Çin Daktilosu Hayal Etmek

Sahi, alfabesi olmayan uluslar yazılım gerektiren teknolojik ürünleri kendileri yazı sistemlerine nasıl uyarlayabiliyorlar? "Batı-dışı" olmak belki anlaşılabilir; peki, ama"alfabesi olmayan" ne demek? Bu soruya genelde yapıldığı gibi küreselleşme mefhumu ile cevap vermek, teknolojik yazılımların Latin kökenli olmalarına rağmen, kolaycılık olur. Kısa bir araştırma bize onca farklı karaktere rağmen, bir Çin daktilosunun gerçekten olduğunu gösterebilir. Lakin asıl soru bu değildir; alfabesi olanların, "alfabesi olmayan"ları nasıl tahayyül ettiği ve bunun gerçekten ne anlama geldiğidir.
Nisan 14, 2026
image_print

Milattan önceki yıllarda Grekler tarafından Olimpia’da oynandığı varsayılan çeşitli oyunlara dair efsanelere dayanan modern Olimpiyat Oyunları’nın açılışının nasıl yapılacağına dair kurallardan bir tanesi, oyunların uluslararası çapta düzenlenmesini ayarlayan Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından 1921 yılında belirlenir. Komite’nin yayınladığı yönetmenliğe göre, oyunlara katılan her ülke oyuncuların açılış seremonisinde ülkenin adını taşıyan bir tabela ile bu talelaya eşlik eden bir bayrak taşıyarak, sıra ile oyunların düzenleneceği alanda geçit resmi yapacaktır. Yönetmenlikte parantez içindeki bir notta ise ülkelerin alana giriş sıralamasının nasıl yapılacağı belirlenir: “Ülkeler alfabetik sırayla ilerler”.

Bu yönetmenliğe 1949 yılında ufak bir dokunuş yapılır. Muhtemelen örneğin bizim Almanya olarak adlandırdığımız ülkenin, mesela İngilizcede Germany olarak bilinmesi, ama Almancada Deutschland olması nedeniyle yaşanabilecek karışıklığa meydan vermemek için, seremonideki açılış geçidinin ev sahibi ülkenin dilindeki alfabetik sıraya göre yapılması kararlaştırılır. Yani Almanya, Londra’da yapılacak olimpiyatlarda geçit resmideki sıralamada G harfine göre yer alırken, diyelim ki İstanbul’da yapılacak olimpiyatlarda A harfine göre geçit törenine katılır. Böyle bir uygulamanın arkasında ise, ev sahibi ülkenin alfabesinin kullanılmasına imkan tanınarak, baştan belirlenmiş bir sıralamanın oluşturacağı imtiyaza son verilmesi fikri yatar. Böylece yönetmenliğin, göreceli bir uygulamaya geçilerek, tek bir ulusun kullandığı alfabeye göre değil, evrensel bir mantığa göre düzenlendiği iddia edilir.

Ancak bu kurala dair ilk “pürüz”, Grek alfabesi, Arap alfabesi veya kril alfabesi kullanan ülkelerde de çıkabilecekken, nedense, 1964’teki Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda ortaya çıkar. Elbette Tokyo’dan önce Münih veya Moskova da olimpiyatlara ev sahipliği yapmıştır. 1972’deki Münih olimpiyat oyunlarında, oyunların efsanevi başlatıcısı olarak, her olimpiyat oyunundaki geçit resminde ilk sırada olması kararlaştırılan Yunanistan’dan sonra, ikinci sırada Mısır, onun arkasında ise Etiyopya yer almıştır. Yine de Almancanın kullandığı Latin alfabesi versiyonuna aşina olanlar için bunun mantığını kavramak, ortaya çıkan “pürüz”ü görünmez kılacaktır: Almancada Mısır, Ägypten; Etiyopya da, Äthiopien olarak anılır. Dolayısıyla bu uygulama, elbette Japon veya Çin dünyası için çok anlaşılabilir olmayabilir, lakin çok da “pürüz” olarak görülmez. Aynı şekilde, 1980’deki Moskova oyunlarındaki sıralamada Yunanistan’dan sonra, Avusturya, akabinde de Afganistan yer alır. Ne var ki bu da, kril alfabesinin üçüncü harfi olan ve Latin alfabesine göre düşünüldüğünde “v” olarak telaffuz edilen “в”nin 22. harf olan ve yine Latin alfabesine göre “f” olarak telaffuz edilen “ф”den önce gelmesini bilenler, yani bir alfabeyi okuyabilenler için kolayca anlaşılabilecek bir husus olarak görülür ve yine “pürüz” görünmez kılınır.

Oysa Japon yazısına göre sıralamanın nasıl olacağı bir alfabe fikrine aşina olanlar için kolayca anlaşılabilecek bir durum değildir. Çünkü Japon yazı dili, Çin yazı dilinin bir versiyonu olarak, farklı bir karakter taşıdığından geçit resminin ilk kez “Batı-dışı” ve hatta “alfabesi olmayan” bir yazı biçimiyle düzenlenmesi olasılığı belirir. Japonlar böyle bir “pürüz”ü, geçit resmindeki sıralamayı, Japonca yerine İngilizce belirleyerek aşarlar. Yani sıralama İngilizcedeki ülke adlarına göre düzenlenir. Ne var ki burada “Batı-dışı” ve hatta “alfabesi olmayan” ifadeleri önemlidir ve bir alfabe sorununu gündeme taşır.

Elbette 1988’deki Seul olimpiyatlarında bir karışıklık görülür: Yunanistan’ı Gana ve Gabon izler. Lakin muhtemelen Çin’in oyunlara yaptığı yatırımın boyutları nedeniyle “alfabe sorunu” ilk kez 2008 Pekin oyunlarında kamuoyunun dikkatine sunulur. Yani, başta seremoniyi yayınlayan yayın kuruluşları olmak üzere, matbuat ilk kez Pekin oyunlarında “Batı-dışı” ve “alfabesi olmayan” ifadelerinin ne anlama geldiği üzerinde fikir yürütmeye başlar. Böylece Pekin olimpiyatları, olimpiyat tarihinde, yazısında “alfabesi olmayan” bir ülkede düzenlenen ilk olimpiyatlar, yani geçit resminin ülkelerin alfabetik sıralamaya göre geçit yapmadıkları ilk olimpiyatlar olarak anılır.

Elbette bu sunumda önceki olimpiyatlarda yaşanan sıralama biçiminin en azından Batılı gözler için anlaşılabilir bir düzeni haiz olurken, Pekin’deki sıralamada uygulanan sistemin tamamıyla kendine özgü olmasının da payı vardır. Türkiye üzerinden örneklendirmek gerekirse, ülkemiz Pekin olimpiyatlarının geçit resminde (olimpiyatların efsanevi düzenleyicisi ve dolayısıyla sözde asli sahibi olarak ilk sırada giren) Yunanistan, ikinci sırada giren Gine ve üçüncü sırada giren Gine-Bissau’dan sonra dördüncü sırada girer. Türkiye’yi Türkmenistan ve Yemen takip eder. Sonra sıralama, Maldivler, Malta, Madagaskar ve sair diye devam eder. Meseleyi daha aşikar hale getirmek için belirtmek gerekirse, diyelim ki 19. sıradaki Jamaika’yı, 20. sıradaki Belçika; 90. sıradaki Andorra’yı 91. sıradaki Tonga takip eder. Yani, diyelim ki ilk yedi sıralamaya bakıldığında, alfabetik bir düzene göre sıralama G, T, Y, M diye devam eder. Peki ama niye böyle bir sıralama teşkil olunmuştur?

Çin olimpiyat düzenleme komitesi, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin de onayıyla, ülkelerin adlarının Çin karakterleriyle yazımında Çin’de asırlardır bilinen bir uygulamaya kullanmaya karar verir. Buna göre, ülkeler, onların Çince adlarının Çinli karakterlerle yazımında uyumlanan kalem veya fırça darbelerinin sayısına göre sıralanır. Örneğin Türkiye’nin Çin karakterleriyle yazımı, 土耳其 (Tu’erqi) şeklindedir: Buna göre ilk karakteri oluşturan ve “tu” sesi veren 土 yazısı için üç kalem veya fırça darbesi gerekmektedir. Dolayısıyla Türkiye, Gine için Çincede kullanılan ve iki fırça darbesi gerektiren 几内亚 (Jineiya) yazımının başındaki “ji” sesi veren 几 yazısından daha fazla fırça veya kalem darbesine ihtiyaç duyar. Bu nedenle Türkiye, sıralamada Gine’den sonra yer alır. Yine de bu sıralama ölçütü de yeterli değildir. Çünkü Yemen için Çincede kullanılan 也门 (Yemen) yazımında da üç darbe vardır. Öyleyse sıralamayı nasıl düzenlemek gerekecektir?

Yine Çin’de geleneksel olarak kullanıldığı öne sürülen bir ilkeye göre, Çinli bir karakter oluşturmak için gereken fırça veya kalem darbesinin, toplamda sekiz olması sıralama yapmak için ikinci bir ölçüt olarak alınır. Toplamda sekiz olan darbe sayısı, kendi aralarında nokta, yatay, dikey, sola doğru düşen köşegenel, sağa doğru düşen köşegenel, yükselen, aşağı veya sağa doğru bükülen ve kançalı biçimindedir. Dolayısıyla ülkelerin Çincedeki adlarının yazımı bu ilke çerçevesindeki özelliklerine de bakılarak bir sıraya dizilir. Bu anlamda Türkiye’nin Çincedeki adındaki “tu” (土) bölümünün yatay, dikey ve yatay darbelerden oluştuğundan, bunların sıralamadaki yerleri dikkate alındığında 2-3-2’li bir hiyerarşiden söz edilirken, Yemen’in “ye”si (也) ise aşağı doğru bükülen, dikey ve aşağı doğru bükülen darbelerden oluşmasına bakılarak, ilkeyedeki sıralamaya göre ise 7-3-7’li bir hiyerarşiye denk düşer. Bu anlamda Türkiye adı, Yemen adından önce geldiği için geçit resminde Türkiye, Yemen’den önce yer alır.

Şu da belirtilmelidir ki Çin olimpiyat komitesinin böyle bir sıralama için geleneksel olduğu iddia edilen bir sisteme başvurmak yerine, örneğin Çincedeki idiogramları veya karakterleri, Latin alfabesine göre düzenleyen pinyin sistemi benimsenmiş olsaydı, sıralama tamamıyla farklı bir düzenleme içerecekti. Elbette pinyin sisteminden başka çeşitli alternatifler olduğunu da hatırlamak gerek; lakin pinyin sistemine göre yapılan bir düzenlemede, Yunanistan’dan sonra Aìěrlán olarak yazılan İrlanda, 159. sırada olmak yerine ikinci sırada yer alacak; İrlanda’yı 146. ve 147. sırada yer alan Aījí olarak yazılan Mısır ile Aīsāiébǐyà olarak yazılan Etiyopya izleyecekti. Lakin Çin komünist devriminden neredeyse bir onyıl sonra Çinli dilbilimciler tarafından geliştirilen; genelde “karakter” olarak adlandırılan, ancak kimi zaman ideografik olduğundan da bahsedilen Çin yazısına paralel bir kullanım alanı bulunan; “Çin alfabesi” olarak değil, Çincenin Latin alfabesiyle uyumlu kullanılması olarak görülen; Çin’de modernleşmeyle birlikte başlayan fonetik bir alfabe geliştirmenin tarihiyle de bağlantılı olarak ortaya çıkışı ayrıca ele alınması gereken pinyin sistemi, zaten Latin alfabesine göre bir düzenleme içerdiğinden, mantık yine alfabe mantığına dönmüş olacak; Çin’in “Batı-dışı” ve “alfabesi olmayan” özelliği dikkatleri çekmeyebilecekti.

Bu açıdan Çinlilerin kendi yazı karakterlerini geleneksel olduğunu söyledikleri kalem veya fırça darbelerine göre düzenlemeleri, (aksini düşünenler, Çin’in kendisini dünya kamoyuna yabancılaştırdığını öne sürenler olacaktır; ancak) ülkenin dünya üzerinde milyonlarca seyircisi bulunan bir olimpiyat oyunlarının açılışında sergiledikleri ince ve kurnazca bir hareket olarak görülmelidir. Bu açıdan belirtilmesi gereken şey, ister Latin, ister Arap, ister kril, isterse de benzeri başka türlü bir alfabeyi kullananlara -ama artık kullanımı olmasa da, ayrıca döneceğiniz üzere, hiyeroglif yazısını kullananlara değil- hayal edilmesi güç olan bir Çin daktilosunun nasıl olduğu sorusu bir yana, Mors alfabesinden Turing makinalarının uzantısı olan her türlü yazılıma, bu arada bilgisayar kodlarından optik okuyuculara kadar Latin alfabesine ayarlı bir teknoloji alanında Çinlilerin neyi nasıl yaptıklarını merak etttirecek bir şekilde, olimpiyatlarda Çin kendisini “alfabesi olmayan” bir ülke olarak sergilemeyi tercih etti. Bu kısa mesajlaşmalarda Çinlilerin, Korelilerin, Japonların veya değişik karakterleri haiz (tagalog yazısı kullanan Filipinliler gibi) dillerini kullananların bu mesajları nasıl gönderebildiklerini merak etmeye benzemiyor.

Sahi, alfabesi olmayan uluslar yazılım gerektiren teknolojik ürünleri kendileri yazı sistemlerine nasıl uyarlayabiliyorlar? “Batı-dışı” olmak belki anlaşılabilir; peki, ama”alfabesi olmayan” ne demek?

Bu soruya genelde yapıldığı gibi küreselleşme mefhumu ile cevap vermek, teknolojik yazılımların Latin kökenli olmalarına rağmen, kolaycılık olur. Kısa bir araştırma bize onca farklı karaktere rağmen, bir Çin daktilosunun gerçekten olduğunu gösterebilir. Lakin asıl soru bu değildir; alfabesi olanların, “alfabesi olmayan”ları nasıl tahayyül ettiği ve bunun gerçekten ne anlama geldiğidir. Bu anlamda Çin’in enformatik gelişmelere Çin karakterlerini arkada bırakarak uyum sağlamaya başladıklarını iddia etmek de, başka bir kolaycılıktır. Belli ki Çinliler, kendilerini bu tür teknolojilere kolayca uyarlayabiliyorlar. Üstelik, bu tür bir kolaycılık, Çin karakterleri sözkonusu olduğunda yeni değildir ve mesela Leibniz’in Çin hakkındaki düşüncelerine kadar geri götürülebilir.

Dolayısıyla, Çinlilerin veya “alfabesi olmayan” başkalarının tekno-lingüistik beceriler sergilemelerini, küreselleşmenin tetiklediği, herhangi bir dilden bağımsız yeni ve “evrensel” bir sistemin gelişmeye başlaması olarak görmek, Heidegger’in dilde bir türlü yakalayamadığı Varlık’ı ancak üstü çizli bir şekilde yazmasına, Varlık’ı mevcudiyetin ötesinde göstermek için Varlık olarak yazmasına; Derrida’nın yazı’da var olan aralıkları veya boşlukları gramatolojinin bir parçası kılmaya çalışmasına benzer şekilde, Çin karakterleriyle birlikte aslında alfabeli olsun olmasın bütün yazı sistemlerini silmeye benzer. Çin daktilosunun tarihine dair yazılanlardan, örneğin Remington ve Olivetti markalarının Çin pazarına girememelerinin Çin daktilosu hayal etmenin güçlüklerinden kaynaklandığını; bunun da Çinlilerin tekno-lingüistik becerilerini saklamaya yaradığını rahatlıkla görebiliriz.

Bir “alfabe evrenselciliği” hiçbir zaman olmadı; olmuş gibi davranmak, “alfabe”yi evrenselleştirilmiş zannetmeye eşdeğer olarak görülmeli. Özellikle adına “iletişim” denilmeye başlanan enformasyon teknolojilerinde bir Çin daktilosu hayal etmenin ve hatta uygulamanın zor değil imkansız görünmesi, ünlü daktilo firmaları tarafından tasarlanan birtakım denemelerin de Çinlileri tarafından kullanışlı bulunmaması ve Çinlilerin onları kullanamamaları, sadece “çünkü Çinlilerde alfabe yok” demekle çözümlenebilecek bir mesele değil.

Çünkü bu pandemik olarak olmasa da kodlama olarak Çin’de “virüs” de olmadığı; bilgisayarları felç eden veya bilgisayarları hırsızlıkta kullanmak için bir vasıta olarak kodlanan bütün “virüs”lerin de “alfabe” kaynaklı olduğunu iddia etmekle eşdeğer ve dolayısıyla, corona virüsünün Çin kaynaklı olarak bütün dünyaya yayılmasına bakılarak, örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın bu virüsü “Çin virüsü” olarak adlandırmasındaki saçmalığı gösterir. Çin’de “alfabe” yoksa, teknolingüistik olarak kullanılan yazılım dilleri de “alfabe” kaynaklıysa, “Çin virüsü“ olamaz. Ama biliyoruz ki bu mümkün. Yazı sistemlerini bugün genel olarak uygulandığı anlamıyla alfabetik, ideografik ve piktografik olarak üçe ayırarak sistemleştirmek de bir “alfabe” mantığıdır.

En azından bu yazı bağlamında konuyu bağlamak için Çinlilerin Pekin olimpiyat oyunlarının açılış sıralamasını kendi karakterlerini sözde geleneksel bir uygulamaya dayandırarak düzenlemelerini yakın zamanlarda Çin’i ziyaret eden Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in Şubat 2026’da Çin’e yaptığı ziyaret sırasında kendisi için sergilenen bir gösteri sırasındaki bakışlarıyla kıyaslamak uygun olabilir. Çinliler olimpiyat oyunlarında dünyaya mesajlarını verdiler: Bizde alfabe yok, biz yazımızı fırça veya kalem darbeleriyle teşkil olunan karatkerlerle yazarız. Bu elbette “alfabe”liler için bir şaşkınlık ve hatta Aydınlanma dönemindeki misyoner raporlarında veya seyyahların seyahatnamelerinde çokça örneğine rastlanabilen yeni bir egzotikleştirme gririşimine aracılık kaynağı olabilir.

Ne var ki Çin seyahati sırasında kendisine sergilenen gösteride “insanımsı” bir şekilde tasarlanmış “robot”ların bir gösteri sergilemeleri sırasında Mert’in yüzünde Çin Seddi’ni veya Yasak Şehri gezen bir Batılı turistin yüzündeki ifadelerden fazlası vardı. Biraz salim bir kafayla düşünüldüğünde, eline imkan verildiğinde gökyüzüne dronlarla Türk bayrağı çizebilecek bir lise öğrencisinin gösterisine benzetilebilecek “robot” gösterisi, Merz’in yüzünde tebessüm, merak ve ilgi yanında hayret ve şaşkınlığı gösterir işaretler belirmesine yol açar. Pekin olimpiyat oyunlarının açılışındaki geçit resminin “alfabesi olmayan” birileri tarafından düzenlenmesinin, hatta bir Çin daktilosu hayal edebilmenin sözde zorluklarının arkasında da benzer temaları bulmak mümkün.

Buna genel olarak Çin’i “alfabe”li tahayyül edememenin, hatta Çin’i hala insan hakları, demokrasi, uluslararası bir düzen için gerekli kurallar ve benzeri manzumelerle hayal etmeye çalışmanın zorlukları denebilir.

 

Foto: 1927’de yayınlanan Life dergisinde “Çince daktilo” karikatürü.

Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan: Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Yüksek lisans ve Doktorasını tamamladı. Modernlik ve postmodernlik ekseninde teolojinin aldığı biçimler üzerine çeşitli derlemeler hazırladı. halen batı da vatan fikrinin gelişimi ile doğu’da hakimiyet telakkilerinin teşekkülü üzerinde çalışıyor.
Bazı eserleri: Modernlik (2004), İslamcı ve Puriten (2012), Kuruluş sarmalından kurtulmak; Osmanlı ve hakimiyet telakkileri(2019), Göbeğini kaşıyan adamın psikanalizi (2019)adlı çalışmaları var.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA