Davos 2026; Suçlular Dünyayı Düzeltemez

Her yıl Davos’un koridorlarını dolduran retorik ciddi tınlayabilir, ancak adaletsizliğin derinleştiği ve küstahlığın arttığı bir dünyanın gerçekleriyle karşılaştığında bu retorik buharlaşır. Zenginler daha da yalıtılırken, yoksullar Batı'nın kapalı kapılar ardında tasarladığı politikalara uymaya zorlanır. Almanya’nın eski maliye bakanı Christian Lindner’i düşünün; Almanya’nın ekonomik durgunluğunu önemsizleştirmeye çalışarak ülkenin “hasta bir adam” değil, sadece “kahveye ihtiyaç duyan yorgun bir adam” olduğunu ısrarla dile getirdi. Bu, yapısal krizleri geçici bir yorgunluk olarak gören elitlerin dilidir — aydınlatmak için değil, yatıştırmak için tasarlanmış bir dil.
Ocak 22, 2026
image_print

Küresel milyarder serveti, 2025 yılında eşi benzeri görülmemiş bir zirveye ulaştı. Oxfam, bu durumu “siyasal özgürlüğü zayıflatan” ve eşitsizliği derinleştiren bir an olarak tanımladı. Örgütün yıllık eşitsizlik raporu, sarsıcı rakamlar sundu ve küresel bir patolojinin teşhisini ortaya koydu. On iki milyarderin, insanlığın en yoksul yarısı — dört milyar insan — kadar hatta onlardan fazla servete sahip olduğu bir noktada, demokrasi dili, siyasal gerçekliğin doğru bir yansıması olmaktan çıkarak nazik bir kurguya dönüşür. Yine de bu aynı kişiler ve etki alanlarındaki çevreler, her yıl kış aylarında Davos’ta, üzerinde “Dünyanın durumunu iyileştirmeye kararlıyız” yazan bir pankartın altında toplanırlar. Bu ifade, cilalı olduğu kadar boştur.

Bu çelişki, Davos’u küresel ikiyüzlülüğün kusursuz sahnesi haline getiriyor. Çözümleri tartıştığını iddia eden forumun kendisi, sorunun bir sembolüdür: Hesap verebilirlikten yoksun güç, sınır tanımayan servet ve adaletten yoksunluk hâlinden faydalanırken adaletten söz eden elitler. Bu nedenle Foreign Policy’den Chloe Hadavas’ın forumun ikiyüzlülüğü hakkında yazması ya da meslektaşı Michael Hirsh’in Davos’u “dünyanın sorunlarını çözüyormuş gibi yapan, oysa çoğu zaman bu sorunları sürdüren asıl failler olan milyarderler ve elitlerden oluşan bir grup” olarak tanımlaması şaşırtıcı değildir. Bu bir abartı değil, çıkarlarını kurtuluş dili ardına gizleyen bir sistemin özlü bir özetidir.

Hirsh yerinde bir soru soruyor: Dünya neden ‘Davos adamlarına’ ihtiyaç duysun ki?

Bu soru temel bir paradoksu ortaya koyar. Dünya, iklim çöküşünden ekonomik parçalanmaya kadar gerçek krizlerle karşı karşıyayken, küresel sorun çözme sahnesine hâkim olanlar, bu krizleri yaratan politikalardan kâr edenlerle aynıdır. Davos’u eleştirmek ahlaki bir lüks değil, analitik bir zorunluluktur. Sorumlular, onarımın mimarları olamazlar.

Her yıl Davos’un koridorlarını dolduran retorik ciddi tınlayabilir, ancak adaletsizliğin derinleştiği ve küstahlığın arttığı bir dünyanın gerçekleriyle karşılaştığında bu retorik buharlaşır. Zenginler daha da yalıtılırken, yoksullar Batı’nın kapalı kapılar ardında tasarladığı politikalara uymaya zorlanır. Almanya’nın eski maliye bakanı Christian Lindner’i düşünün; Almanya’nın ekonomik durgunluğunu önemsizleştirmeye çalışarak ülkenin “hasta bir adam” değil, sadece “kahveye ihtiyaç duyan yorgun bir adam” olduğunu ısrarla dile getirdi. Bu, yapısal krizleri geçici bir yorgunluk olarak gören elitlerin dilidir — aydınlatmak için değil, yatıştırmak için tasarlanmış bir dil.

Bu sırada Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, sosyalizmi Batı için bir tehdit olarak ilan etti, “sosyal adalet” ve “radikal feminizm”i kınarken girişimcileri “kahramanlar” olarak yüceltti. Konuşması, küresel sorunların çözümüne yönelik bir katkı değil, ideolojik bir performanstı. Girişimciler kurtarıcılar olarak sunulurken ve yapısal eşitsizlik yoksulların ahlaki zaafı olarak yeniden çerçevelenirken, Davos çözümler için bir forum olmaktan çıkar, bir dogma tiyatrosuna dönüşür.

Bu, kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor: Zengin ve güçlüler, yıkımına katkıda bulundukları bir dünyayı nasıl düzeltebilir?

Cevap, forumun içinden geldi: Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, “Davos’un kibrine” karşı çıkılması çağrısında bulundu. Bu yalnızca retorik bir iğneleme değildi; forumun, ele aldığını iddia ettiği meselelerden ne denli uzaklaştığını kabul ediyordu. Batılı elitlerin nostaljiyle andığı liberal düzen, sloganlara değil; gücün, sorumluluğun ve sınırların ayık bir kavrayışına dayanarak inşa edilmişti. Bugünün elitleri bunu gerçekten anlasalardı, artık işlevini yitirmiş bir sistemin yenilenmesini talep etmeden önce tereddüt ederlerdi.

Afrika, Davos’un içi boşluğunun en açık kanıtını sunar. Her yıl borç hafifletme ve gelişmekte olan demokrasilere destek konularında yapılan retoriğe rağmen, anlamlı hiçbir çözüm ortaya çıkmaz. Ganalı ekonomist Charles Abugre durumu açık biçimde tanımlar: Yükselen faiz oranları Afrika ekonomilerini ezip geçiyor; para birimleri dalgalı, enflasyon durmaksızın artıyor; ulaşım, gıda ve barınma maliyetlerinin günlük yükünü yoksullar taşıyor, reel ücretler ise yerinde sayıyor. Afrika Birliği Kalkınma Ajansı’ndan Amine Idriss Adoum ise asıl meselenin borçtan nasıl kurtulunacağı değil; altyapı, sağlık ya da enerjiden ödün vermeden nasıl akıllıca borçlanılacağı ve borcun nasıl yeniden yapılandırılacağı olduğunu ekliyor.

Bu ifadeler yalnızca dipnot değil, ağır suçlamalardır. Davos’un sorunları çözmediğini, aksine statükoyu koruyacak şekilde yönettiğini ortaya koyarlar. Ve konferans salonları boşalıp özel jetler Alpler’den havalandığında, artık bir gerçeği görmezden gelmek imkânsız hale gelir:

Suçlular dünyayı düzeltemez. Yalnızca sorunların sürmesini sağlayabilirler.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20260119-the-guilty-cannot-fix-the-world/

SOSYAL MEDYA