Bugün genellikle anlaşılmadan kalsa da Descartes’in modern bilime en büyük katkısı, “ilerlemeye giden yolun matematiksel ve mekanik olduğunu fark etmesiydi”. Aristoteles ve şakirtleri, canlı varlıkların beslenme, duyum, hareket gibi işlevlerini ruha atfediyordu. Oysa Descartes için işleyiş bakımından canlılar ve cansızlar arasında niteliksel bir fark, dolayısıyla canlılık için gerekli bir ruha ihtiyaç yoktu. Ona göre insanın biyolojik olanlar da dâhil olmak üzere faaliyetleri, kendi kendine hareket eden bir makinenin mesela bir saatin, bir değirmenin çalışmasıyla aynıydı. Bu yüzden cansız nesnelerde bulunan ateşle, bedenin ateşi aynı şeydi, bunu açıklamak için ayrıca bir yaşam ilkesine lüzum yoktu.
Descartes’in ruhu daraltarak savunması
John Cottingham, “Ruhun Arayışında” kitabında bu saptamalarının yanı sıra Descartes’in ruha gerek olmadan açıklamayı önerdiği insan işlevlerinin listesini onun “İnsan Üzerine İnceleme (Treatise on Man)” kitabından şöyle aktarır. “Besinlerin sindirilmesi, kalbin ve atardamarların atması, uzuvların beslenmesi ve büyümesi, solunum, uyanma ve uyku, dış duyu organları tarafından ışığın, seslerin, kokuların, tatların, ısının ve benzeri diğer niteliklerin alınması, bu niteliklere ait fikirlerin ‘sağduyu’ ve hayal gücü organına basılması, bu fikirlerin hafızada tutulması veya damgalanması, iştah ve tutkuların iç hareketleri ve son olarak hem duyulara sunulan eylemleri ve nesneleri hem de hafıza da bulunan tutkuları ve izlenimleri uygun şekilde takip eden tüm uzuvların dış hareketleri”…
Gerçekten de Descartes’i iyi bilmeden tartışanlar için bu liste çok şaşırtıcıdır; otonom sinir sistemine ait işlevlerin yanı sıra duyu algısı ve hafıza gibi psikolojik işlevler için de ruha lüzum yoktur; neredeyse ruha düşen iş kalmamıştır. Bunların hepsi için de mekanik bir açıklama yeterlidir, ta ki “bilinçli zihnin dikkati gereken” işlere gelene kadar… Bilinçli zihinsel dikkat, yani kasten odaklanma, mekanik açıklamaya direnç gösterir, onun için ayrıca “rasyonel ruh”a gerek vardır. Bilinçli zihinsel dikkat”, insanı sadece mekanik otomattan değil diğer canlılardan da ayıran husustur. Descartes, bir mekanik otomatın asla konuşamayacağını, hayvanların ise konuşmayı taklit etmek üzere eğitilebileceğini söyler ama hayvanların çıkardıkları sesler ancak sinir sisteminde değişikliğe neden olan bir dış uyarana verilen tepki olacaktır. “Yöntem Üzerine Konuşma”da şöyle der: “Organlarındaki bir değişikliğe karşılık gelen… sözcükleri söyleyecek şekilde yapılmış bir makineyi kesinlikle tasavvur edebiliriz… Ancak böyle bir makinenin huzurunda söylenen her şeye uygun bir şekilde anlamlı bir yanıt verecek şekilde sözcük düzenlemeleri yapması tasavvur edilemez; oysa en ahmak insan bile bunu yapabilir.”
Cottingham, Descartes’in insan dilinin ayırt edici özelliği olarak “sonu belirsiz sayıda bir dizi duruma uygun şekilde yanıt verme kapasitesine sahip olduğunu” düşündüğü kanaatindedir. “Bu, bir dizi girdiden bir dizi çıktı üreten sonlu bir sistemin üretebileceği herhangi bir şeyden genel olarak farklı görünen bir kapasitedir. Descartes’e göre, tamamen fiziksel olan hiçbir sistem, insanın dilsel davranışında sergilenen türde hakiki yaratıcılığı ve yenilikçiliği üretecek kaynaklara sahip olamaz” (s.70-74)…Şöyle der “Yöntem Üzerine”de Descartes, “Bedensel organların her belirli eylem için belirli bir düzene ihtiyaç duymasına karşın akıl, her türlü durumda kullanılabilen bir araç olduğundan bir makinenin bunu yapması moral açıdan imkânsızdır, yani tüm pratik niyetler için imkânsızdır, çünkü hayatın tüm olumsallıklarında aklımızın bizi hareket ettirdiği şekilde hareket etmesini sağlayacak kadar farklı organlara sahip olması imkânsızdır” (Aktaran Cottingham). Sonuçta düşünceden sorumlu gizli şematizmin gayri-maddi bir ruh olduğunu varsaymak zorunda kalır (s.74-75).
Bugün fizik ve nörobilimdeki dev gelişmelerden sonra hala Descartes’in maddeyi, geometrik uzamla birlikte ele alan düşüncesinin ne kadar geçerlidir? Düşüncenin (ruhun), gayri-maddi olduğunu söylemek, ona atfedilen işlevlerin nasıl gerçekleştiğine ilişkin bir açıklama sunar mı? Elbette, hayır. Bu nedenle olsa gerek, günümüz bilim dünyasında pek doğal olarak düşüncenin biliş’in (cognition) beyin kabuğunda ortaya çıkan elektriksel ve kimyasal etkinlik sayesinde ortaya çıktığına dair çok güçlü bir inanç var. Şüphesiz bu inanç, adı üstünde inançtır ve ispatı henüz imkânsızdır. Ama şu da bir gerçek ki, bunu yani dil ve düşünce kapasitesini yalnızca insan beyni başarabiliyor. Dolayısıyla Descartes, bedenin haricinde gayri-maddi bir töze ihtiyaç olduğunu söylerken yanılıyor olsa bile, “yine de onun ruha atfetmeyi seçtiği faaliyetlerin insan doğamızın indirgenemez sıfatları olduğu” yani düşüncenin sırf maddi olgu ve olaylarla açıklanamayacağı, onlara indirgenemeyeceği tespiti, günümüzde için de doğru olarak kalmaktadır… Descartes’in bizi uyarmayı çarpıcı şekilde başardığı şey, insan olmanın hayati bir kısmının bilimsel açıklamanın niceliksel ve mekanik kategorilerinden zorunlu olarak sıyrıldığıdır (s.77-78).
Özetle söyleyecek olursak, Descartes, elinden gelse tüm duyusal deneyimleri bedenle açıklayacaktı asla onları doğrudan gayri-maddi bir ruha atfetmeye niyetli değildi. Ama ne yaparsak yapalım, ona göre, bir insanda bedensel olmayan yani gayri-maddi bir ruhun hareket ettirdiği bedensel bir makineden daha fazlası vardır. Ve bu fazlalık, asla Pisagorcu-Platoncu tarzdaki bir “melekçilikten” yani insanları ve bedenlerini dilediği biçimde kullanan, bedenden apayrı ruhlar statüsüne indirgeyen bir pozisyonla aynı şey değildir.
Şüphesiz Descartes, ilk bakışta düalist bir çerçevede düşünür, bedene ve zihne ayrı işlevler yükler, maddeye ve ruha birbirine indirgenemeyecek ayrı iki töz olarak bakar. Ama Bohemya Prensesi ile yazışmalarında “insan doğasına ilişkin açıklamasının basit bir ikiliğe indirgenemeyecek üçlü bir ayrım gerektirdiğini oldukça açık bir şekilde ortaya koyar: Ruh kavramı (akıl ve iradeyi içerir), beden kavramı (şekil ve hareket açısından tanımlanır) ve ikisinin birleşimi (duyum bunun üzerine dayanır)” (s.82-83)… Cottingham da buradan yola çıkarak Descartes’in yani Kartezyen modelin aslında iki töze inanan bir düalist olmaktan ziyade trialist (üçlücü) olduğunu, çok daha zengin ve incelikli bir insanlık durumu sunduğunu savunur.
Ruh, ben’i ben yapar!
Descartes’e göre insan, beden makinesine iliklenmiş cisimsiz ruh değil bedenle iç içe bir zihinsel varlıktır. Onun “Ruhun Tutkuları” kitabından, insanı tamamen gayri-maddi ruh olarak değil, etten ve kemikten vücut bulmuş, his ve duygularla bezeli ve bu nedenle kaçınılmaz biçimde “ahlaki” sorumluluklar yüklenmiş bir canlı olarak gördüğünü anlarız. Ve ayrıca bedenimizi yalnızca ruhumuz için bir araç, bir askı değil, özel ve mahrem anlamda “benim”, “kendim” olarak görmemiz gerektiğini de idrak ederiz. Bedene bu bakış, Descartes’in “bu ben (ce moi), yani beni ben yapan ruh” derken ne demek istediğini, bu gayri-maddi tözü nasıl ele aldığını da açığa kavuşturur. Ben, (bu ben, yani beni ben yapan ruh), “bilimin niceliksel yöntemleriyle ölçülecek bir nesne ya da öğe değilim; ben bir özneyim; bilinçli yaşamımı oluşturan düşüncelerin, duyguların ve deneyimlerin, deyim yerindeyse sahibiyim” (s.92). Şüphesiz bazı memelilerin az ya da çok benlik duygusuna sahip olduklarından bahsedilebilir ancak onların “beni ben yapan ruh”a asla sahip olamayacaklarını da söyleyebiliriz. “Descartes, fiziksel beyinlerin ve genel olarak maddenin sınırları konusunda yanılmış olabilir. Ancak Descartes’in yanılmadığı husus, bilinçli düşüncenin ve her birimizin bilinçli bir deneyimin öznesi olarak erişebildiği, kavramsal olarak dolayımlanmış zengin yaşam dünyasının indirgenemez gerçekliğiydi” (s.102).
Felsefedeki ruh arayışını mercek altına alabilmek için takip ettiğimiz John Cottingham’ın çalışmasından bahsederken onun ruh ile benlik’i nerdeyse özdeş gördüğünden yola çıkmıştık. Cottingham’ı rehber edinme nedenlerimizin başında ise onun bilimsel çalışmayı hem bilen hem saygı duyan hem de modern bilimsel bilginin insana dair tamamen tüketici bir özelliği haiz olmadığına ilişkin bakışıydı. O sadece bilime değil, sanatta, şiirde, ilahiyatta ortaya çıkan bilgiye de değer veren bir Teistti (Deist değil, dinlerin gerekliliğine de inanan bir Teist)…
Ona göre sadece benlik değil bilinç ve özgür irade de “ruh” ile hemen hemen aynı anlama, daha doğrusu kapsama sahipti. Böyle bir kavrayışa sahip olunca da çok kolayca bir kavramdan diğerine sıçrayabiliyor, bunun için Descartes’in modern bilimi de aralayan, uçarı “ruh” anlayışlarına yüz vermeyen bakışını kendisine dayanak yapıyordu. “’Ruh’ terimi kullanıldığında şu olguya dikkat çekilmektedir: İnsanlar, bilinçli deneyimin bireysel düşünümsel özneleridir. Her birimiz kendimizin ‘içeriden’ adeta ‘beni ben yapan bu ben’ olarak farkındayız. Ve bu türden özbilinçli özneler olmamız sayesinde kendimizi bir ‘yaşam dünyasının’ merkezinde buluruz ve zengin bir anlam ve değer alanına erişir. Ruhu bulmak bu nedenle sadece öznel bir egzersizi bir iç gözlem ve kendi kendini inceleme egzersizi değildir; kısmen dışa dönük bir çaba, karşı karşıya olduğumuz ve bizden bir karşılık bekleyen nesnel gerçeklikle ilişkimizi anlamaya yönelik bir çabadır” (s.127-128)… Cottingham sadece ruha, hayli dünyevi sayılacak bakışıyla değil buradan Tanrı inancına ulaşmasıyla da Descartes’ten yanadır. Tıpkı Meditasyonlar’daki Descartes gibi, doğanın gerçek öğretilerinin Doğa’dan geldiğini düşünür. Doğa terimiyle “bizzat Tanrı’dan veya Tanrı’nın yaratılan şeylerde kurduğu düzen ve mekanizmadan başka bir şeyi anlamıyorum… ya da kendi doğam söz konusu olduğunda Tanrı’nın bana bahşettiği şeylerin bütününü anlıyorum” (s.171-172) der. Onlara göre Tanrı’nın mevcudiyeti doğal dünyanın içinde tezahür eder. İnsan ruhuyla “tanrısal kıvılcım” kolayca özdeşleştirilir (s.186). “Fiziksel doğamızın bağlarından asla kaçamayabiliriz, belki de bunu istememeliyiz, çünkü bedenlenmemiz bize insanlığımızı verir; ve zayıf ve ölümlü olsak da bize bilinçli deneyimin ölçülemez zenginliklerini getirir. Ama aşkın olana ulaştığımızda, o zaman ruh ‘büyülenmiş bir şekilde yükselir.’ Ve sonlu ve kusurlu doğamızın izin verdiği ölçüde, ‘sessizce havalanan zihinle yükselip Tanrı’nın yüzüne dokunuruz” (s.192)…
Descartes’e ve onun bakışının günümüz için sağlayabileceği verimlere tekrar döneceğiz. Ama önce ruh (zihin)-beden (beyin) sorunu açısından günümüzdeki durumu ve Descartes eleştirilerini ele almak istiyoruz.
