni baştan düşünmemiz gereken başlıca hususlar arasında bizzat felsefeyle ilişkimiz de yer alıyor. Bu bakımdan, Pierre Hadot ile Michel Foucault’nun çalışmalarında izlenebileceği üzere, felsefenin Orta Çağ’ın sonları ve Yeni Çağ’ın başlangıcı itibariyle bir “hayat tarzı” olmaktan giderek uzaklaşıp daha ziyade “zihinsel bir etkinlik” olarak öne çıkışının nasıl gerçekleştiğine ve bu süreçte filozofik hayretin giderek yerini entelektüel meraka bırakışına kafa yormamız gerekiyor.
Ağustos 20, 2026
image_print

Felsefe kendi geçmişinde ebedî şimdisini arar.

Émile Bréhier, La Philosophie et son passé, 1940.

 

Theaitetos diyaloğunda (155d) Platon, “hayret” (taumazein) ile ilgili olarak “bu pathos olsa olsa bir filozofundur” der ve ekler “felsefenin bundan başka hâkim bir başlangıcı yoktur.” Aynı vurguya talebesi Aristoteles’te de rastlarız: “İnsanlar hayret etmek içinden geçerek hem şimdi hem de ilk olarak felsefenin hâkim başlangıcına vardılar” (Metafizik, A2, 982b).

Bilindiği üzere Platon ve Aristoteles bugün tanıdığımız hâkim formuyla felsefi geleneğin oluşumunda belirleyici olmuşlardır. Aralarındaki onca ihtilafa ve bu geleneğin ayrı kanatlarında yer almalarına rağmen onların ağız birliği edercesine felsefe yapmanın patetik kökeni olarak hayreti işaret etmelerinde ilginç ve öğretici bir yan bulunmaktadır. Peki bu çağın insanları olarak bizler bu tanıklığı ve ona içkin hakikati nasıl anlayabilir ve yorumlayabiliriz?

Ama ilkin bir hususu açıklığa kavuşturmalıyız: Bu bağlamda hayretin yanı sıra şüphe (Gazzâlî, Descartes), hayranlık (Descartes), kaygı (İbn Hazm, Kierkegaard), içsıkıntısı (Heidegger), inkıbaz (tasavvuf) gibi daha ziyade “sınır-durumlar”a özgü duygulanımlar da elbet söz konusu edilebilir. Hangi duygulanımın niçin, ne zaman ve ne şekilde öne çıktığı bir yandan tecrübenin mahiyetine, tarzına ve yoğunluğuna, diğer yandan dönemlere, durumlara ve mizaçlara göre farklılık arz edebilir. Ama bu hususlar hayretin felsefenin arkhe’si olduğu iddiasıyla zorunlu olarak çelişmez. Her durumda bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor: Felsefe saf entelektüel bir faaliyet değildir ve bu faaliyetin patetik bir zemini vardır: hayret, şüphe, hayranlık, kaygı, içsıkıntısı, inkıbaz… Ama şimdi biz dikkatimizi öncelikle ve bilhassa ilki üzerinde yoğunlaştıralım.

Hayret dediğimiz şu müstesna duygulanım, çabamız ve gayretimiz, kararımız ve ihtiyarımız haricinde bize uğrayarak bizi kısa bir süreliğine de olsa kendimizden alır; içine gark olduğumuz sıradanlığın katarından çekip çıkarır ve hergünkü olağanlığın fevkine yükseltir. Hayretten itibaren veya hayret vesilesiyledir ki fevkalade olanın alelade olanın içinden kendini duyurmasına tanık oluruz: Varolanın bütününe dair bir hissiyatın başlattığı varlığın kendini bize yeni, yepyeni bir veçhesiyle sergilemesidir bu; içine battığımız eşyanın çokluğundan başımızı kaldırıp varlığa, oluşa, varoluşa yepyeni bir nazarla yaklaşma fırsat ve imkânıdır bu.

Varlık hep “burada”, önümüzde öylece durmakta, gözümüzün önünde, burnumuzun dibinde, dokunuş mesafesinde bulunmakta ve bu surette yakınlık içinden bize her daim el edip seslenmektedir. Ama “orada”, esîrde, sisler arasında ya da bulutların verasında, uzaklıkta, kendini ancak yokluğunda duyuran da yine varlıktır. Yakınlık ve uzaklık veya daha dinamik bir ifadeyle yaklaşma ve uzaklaşma; bunlar varlığın insanla ilişkisinin temel kipleridir. Birincisinde varlık bir nevi buradalaşır, varolanlar üzerinden kendini açar ve ayan olur; ikincisindeyse kendini “geri çeker”; perdeleyip örter, gizemine bürünüp pinhan olur ve kendini ancak uzaklığında ve uzaklık olarak, bir tür yokluk suretinde duyurur. Varlıkla münasebetimiz temelde işte bu iki hal içinden gerçekleşir. An gelir varlık kendini şu veya bu varolanda, olguda veya olayda nazarımıza ilk defaymışçasına yepyeni bir tarzda ve yepyeni bir veçheyle bir lahzalığına gösterir veya verir! Sonra ne olur? Varlık, sanki hiçbir şey olmamış gibi, meydanı çokluk olarak çokluğa bırakır; eşyanın olanca kesafetiyle yeniden belirmesine izin vererek gizemine “geri çekilir”. Böylece çok geçmeden aleladelik yeniden geri döner. Ve biz “unuturuz” varlığın bu alayişle bir anlığına kendini sergileyişini ve ona olan yakınlık ve nispetimizi. Ama bizi hayrette bırakan o müstesna anın izi, tadı, tesiri, daha doğrusu teshiri dimağda, akılda, gönülde bir şekilde kalır.

O halde felsefe aynı zamanda bir hatırlama çabası, bir tezekkür faaliyeti olarak nitelenebilir veya öncelikle ve bilhassa öyle nitelenmelidir. Bu çaba, yitip gidenin ardından bir bakakalma ve onu yeniden burada orada her yerde özlem ve iştiyakla, sabır ve inatla aramaya yöneliktir. Demek ki bizi hayrete salarak olağan akışın bir anlığına da olsa dışına çıkaran bu fevkaladelik, varlığın bize bu “göz kırpışı” (Augenblick), bizi önce kendimizden edip sonra kendimize iade eden bu “olay” (événement), bir defa vuku buldu mu, varlık kendini bir defa bulunuş olarak duyurup buradalaştı mı, o zaman felsefe yapmanın vakti gelmiştir. Felsefe yapmanın patetik koşulu doğmuş ve başlangıç zemini oluşmuştur böylece. Gerisi sabırlı ve titiz entelektüel bir çabaya, zihnin sürekli takip ve gayretine kalmıştır. Gerçekten de “hikmet arayışı” olarak felsefe, o ilk sadmenin sevkiyle –ya da şevkiyle– yola koyulmak, bu uğurda yol almaktır.

Böylece felsefeyi (philo-sophia) kelimenin etimolojisinden esinlenerek “olanı olmaklığında, olduğu gibi görme olarak hikmete (sophia) duyulan sevgi ve iştiyak” diye tarif etmekle kalmayıp bu arayışı başlatan ve ona yol boyunca eşlik eden temel bir duygulanım olarak hayretin merkezi rolüne işaret etmiş oluyoruz. Hayret, ne bir kez başa geldikten sonra yerini aynen eskisi gibi gündelikliği sağlama alıp haklı çıkaran aşinalık duygusuna bırakan arızi bir duygudur, ne de akla karşıt ve dolayısıyla akletmeye ters veya mâni basit bir infialdir. Bilakis o, Atina’nın iki büyük üstadının da tanıklık ettiği üzere, felsefenin kelimenin tam da kökensel anlamında arkhe’si olarak görülebilir. Böyle olarak hayret, ilk vukuundaki tesirinin şiddetinde olmasa da dolaylı ya da dolaysız bir biçimde düşünce yolculuğunu alttan alta ve mütemadiyen belirlemeye devam eder: Hakikatin şöyle bir parlayıp kendini geri çektiği müstesna bir ân olarak bu pathos “başa gelip başı yerinden etmek”le kalmaz, hiç olmazsa izi, anısı veya tortusu itibariyle tüm bir düşünme sürecine yakından veya uzaktan eşlik etmeye devam eder. O müstesna ânın dimağda kalıp gönülde yer eden tadının sırf hatırlanması bile, yorgun ve bitap düştüğünde akıl atını, başlangıçta nasıl yola soktuysa bu fütur anlarında da işte öyle yeniden gayretlendirip şevke getirmeye, düşe kalka da olsa yolculuğu sürdürmeye ikna eder.

Hayret aklın temel bir duygulanımıdır. Logos-mitos, fikriyat-hissiyat, ruh-beden, şiir-felsefe gibi dikotomik ayrım veya karşıtlıklara şartlanmış havsalamız bu ifadede dile getirileni almıyor olabilir, ortaya konan bu fikir en azından ilk bakışta zihinlerimize ters geliyor olabilir. Öyle ya, ancak infialleri dışlayarak ve onlara karşı gelerek iş görebildiği varsayılan akıl nasıl olup da duygulanabilir? Fikriyatımızı tam da hissiyatımızı askıda alarak oluşturuyor değil miyiz? Genel bir eğilim olarak felsefe hislerin söz sahibi olmadığı saf entelektüel bir çaba olarak nitelenmiyor mu?  Ve zaten logos tarihsel bir süreçte mitostan ayrışıp özerkliğini kazanmış ve felsefe olarak vücut bulmuş değil mi? İtirazlar çoğalsa da neredeyse tamamı aslında akletmenin her türlü duygulanımdan ari, her türlü etkilenimden azade apatik bir meleke olduğu şeklindeki şu gizli postüladan yola çıkıyor. Oysa epey sorunlu ve tartışmaya açık bir önkabul bu.

Peki ama aklın duygulanması gerçekte nasıl bir şey? Akıl hayrete düştüğünde olan nedir?  O zaman akıl hakkında hayrete düştüğü şey her ne ise, onun önünde duraksar ve geri adım atar ve fakat aynı zamanda da kendini o şeye cezp edilmiş, hatta onun tarafından celp edilmiş olarak bulur. Böylece aklın, dışarıdan gelip onu sarsan bir olayın tesiri altında baştan, yeni baştan ama sahiden akletmeye başlaması mümkün olur: Düşünce, düşünce başlar; bilhassa da hayrete düşünce.  Şöyle de ifade edilebilir: Akıl hayrete düştüğünde –duygulandığında– “önce” durur, duraksar, kendini askıya alınmış, hatta yadsınmış bulur, “sonra” silkinip kendine gelir ve bu kez yenilenmiş bir nazarla önünde duraksadığı şey üzerine sil baştan akletmeye koyulur. Gelgelelim bu ameliye, aklın onu hayrete düşürüp sarsan şeyi sarsıntı geçtikten sonra kuşatıp kavramaya, yani onu kendi terimlerine çevirip çerçevelemeye kalkışmasıyla sonuçlansa da, bu durum pathos olarak hayretin sahici düşünüşü başlattığı gerçeğini hiçbir şekilde nakzetmez. Kavramlar marifetiyle yapıldığı ölçüde felsefe, aklı sarsan her ne ise onu logosun düzeni içine alarak kendine tabi hale getirmeye, ehlileştirmeye yani makulleştirmeye çalışır. Felsefenin öyleyse her halükârda hayretle bir işi vardır: hayretin sevkiyle harekete geçmesi ve ardından hayret duyduğu şeyi kavramlar yardımıyla zapturapt altına almaya çalışması anlamında. Philosophia’nın ve genel olarak “sahici düşünüş”ün bu temel duygulanımla asli bir bağı vardır; dahası, aralarında zorunlu bir alışveriş söz konusudur.

Peki teknik aklın ve “hesabi düşünüş” biçiminin geçer akçe olduğu, tekno-bilimin hükümranlığını ilan ettiği çağımızda durum ne minvalde?

Öyle görünüyor ki hayret duygusunun geri çekildiği zamanlardayız. Bu çağın tezcanlı ve aceleci insanına hâkim olan ve onun duygulanım rejimini alttan alta belirleyen şey merak belki de. Ne olup bittiğini tam olarak anlamadan, her şeyin çarçabuk, hızla, art arda değişmekte olduğu bir zaman dilimi bu. Sükunetle bekleme, durup düşünme, ihtiyatla ve suhuletle davranma, yaşadığının yavaş yavaş farkına ve tadına varma imkânı giderek ortadan kalkıyor. Merak (Neugier), yenilik peşinde koşarken kendi olmayı unutan çağdaş insanın haletiruhiyesini yansıtan upuygun nitelemelerden biri gibi görünüyor: Bugünün insanı adeta ne pahasına olursa olsun yenilik ve değişim peşinde; yeni diye öne sürülen her şey sırf öyle diye cezbediyor onu, hayatını işgal edip zihnini esir alıyor. İnovasyon merakı onu kendi öz doğasını dahi tahribe ve tağşişe, sözüm ona yenilemeye sevk ediyor. Her şey üzerinde durmaya, düşünmeye fırsat bırakmadan çabuk değil, çarçabuk değişiyor, dönüşüyor, yenileniyor, ama bir tek sömürüyü ve adaletsizliği ayakta tutan mekanizma ve onu besleyen yapılar değişmiyor, yenilenmiyor. Yenilikler tam da o çark gıcırdamadan dönsün diye tedavüle sokuluyor sanki. Ve sanki bu çark biz sahiden yeni, radikal anlamda yeni olanı tanıyamayalım ve bu devran hep böyle aynı kalarak sürsün diye var.

Böylece Yeni Çağ’ın ve dolayısıyla modernliğin vardığı bu aşamada sanki hiçbir şey eskisi gibi değil ve her şey dönüşüyor: Doğanın dışında suni bir doğa varlıkla ilişkimize dolayım üstüne dolayım getirerek bizi çemberi içine alıyor ve kuşatıyor gibi. Boş bir meraka eşlik eden bir yönsüzlük ve anlamsızlık duygusu ortalığı kaplamış sanki. Sanattan duyarlık ve sahiciliğin, dinden huşu ve takvanın, aşktan sevgi ve sadakatin, felsefedense hayretin neredeyse tümüyle ortadan kalkma eğilimine girdiği görülüyor. Heidegger aslında birer “düşünce fukarası” olduğumuzu haykırıyor veri bombardımanı altında beyinleri adeta uyuşmuş olan biz “bilgi çağı” insanlarına. “İnsan, belki halklar da, hayrete uyanmak zorundadır” diyor öte yandan Wittgenstein ve hemen ardından ekliyor, “bilim onu tekrar uykuya daldırmanın bir yoludur.”

Bugün, düşünmeye ve bu arada felsefeye olan ihtiyacın kendini belki her dönemden fazla duyurduğu bir zaman dilimindeyiz. Kimilerinin felsefenin helvasını kardığı çağımızda yeni baştan düşünmemiz gereken başlıca hususlar arasında bizzat felsefeyle ilişkimiz de yer alıyor. Bu bakımdan, Pierre Hadot ile Michel Foucault’nun çalışmalarında izlenebileceği üzere, felsefenin Orta Çağ’ın sonları ve Yeni Çağ’ın başlangıcı itibariyle bir “hayat tarzı” olmaktan giderek uzaklaşıp daha ziyade “zihinsel bir etkinlik” olarak öne çıkışının nasıl gerçekleştiğine ve bu süreçte filozofik hayretin giderek yerini entelektüel meraka bırakışına kafa yormamız gerekiyor. Felsefeyi ölmeye bırakmak istemiyorsak onunla kurduğumuz ilişkinin tarzını değiştirmeyi denemeli, ona bir de başlangıçta arz ettiği anlama sadakatle bir “yaşam tarzı”, bir “varoluş sanatı” veya ”tinsel bir alıştırma” nazarıyla yaklaşmalıyız. O zaman belki arayış, hikmet, gelenek, tarih gibi ‘küflü’ kavramlar bizim için artık geçmişte kalmış şeyler olmaktan çıkacak güncel anlamlarına kavuşacaktır. Bréhier Felsefe Tarihi’nin Giriş’inde “tarih hitama ermiş değildir; bu, düşünce tarihçisinin asla unutmaması gereken şeydir” diyor ve ekliyor: “Platon veya Aristoteles, Descartes veya Spinoza hayatta olmayı bırakmamışlardır.” Bu bakımdan “felsefi öğretiler şeyler değildirler, bilakis düşüncelerdir, geleceğe önerilmiş teemmül temalarıdır.”

Felsefi bir metni okurken, metinle kurduğumuz ilişkinin keyfiyetine bağlı olarak onda bizi uyaran “teemmül temaları” bulabiliriz. Bu ilişki derinleştikçe o metni okumak bizi felsefe üzerine okumaktan felsefe yapmaya giden yola sokabilir. Bazen tek bir kitabın, hatta tek sözün ya da anekdotun zihinsel, giderek de varoluşsal bir dönüşümü başlattığı vakidir.

Metinle kurduğumuz ilişkinin tayin edici olduğu bu gibi durumlarda okuyucu, metne daldığında yalnızca geçmiş düşüncelerin bir dökümüyle değil, hâlâ hayret uyandırma gücünü koruyan teemmül temalarıyla karşılaşır ve dolayısıyla felsefenin arkhe’si olan o müstesna pathos, kendini yeniden hissettirir. Böylece metin okuyucusunu yalnızca bilgilendirmekle kalmaz, onu kendi varoluş tecrübesinden hareketle felsefe yapmaya çağırır. Bréhier’nin sözünü ettiği “ebedî şimdi” metnin satırları arasında okuyana yeniden açılır.

 

Özkan Gözel

Özkan Gözel
Felsefeci, yazar, mütercim, akademisyen. 1997’de Marmara Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’nü (Fransızca) bitirdi. 1999’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden « Althusser’de İdeoloji Kuramı » başlıklı Yüksek Lisans teziyle mezun oldu. 2001’de ODTÜ’de başladığı Felsefe Doktorası’nı 2009’da Galatasaray Üniversitesi’nde « Levinas’ta Başkalık ve Anlam » başlıklı teziyle tamamladı. Ağırlıklı olarak « Kendilik Ontolojisi » diye adlandırdığı alanda araştırmalar yapmakta olup ilgi alanları arasında ontoloji, metafizik, çağdaş felsefe, fenomenoloji, etik, tasavvuf, teknoloji ve sanat yer almaktadır. Hâlen İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir.
Mail: [email protected]
Web: ozkangozel.com
https://medeniyet.academia.edu/OzkanGozel

Telif Eserleri:
Hızır ile Musa. Olmak ve Aramak (2011, İnsan; 2014, Profil; 2026, Ketebe)
Varlıktan Başka. Levinas'ın Metafiziğine Giriş (2011, İthaki ; 2018, Ketebe)
Levinas /Fikir Mimarları, (2012, Say)
Öznenin Hakikat Kaygısı (2017, İz; 2020, Ketebe)
Kelimeler İçindeyim (Şûle, 2019)
Kendi İçine Düşmek (Ketebe, 2018)
Ne - Varlık ve Hiçlik (Ketebe, 2020)
Ne - Varlık ve Ahlak (Ketebe, 2021)
Heidegger’in ‘Dünya’sı (Ketebe, 2022)
Kim Bulmuş Ki Yerini (Ketebe, 2024).
Tercümeleri:
M. Barbier, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset (Kaknüs, 1999; 2025)
A. Comte, İslamiyet ve Pozitivizm (Dergâh, 2008)
M. Blondel, Mistisizm (Dergâh, 2008)
E. Levinas, Sonsuza Tanıklık / Seçme Yazılar (Metis, 2003; ortak tercüme)
E. Levinas, Zaman ve Başka (Metis, 2005; Fol, 2021)
J. Grondin, Heidegger’i Anlamak (VBKY, 2025)
J. Grondin, Metafiziğin Güzelliği (VBKY, 2025)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA