Çin’i “alfabesi olmayan” ve “sesi olmayan” olarak “yazı”yla ilişkisi bağlamında ele alan önceki yazılar, her ne kadar daha kısa olacağını, en azından üç ya da dört yazı içinde bitebileceğini düşünsem de, çığırsal olarak yeni bir eşikte olduğumuzu dünyadaki gelişmelere bakarak daha fazla hissettiğimiz bir dönemde çokca duyduğumuz ve sık sık sorulan bir soru, “Çin bir dünya düzeni kurabilir mi?” sorusu akılda tutularak yazıldı. Doğrusu ilk başlarda aklımda böyle bir konuda yazmak da yoktu; ancak Kritik Bakış‘ın yayın yönetmeni Ahmet Özcan’ın “Çin’e de bir baksak” diyerek yaptığı tazyikin sonucu, “Çin bir dünya düzeni kurabilir mi?” sorusuna en azından kendi zaviyemden de olsa biraz parça eğilmeme yol açtı.
Peki ama “Çin bir dünya düzeni kurabilir mi?” sorusunu başka türlü cevaplamak mümkün müydü? Belki; ancak uluslararası hesaplaşmalar veya jeo-politik gelişmelerle verilecek cevapların sözkonusu hesaplaşmalar veya gelişmeler kadar muğlak kalması mukadderdir. Üstelik Çin’in (veya Batı-dışı başka bir ülkenin) nasıl hayal edildiğini diyelim ki insan hakları, demokrasi veya hukukun üstünlüğü gibi boş ve soyut kavramları başa yerleştirerek düşünmek ya da Çin’e akan sermayenin küresel karakterini, Çin’de biriken sermayenin kullanış tarzlarını hesap ederek bir tahlile girişmek yahut Çin’deki siyasal tarihsel gelişmelerin seyrini ele alarak bir Çin kronolojisi sunmak, “nizam” fikrine mündemiç olan başka unsurları hafife almak olur. Çin yazılarında bu unsurlara dair kısa bir seyir yapmaya çalıştım.
Yine de bu uyarıları yapmakla maksadımız, Çin’in dünya çapında, alemşümul veya evrensel bir “düzen” kurup kuramayacağı sorusuna olumlu bir cevap verdiğimiz anlamına gelmez. Doğrusu Çin’in bir “düzen” kurup kuramayacağı sorusuna bir cevabım yok. Ama Çin’e dair düşüncenin emperyal odaklı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu da zaten “düzen” fikriyle ne anlatılmak istendiğini gösteren, onda mündemiç olması gereken başka unsurları hafife alan başka bir mesele.
İster Çin’deki alfabeye geçiş hareketinin kendisini düşünelim, isterse de 1958’de alfabeleştirme çabalarından vazgeçmiş bir Çin’in kadim dönemlerden beri var olduğunu iddia ettiği bir “yazı”ya geri dönerek, üstelik 2017’de karakter özellikle kadim yazılarını “ulusal bir yük”ten veya hatırlayacağımız üzere Lu Xun ifadesiyle “korkunç bir miras”tan çıkararak “ulusal bir miras” olarak tanımlayarak yeniden değerli hale getirmesinin, bu uğurda çeşitli etkinlikler düzenlemesinin arkasındaki stratejik düşünceleri dikkate alalım, şu da kesindir: Çin’i “alfabesi olmayan” veya “sesi olmayan” olarak düşünmek, eksiktir. Eğer Plato’dan NATO’ya uzanan bir Batı metafiziği varsa ve bu metafizik logos-merkezliyse, Çin’de onun yerini tutan bir şeyler, kendisini kuşatma tarzlarını bize tıpkı Batı’nın “yazı tarihi”ni gramatolojiymiş gibi sunan benzer bir şeyler vardır. Aksini düşünmek zaten dönüşmüş bir Çin’le karşı karşıya kalacağımız anlamına gelir. Sadece nereden baktığımızı, kaligrafiyi ayrı tutmak şartıyla, neyin resim-yazı, neyin kavram-yazı, neyi (hep denildiği üzere) alfabe yazısı ve neyin de okunmaya değer yazı olduğunu değerlendirebilecek bir ferasete sahip olmamız gerektiğini bilmek yeterli.
Aksi, bir “sermaye” kavgası gibi, “yazı” kavgasına döner. “Yazı” kavgası ise, kağıda yazılı “harf”ler veya “karakterler” de dahil, dayanakları uzlaşımsal olan “işaretler”e keyfi anlamlar yüklemekten meydana gelir. 1851’de Mors alfabesini “kısa hece alfabeleri aracılığıyla kodun hızlı ezberlenmesi” için tasarlayan Samuel Morse’un, tasarladığı alfabeye dayalı kodları sermaye yatırımları haricinde birtakım başka “yatırım”larla, emperyal “yatırım”larla donattığına dair birtakım rivayetler var. Buna göre, Samuel Morse, geliştirdiği kodlar için bir “klavuz” da hazırlar ve bu klavuz, koddaki “A harfinin (. – – ) ‘Ag-ainst’ ve B harfinin ( – – . . . ) ‘bar-ba-ri-an’ olarak ezberlenmesi gerektiğini belirtir. Böylece, İngiliz alfabesinin ilk iki harfi uluslararası Mors kodunda ‘barbarlara karşı’ olarak ifade edilir”. Mors alfabesi, ev sahibi ülkenin alfabesini veya yazı karakterini kullanmayı mümkün kılan olimpiyatlarla karşı karşıya gelir.
Üstelik sözkonusu klavuz Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerleri tarafından da kullanılmıştır (bu malumat için Lydia H. Liu’nun The Clash of Empires: The Invention of China in Modern World Making‘inin 8. sayfasına bakınız). Ancak bu durum, kodun kendisini de, hangi fikriyatla geliştirildiğini de değiştirmez. Zaten asıl düşünülmesi gereken, böyle bir kodu Çinlilerin de rahatlıkla kullanabilecek olmasının sadece şimdiki çığır için değil, başka çığırlar için de ne anlama geldiğini idrak etmeye çalışmaktan oluşur.
Yoksa ABD ordusunda cerrah olarak çalışan Albay Albert J. Myer tarafından tasarlanan ve “hava telgrafı” olarak adlandırılan, bayrak veya ışıkla sinyal vermeye dayalı bir iletişim sisteminin, aslında Myer’in Amerikalı yerlilere karşı düzenlenen seferlerde yerlilerin nasıl haberleştiğini gözlemleyerek oluşturduğu bir sistem olduğunu duyunca şaşırmamız gerekir. Eğer ister yazılı isterse de görsel olsun, işaretlerin dayanaklarının hiç de beklenmedik bir biçimde sözde vahşi Amerikalı yerlilerse, “barbar” ve “vahşi” anlam dönüşümüne uğramak durumundadır. Başka bir ifadeyle, belki Samuel Morse’un (. – – )’sı ile ( – – . . . )’sinin karşı karşıya geldiği ve ikincilerin birinciler tarafından kendilerine (üstelik “vahşi doğadaki görev [errand in the wilderness], “mukadder kader” [manifest destiny] gibi sözde Kitab-ı Mukaddes’e dayalı sözde manevi sloganlar eşliğinde) “yurt” açmak için katliama, hatta soykırıma uğratılarak kalan bir avucunun da rezervasyonlara tıkıştırıldığı bir savaşta, sözde “barbarlar”dan öğrenilen bir işaret dilinin teknolojik bir amaca matuf olarak kullanılmasındaki ironi, gözden kaçırılacak gibi değildir.
Lydia H. Liu, Çincede “yabancı”, “ecnebi”, “Çinli-olmayan” anlamlarına gelen yi kelimesinin ya da 夷 karakterinin nasıl “barbar” anlamı kazandığına değinir. Başka bir ifadeyle, tıpkı Arapların kendilerinden başkalarına Acem, Greklerin kendilerinden başkalarına “barbar” demelerine benzer bir kullanımı haiz yi (夷) karakteri, modern anlamıyla “barbar”a dönüştürülmüştür. Elbette “barbar” kelimesinin Grekçedeki anlamında “vahşi”, “gayri medeni”, “kaba” karşılıklarının bugün anladığımız şekliyle kategorik bir biçime büründürülmüş olmayabileceği, bir küçümseme olarak kullanılsa da sadece Grekçe konuşamayanlar için, yani lisan düzeyinde kullanılmış olabileceği gözönünde tutulduğunda, Çincedeki yi (夷) karakterinde yaşanan böyle bir dönüşümün nedenleri ilgi çekici hale gelir. [Meraklısına iki not. Birincisi, yi (夷) karakterine dair: Ankara Üniversitesi Dil, ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sinoloji Anabilim Dalından Gürhan Kırılen, Göktürklere Kalan Miras‘ın hemen başında, Çinlilerin kendilerini ve başkalarını tanımlamalarına dair kayda değer bir gözlemde bulunur: Yi (夷) karakterinin de aralarında bulunduğu ve Di (狄), Rong (戎), Man (蠻) ve Hu (胡) ile çeşitlendirilebilecek karakterlerin, Julien, Chavannes, Eberhard gibi ondokuzuncu yüzyıl sinologlarından Di Cosmo gibi günümüz sinologlarına kadar Batılı sinologlar tarafından genelde “barbar” olarak çevrilmesine rağmen, bunların aslında hem yön ifade ettiğini ve hem de Çinli olmayanlar dışındaki bazı halkları veya kabileleri işaret etmek için kullanıldığını; bu nedenle Yi (夷) de dahil diğerlerinin “barbar” olarak çevrilemeyeceğini; bunun Avrupa-merkezli düşüncelerden kaynaklanan bir soyutlama olduğunu; Çincedeki ifadelerin ise daha çok “coğrafi yönlerle, siyasi ve kültürel ortaklıklarla bağlantılı” olduğunu belirtir. Bu bağlamda, Kırılen, Yi (夷) karakterinin “barbar” olarak eşitlenmesinin, “gerçekte Batılı sinologların erken dönem misyonerlerden aldığı mirasla” pekiştirilmiş “bir çeviri” olduğunu öne sürer. İkincisi, Acem ve bağlantılı vasıflarla bağlantılı ve belki de bütün bu “yazı” bağlamındaki yazılarımızın çerçevesine de işaret etmek babında bir hususa değin: Bir dönem Anadolu’da kullanılan, bugün kullanılırsa o eski kuşatıcılığı veremeyecek Rumi adlandırması, Arap, Acem ve Rum’la birlikte düşünülmelidir. Kendilerini Rumi diye vasfedenler, kendilerini “öteki” kılarak Arap’tan, Acem’den veya Rum’da ayrıştırmazlar. Belki onların aralarındaki ilişkiyi aşan bir vasfa haiz olduklarını işaret ederler. Örneğin Mevlana’nın Rumi olması, Farsça yazılmış olsa da Mesnevi‘sini diyelim ki Acem’de bir Şehname veya [nedense modern tarihyazımında Bizans diye adlandırılan, hatta olmayan böyle bir imperium için “Bizans Araştırma Merkezleri”nin açılmasına konu olan) Romania’da bir Odysseia okur gibi okunmayacağının bir işaretidir. Rumilik, Mesnevi‘yi şiir metni gibi okunmayacağının göstergesidir. Ama bu ayırma, kendini “öteki” kılmayı değil, Arap’ın, Acem’in veya Rum’un kuşatılarak “öte”sine geçmeyi işaret eder. Bu nedenle Anadolu’da Mesnevi, Farsça yazılmış olmasına rağmen, hala İran’da okunduğu gibi, Firdevsi’nin bir Şehname‘si gibi okunmamıştır. Başka bir Rumi olan Eşrefoğlu Rumi’nin Müzekki’n-Nüfûs‘ta sık sık hatırlattığı gibi, “Türki libas” giydirilerek veya “Türki’ye” döndürülerek okunmuştur ve hala öyle okunur.]
Lydia H. Liu, yi (夷) karakterinin 1858’de uluslararası bir krize yol açtığına değinir. Karakterin, genelde ırkçı bir anlamda olmasa da kendisine “merkez ülke” diyen Çin’in kültürel ve siyasal etki alanı dışında kalan halklar için kullanıldığı iddiasını tekrar hatırlatmak kaydıyla, sözkonusu kriz, Afyon Savaşı’ndan sonra Tianjin’da imzalanan Britanya-Çin Anlaşması sırasında çıkar. Anlaşmanın 51. maddesi yi karakterinin kullanılmasını yasaklar. Bunu temin etmek için de anlaşmanın 50. maddesine, “Majesteleri Kraliçe”nin temsilcileri tarafından Çin yetkililerine gönderilecek bütün resmi yazışmaların artık İngilizce olacağını; bir müddet bunlara Çince bir versiyon eşlik edecekse de, İngilizce ile Çince arasında bir anlam kayması olması durumunda “Majesteleri Kraliçe”nin temsilcilerinin İngilizce metinde ifade edilen anlamı “doğru anlam” olarak kabul edeceğini kayda geçirir. Böylece bir yi (夷) karakteri üzerinden aslında “doğru anlam”ın İngilizce ifade edilebileceği kaidesi ortaya çıkmış olur. İlginç olanı, Çinli yetkililerin de kabul ettiği bu maddelerle aslında “barbar” anlamını en azından doğrudan içermeyen bir 夷 karakterinin önce yi diye Latinize edilmiş bir şekle, sonra da İngilizce “barbarian” anlamına doğru geçirdiği değişimdir. Artık 夷 = yi = barbar’dır ve bu eşitlik diyelim ki 夷 karakterinde mündemiç olan başka anlamların üstüne çıkarak artık baskın hale gelir. Artık 夷 karakterini belirleyen İngilizcedeki “barbarian” anlamı olacaktır. Lydia H. Liu’nun özlü ifadesiyle, bundan böyle bir anlaşmayla imzalanarak teminat altına alınan 夷 = yi = barbar eşitliğini ihlal eden her girişim, anlaşmaya eklenen maddelerin muhtevası gereği, “uluslararası hukukun kendisini ihlal etme riskini alır”.
Aslında artık bu “uğrak”tan sonra Çin daktilosu hayal etmek, fantastik bir arkeoloji gezintisine çıkmak gibi olmalıydı; hatta hem Batılı gözlere ve hem de sanki Çinli fikriyata uygun bir anlatı kuran Byung-Chul Han’ın, Çin’i “çakma” mefhumuyla anlatmaya çalışmasındaki herhangi bir özü, tözü, cevheri, varlığı, logos‘u barındırmayan bir “süreç”i haiz ve dolayısıyla kendiliğinden “dekonstrüktif” olan bir Çin fikriyatı da, sözkonusu fantastik bir arkeoloji gezisinin başka bir yönünü teşkil etmeliydi; Derrida’nın bir yandan Çin’e ulaşan misyonerlerin mektupları veya seyahatnameleri vasıtasıyla Çin’i bildiğini zanneden (diğerleri yanında) Leibniz’in evrensel bir dil inşa etmek için model olarak aldığı Çin ideografisine dayalı bir “yazı tarihi” olarak gramatolojisi de, diğer yandan Freud’un “yazı” konusundaki metinlerinden hareketle entnosentrizm veya logos-merkezcilik karşısına çıkarmaya uğraştığı psişik “süreçler” olarak gramatolojinin “iz”i de, böyle bir arkeoloji gezisinde ne kadar kazılırsa kazılsın ulaşılamayacak bir bulgu olmalıydı. Ama yine de mesele, tam öyle de değildir. Çünkü sözkonusu “uğrak” Çin ile “düzen”i zaten bir araya getirir. Ama tuhaf bir şekilde aynı “uğrak”, Çin’i sanki ideografik bir şeymiş gibi “temsil” etmenin bütün yansımalarını ve dolayısıyla eksikliklerini gösterir.
Yine de şunu da eklemek gerek: 夷 = yi = barbar eşitliğinin ihlal edilmesini “hukuk”u ve “uluslararası hukuk”u ihlal edilmesi ve dolayısıyla savaş açılması gereken bir şey olarak görülmesi, aslında yi karakterinin (yeni) kuşatıcılığını da gösterir. Çinliler en azından İngilizlere bundan böyle “yabancı” veya “ecnebi” anlamında 夷 = yi diyemeyeceklerse, 夷 = yi kelimesi İngilizlerin müdahalesiyle “barbar” anlamı kazanmışsa, 夷 = yi = barbar eşitliği Çinliler = İngilizler eşitliğini de sağlar. Britanyalılara 夷 = yi denmesi yasaklanan Afyon Savaşları’ndaki yenilgiyle çıkan Çinlilerin kendilerine de “barbar” denmeyecektir artık. İşte “uluslararası hukuk” buna inandıran hukuktur ve uluslararası “düzen” de bu inancı sürdürmeye yarayan “düzen”dir.
Çinliler uluslararası bir “düzen” kurabilir mi? Bu soru bir Çin daktilosu hayal etmeye benzer; cevabı da bir Çin daktilosunun arkeolojisini yapmakla eşdeğerdir. Bu da bizi, başladığımız noktaya geri götürür: Pekin olimpiyatları, olimpiyat sahnesini değiştirmemiştir; sadece olimpiyat oyunlarının geçit resmindeki sıralamaya kendi “geleneği”ne uygun bir düzen vermekle yetinmiştir. Bu da bir Çin gramatolojisi düşünmeye başlamaktan önce, zaten Grek olan bir sahneye bir Çin ejderhasının girişi gibidir. Başka anlamları varsa ben bilmiyorum.
