Dünya Artık Amerika’ya Güvenmiyor

Tıpkı Amerikalıların artık kendi kendilerine güvenmemeleri gibi. Hiçbir sağduyulu Avrupalı lider, bugün ABD’ye verilen desteğin gelecekte Trumpçı bir ABD tarafından aynı şekliyle karşılık bulacağını düşünemez. Amerikan eylemleri Rusya ve Çin gibi rakiplerin işine yaramış olsa da, onlar da ABD’nin gelecekte kendi çıkarlarına güvenilir şekilde hizmet edeceğini düşünemez.
Nisan 13, 2026
image_print

1995 yılında ikinci kitabım Trust: The Social Virtues and the Creation of Prosperity’yi yayımlamıştım. Bu kitapta insan işbirliğinin temeli olduğundan güvenin en değerli toplumsal niteliklerden biri olduğunu savunmuştum. Ekonomide güven; şirketlerin, alışverişin ve piyasaların işleyişini kolaylaştıran bir arabulucu gibidir. Siyasette ise bu, “sosyal sermaye”, yani vatandaşların ortak amaçlar aramak ve demokratik siyasete aktif olarak katılmak için gruplar ve örgütler halinde bir araya gelme yeteneği olarak adlandırılan şeyin temelini oluşturur.

Toplumlar genel güven düzeyleri açısından büyük farklılıklar gösterir. 1990’larda Harvard’dan Robert Putnam, İtalya üzerine yazdığı klasik çalışmada ülkenin yüksek güvenli kuzeyi ile güvensiz güneyini karşılaştırmıştı. Kuzey İtalya, kamusal yaşama canlılık katan sivil dernekler, spor kulüpleri, gazeteler ve diğer organizasyonlarla doluydu. Buna karşılık güney, sosyal bilimci olan Edward Banfield’in yaptığı daha önceki bir çalışmada “ahlaksız ailecilik” olarak adlandırdığı bir özellikle tanımlanıyordu: yalnızca yakın aile üyelerinize güvendiğiniz ve çoğunlukla sizi tuzağa düşürmeye çalışan yabancılara karşı temkinli bir tutum sergilediğiniz bir toplum. Çalışmaya göre güneydeki tek büyük kurumlar Katolik Kilisesi ve elbette Mafya idi. Mafya güvensizliğin doğrudan bir ürünüdür: eğer bir iş insanıysanız, zayıf hukuk düzeni nedeniyle devletin mülkiyet haklarınızı koruyacağına güvenemezdiniz; biri sizi dolandırırsa, onun bacaklarını kırması için bir mafyöz kiralardınız.

Trust kitabımda Amerika Birleşik Devletleri’ni “yüksek güvenli” bir toplum olarak tanımlamıştım. Bu görüşün uzun bir geçmişi vardır. Fransız gözlemci Alexis de Tocqueville, 1830’larda Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret ettiğinde ve ülkenin yerleşik kesiminin büyük bir bölümünü gezdiğinde, Amerika’da İncil çalışma gruplarından kulüplere ve karşılıklı yardımlaşma derneklerine kadar çok sayıda sivil derneğin bulunduğunu ve Amerikalıların zorluklar karşısında yabancılarla birlikte çalışmayı nispeten kolay bulduklarını kaydetti. Ona göre bu durum, kendi ülkesi Fransa ile keskin bir tezat oluşturuyordu; çünkü Fransa’da ortak bir amaç için birlikte çalışmaya hazır on Fransız bulmanın zor olduğunu söylemişti. Fransa’da ABD’de gördüğü türden kendiliğinden gelişen sosyallik ya da sosyal sermaye yoktu. Amerika’da yüksek güvenin olduğu yönündeki bu görüş, 20. yüzyılın ortalarında Amerikalıların birbirlerine Fransa’daki ve diğer birçok ülkedeki insanlardan daha fazla güvendiklerini gösteren anket verileriyle desteklenmiştir.

Bugün Trust’ı yeniden yazacak olsaydım, Amerika Birleşik Devletleri’ni güvenin yüksek olduğu bir toplum olarak tanımlamazdım. Kitabın yayınlandığı 1990’larda bile, siyasi kutuplaşma yayılmaya başlamıştı ve Amerikalılar kendilerini siyasi tercihlerine göre sınıflandırmaya başlamışlardı. O zamandan bu yana kutuplaşma daha da artmıştır. Bu durum, siyaset bilimcilerin “duygusal kutuplaşma” olarak adlandırdığı bir duruma dönüştü; taraftarlar sadece konular üzerinde anlaşmazlığa düşmekle kalmıyor, aynı zamanda rakiplerinin son derece kötü niyetli ve dürüst olmayan kişiler olduğuna da inanmaya başlıyorlar. Farklı siyasi grupların kendi üyeleri arasında sosyal sermaye hâlâ mevcut, ancak toplumun genelinde güvensizlik yaygın durumdadır. Aşı güvenliği ya da seçimlerin dürüstlüğü gibi konularda ortak bir gerçeklik üzerinde uzlaşamıyoruz ve bize görünenin aslında farklı olduğunu söyleyen komplo teorileriyle yaşıyoruz.

Güven ve sosyal sermaye ahlaki erdemler üzerine inşa edilir. Dürüst, güvenilir, sözünü tutan ve kendisine doğrudan fayda sağlamasa bile destek sunmaya istekli insanlara güveniriz. Güven, tekrar eden etkileşimler yoluyla zaman içinde oluşur: birinin sözlerini yerine getirdiğini ve iyiliklere karşılık verdiğini gördüğümüzde biz de aynı şekilde davranma eğiliminde oluruz ve bu erdemli bir döngü yaratır. Ancak zaman içinde oluşmuş bir güven ilişkisi, taraflardan biri bu güveni ihlal edip diğerinden faydalanırsa bir anda yıkılabilir. Nasıl güven kendini pekiştiriyorsa, güvensizlik de aynı şekilde kendini besleyebilir: ihanete uğradığımızda, karşılık verme isteği doğar.

Uluslararası ilişkilerde güven de son derece önemlidir. Tıpkı bireylere duyduğumuz güven gibi, diğer ülkelere de gözlemlediğimiz davranışlarına dayanarak güven duyarız. Ülkeleri kurallara uymaya zorlayan küresel bir otorite ya da egemen yoktur. Güç kullanımı, yalnızca karşı güçle karşılaşacağı beklentisiyle sınırlanır; bu ortamda güvenilirlik en önemli para birimidir.

Bu da beni mevcut küresel durum konusunda son derece endişelendiriyor ve dünya düzeninin nereye gittiği konusunda kaygılandırıyor.

İran ile süregelen savaşın ve Hürmüz Boğazı’ndaki krizin, Kuzey Atlantik güvenlik yapısında temel bir kırılmayı temsil etmediğini düşünmek zor. NATO güvene dayalı bir ittifaktır: caydırıcılığı, bir üye saldırıya uğradığında diğer üyelerin yardım edeceği inancına dayanır. 11 Eylül sonrasında bazı müttefiklerin Afganistan ve Irak’ta ABD’ye destek vermesi bunun bir örneğidir. NATO, bir müttefikin üçüncü bir tarafa karşı başlattığı saldırgan bir savaşı desteklemek için verilmiş genel bir taahhüt değildir. Trump, ittifak üyelerini boğazı yeniden açmak için ABD ile işbirliği yapmayarak ABD’ye ihanet etmekle suçluyor; ancak hiç kimse saldırgan bir savaş başlatmak için ittifaka katılmadı.

Gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri bugün hiç olmadığı kadar yalnızdır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte mevcut krizde bazı destekleyici açıklamalar yapmıştır, ancak bu daha çok hesapçı bir tutumdur. Hiçbir sağduyulu Avrupalı lider, bugün ABD’ye verilen desteğin gelecekte Trumpçı bir ABD tarafından aynı şekliyle karşılık bulacağını düşünemez. Amerikan eylemleri Rusya ve Çin gibi rakiplerin işine yaramış olsa da, onlar da ABD’nin gelecekte kendi çıkarlarına güvenilir şekilde hizmet edeceğini düşünemez.

Donald Trump, başkanlığı döneminde ABD’nin hiç olmadığı kadar saygı gördüğünü iddia ediyor. Kariyeri boyunca söylediği birçok yanlış şey arasında bu en absürt olanıdır. ABD’nin hem geleneksel müttefikleri hem de rakipleri tarafından bu kadar güvensizlikle karşılandığı başka bir dönem olmamıştır. Başarılı bir müzakereci, karşı tarafın anlaşmanın kendi payına düşen kısmını yerine getireceğine dair asgari bir güven yaratmak zorundadır. Ancak karşılıklılık, Trump’ın ne anladığı ne de uyguladığı bir erdem olmuştur.

 

*Francis Fukuyama, Stanford Üniversitesi’nde Olivier Nomellini Kıdemli Araştırmacısıdır. Son kitabı Liberalism and Its Discontents’tir. Ayrıca American Purpose’tan Persuasion’a taşınan “Frankly Fukuyama” köşesinin yazarıdır.

 

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/the-world-simply-does-not-trust-america

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA