Arap Baharı’nın Şam Kapıları
2010 yılının sonunda Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan toplumsal hareketler dalgası, bölgedeki statükoyu derinden sarstı. Tunus ve Mısır’daki rejim değişikliklerinin ardından gözler, Baas Partisi’nin yarım asırlık katı yönetimi altındaki Suriye’ye çevrildi. 15 Mart 2011 tarihi, Suriye için sadece bir takvim yaprağı değil, ülkenin çehresini sonsuza dek değiştirecek olan toplumsal patlamanın resmi başlangıcı oldu.

Kıvılcımı Ateşleyen Olay: Dera Duvarları
Devrimin sembolik başlangıcı Şam’daki protestolar olsa da, hareketi kitleselleştiren olay güneydeki Dera şehrinde yaşandı. Yaşları 10 ile 15 arasında değişen bir grup ortaokul öğrencisinin, okul duvarlarına yazdığı “Sıra sana geldi ey doktor” (Beşşar Esad’ın tıp eğitimine atıfla) sloganı, rejimin sert refleksiyle karşılaştı.
Çocukların gözaltına alınması ve ailelerine yönelik onur kırıcı muameleler, aşiret yapısının güçlü olduğu Dera’da infiale yol açtı. 18 Mart Cuma günü düzenlenen gösterilere güvenlik güçlerinin gerçek mermilerle müdahale etmesi, barışçıl protestoları bir halk isyanına dönüştüren “kanlı eşik” oldu.
Taleplerin Evrimi: Reformdan İstifaya
Başlangıçta halkın talepleri devrimci bir rejim değişikliğinden ziyade reformist bir nitelik taşıyordu. Göstericiler şu temel maddeleri savunuyordu:
-
1963’ten beri yürürlükte olan Olağanüstü Hal Kanunu’nun kaldırılması.
-
Yolsuzlukla mücadele ve ekonomik adaletsizliğin giderilmesi.
-
Siyasi mahkumların serbest bırakılması ve çok partili sisteme geçiş.
Ancak rejimin bu taleplere “diyalog” yerine “demir yumruk” ile cevap vermesi, sloganların kısa sürede “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” (Eş-şa’b yurîd iskât en-nizâm) şeklinde değişmesine neden oldu.

Barışçıl Gösterilerden Silahlı Çatışmaya
2011 yılının ilk aylarında protestolar Cuma namazı çıkışlarında düzenlenen silahsız yürüyüşler şeklindeydi. Ancak ordudan ayrılan askerlerin kurduğu Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi yapıların ortaya çıkışı, sürecin karakterini değiştirdi. Meşru müdafaa gerekçesiyle başlayan silahlı direniş, dış aktörlerin de sürece dahil olmasıyla birlikte 2012 yılı itibarıyla tam ölçekli bir iç savaşa evrildi.
Suriye’deki Nusayrı azınlık rejimini destekleyen İran, devrimi “rejimle birlikte batmak veya çıkmak” olarak görürken; Rusya, rejimi Batı’ya karşı jeopolitik bir koz ve bölgesel bir nüfuz aracı olarak görmekteydi. Her iki emperyalist ülke, ABD ve İsrail’in de tarafsız görünümlü örtülü desteği sayesinde Hama, Halep, Humus,Dera ve Şam’da Suriye halkına karşı hava destekli bir çok katliama imza attılar. Halep’te çocuklarında öldüğü kimyasal silahlı katliamlara batı kamuoyu da ses çıkartmadı. Humus’ta ise abluka altında aç kalan halk kedi köpek yemek için fetva isteyecek hale gelmişti. Tüm bu katliam ve vahşeti İsraile karşı direniş ekseni yalanıyla perdeleyen İran, Nusayri şebbihalarla birlikte başta hizbullah gibi şii çeteler olmak üzere Afganistan ve Irak’tan getirdiği katil örgütlerle yüzbinlerce müslümanı katletti. Tüm bu operasyonu yöneten İran’ın katil çete başı Kasım Süleymani, daha sonra Irak ve Afganistan işgallerinde işbirliği yaptığı Amerikan güçleri tarafından öldürüldü. Çünkü İsrail, İran’a olası bir saldırı hazırlığında Süleymani’nin yönettiği katil şii çetelerinin engel olmasını istemiyordu. Aynı nedenle Lübnan’da hizbullah çetelerini de elektronik bir saldırıyla bertaraf eden İsrail, Suriye’de islamcı bir yönetim istemediği için Dürzi ve Kürtçü güçleri destekliyordu.

İran ve Rusya’nın açıktan, ABD ve İsrailin örtülü olarak sahadaki iş birliği, Esad rejiminin 2024’ün sonuna kadar ayakta kalmasını sağladı; ancak Türkiye destekli muhaliflerin son büyük saldırılarıyla (8 Aralık 2024) rejimin çöküşü, bu güçlerin Suriye üzerindeki etkisini de derinden sarsmıştı.
Sonuç
15 Mart 2011’de başlayan Suriye Devrimi, modern tarihin en büyük insani krizlerinden birine kapı araladı. Bir milyona yakın ölüm, milyonlarca mülteci, yıkılan şehirler ve değişen bölgesel dengeler, bu tarihin ne kadar kritik bir dönemeç olduğunu kanıtlamaktadır. Suriye halkı için 15 Mart, onur ve özgürlük arayışının sembolü olarak tarihteki yerini aldı.
