Noam Chomsky, Richard Falk ve Edward Said sırasıyla 1928, 1930 ve 1935 yıllarında doğdular. Her biri kendine özgü biçimde farklı bir akademik alanda belirleyici konuma sahip olurken aynı zamanda dünya çapında etkili siyasi eleştirmenlere dönüştü. İster Vietnam Savaşı’na karşı çıkarak ister nükleer silahların yayılmasının tehlikelerine dikkat çekerek, ister Batı’nın Arap dünyasına ilişkin anlayışına meydan okuyarak olsun, her biri akademide ve akademinin ötesinde önemli bir miras bıraktı.
Aşağıda kariyerlerine ilişkin sunacağım kısa özetler, akademik çalışmalarının ve siyasi faaliyetlerinin kapsamını tam anlamıyla yansıtamaz. Buradaki amacım yazdıkları ve başardıkları her şeyi gözden geçirmek değil; kariyerlerinin bugün nelerin eksikliğini hissettiğimiz konusunda bize ne söylediğini sorgulamak.
Bir ülkenin üniversiteleri, o ülkede hâkim siyasi varsayımlara meydan okuyan entelektüelleri artık yetiştirmez, hoş görmez veya onlara kamusal bir platform sunmazsa ne olur? Bugünün Chomsky’leri, Said’leri ve Falk’ları nerede? Entelektüel otoriteyi, siyasi bağımsızlığı ve geniş kamuoyuna ulaşma becerisini bugün kim aynı biçimde bir araya getiriyor?
Bu üç ismin her biri akademik başarıyı sınıfın çok ötesine uzanan bir etkiyle birleştirdi. Örneğin Chomsky, Amerikan dış politikasının önde gelen eleştirmenlerinden biri hâline gelen dünyaca ünlü bir dilbilimciydi. MIT’deki asıl akademik görevi siyaset bilimi değil, dilbilim alanındaydı. “Entelektüeller ve Toplumsal Değişim” dâhil olmak üzere toplumsal ve siyasi konularda dersler verse de hiçbir zaman MIT Siyaset Bilimi Bölümünün üyesi olmadı.
Edward Said de iki farklı dünyada benzer bir konumdaydı. Columbia Üniversitesi’nde kırk yılı aşkın bir süre İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat dersleri verdi. Bununla birlikte, Filistin, Orta Doğu siyaseti, sömürgecilik ve Batı’nın Arap dünyasını temsil etme biçimleri hakkındaki tartışmalarda da önemli bir aktördü. Siyasi olarak, 1977’den 1991’e kadar, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile bağlantılı sürgündeki Filistin parlamentosu olan Filistin Ulusal Konseyi’nde bağımsız üye olarak görev yaptı.
Akademik açıdan Said’in en tanınmış kitabı Oryantalizm, akademisyenlerin ve yorumcuların Batı bilgisi ile emperyal güç arasındaki ilişkiyi kavrayış biçimini değiştirdi. Yine de Said, akademik dersleriyle Orta Doğu üzerine kaleme aldığı kapsamlı yazılar arasındaki ayrımı kendisi de kabul ediyordu. Oryantalizm’in 25. yıl dönümü baskısının önsözünde “Orta Doğu hakkında hiçbir zaman ders vermedim” diye yazmıştı. Karşılaştırmalı edebiyat eğitimi alan Said, kitabın yakıcı siyasi içeriklerine rağmen esasen Orta Doğu siyasetiyle değil, kültür, fikirler, tarih ve iktidarla ilgili olduğunu açıklamıştı.
Richard Falk ise biraz farklı bir yol izledi. Uluslararası hukuk uzmanı olan Falk, Uluslararası Adalet Divanı huzuruna çıktı, işgal altındaki Filistin topraklarında insan haklarının durumuyla ilgili Birleşmiş Milletler Özel Raportörü olarak görev yaptı ve Amerikan dış politikasını düzenli olarak eleştirdi. Yale Hukuk Fakültesinde eğitim görmüş ve Harvard’da doktorasını tamamlamış olmasına rağmen, akademik kariyerinin büyük bölümünü Princeton’da lisans öğrencilerine ders vererek geçirmeden önce Ohio State Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ders verdi.
Chomsky, Said ve Falk’ın önemi, yalnızca siyasi görüşlerini kamuoyu önünde dile getiren profesörler olmalarından kaynaklanmıyordu. Yerleşik siyasi düşünceye meydan okuyabilecek entelektüel otoriteye sahiptiler ve görüşlerini akademinin çok ötesindeki kitlelere ulaştırdılar. (Özellikle Chomsky, geniş kamuoyu tarafından derin bilgi birikimine dayanan, çığır açıcı dilbilim kuramlarından ziyade siyasi tutumlarıyla tanınır.)
Chomsky, Said ve Falk gibi entelektüellerin geniş kitlelere ulaşmasını ve hâkim siyasi varsayımlara meydan okumasını mümkün kılan koşullara ne oldu?
Sorun, Chomsky’nin MIT’de siyaset bilimi, Said’in Columbia Üniversitesi Uluslararası ve Kamu İşleri Okulunda Orta Doğu çalışmaları dersleri vermesi ya da Falk’ın Harvard veya Yale Hukuk Fakültesinde özel fonla desteklenen bir akademik kürsüde bulunması gerektiği değildir. Asıl sorun, üniversitelerin ve toplumun siyaset ve iktidara ilişkin hâkim düşünme biçimlerine meydan okuyan entelektüellere hâlâ yer açıp açmadığıdır.
Ve bu, Henry Kissinger gibi kişiler için bir sorundur.
Henry Kissinger, hükümette görev almadan önce Harvard’da ders verdi; Richard Nixon’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanı olarak çalıştı. Çin’e açılım ve Orta Doğu’daki mekik diplomasisi sayesinde Amerikan dış politika tarihinin en etkili isimlerinden biri, aynı zamanda medyanın gözdesi oldu. Kissinger’ın kariyeri, akademik uzmanlıktan siyasi güce ve halkın hayranlığına uzanan bir yolu gösterir. Chomsky, Said ve Falk ise başka bir yol izlediler: Zekâlarını iktidar sahiplerine ve onların dünyayı tanımlamak için kullandıkları anlatılara meydan okumak için kullandılar. Kissinger ise gücün ve şöhretin keyfini çıkardı.
Her iki yol da entelektüel bağımsızlıkla doğası gereği bağdaşmaz değildir. Asıl ilginç soru, bir toplumun yerleşik iktidara meydan okuyan fikirlerin hem iktidarı elinde tutanlara hem de daha geniş kitlelere ulaşmasına fırsat tanıyıp tanımadığıdır.
Meydan okuyanlara ne kadar yer var? David Halberstam’ın klasiği The Best and the Brightest’tan çıkarılacak en önemli derslerden biri, Lyndon Johnson yönetiminde Vietnam politikası konusunda muhalefetin ne kadar az olduğuydu. Halberstam, yüksek eğitimli ve nüfuzlu politika yapıcıların, kabul görmüş varsayımlara meydan okumayı reddettikleri için ABD’yi nasıl bir felakete sürükleyebileceklerini gösterdi.
Zaman değişti. Chomsky, Said ve Falk, mezunların ve bir ölçüde kendi üniversitelerinin baskısıyla karşılaştılar. Ama ders vermeye devam ettiler. MIT dilbilimcisi Michel DeGraff’ın durumu, bugün nerede olduğumuzu gösteriyor. MIT, 2024 yılında DeGraff’ın İsrail ve Filistin’in de yer aldığı, dil, sömürgesizleştirme ve özgürleşme mücadeleleri üzerine önerdiği dersi reddetti. Üniversite, dersin müfredata uygunluğu ve DeGraff’ın uzmanlığı konusunda kaygılar bulunduğunu belirtti; DeGraff ise kararın Filistin yanlısı savunuculuğu nedeniyle siyasi saiklerle alındığını öne sürdü.
Anlaşmazlık büyüdü. New York Times dâhil çeşitli kaynaklar, MIT’nin DeGraff’ın bazı iletişimlerini uygunsuz davranış saydığını, yıllık maaş artışını vermediğini ve 28 yıldır görev yaptığı, kadrolu profesör olduğu dilbilim biriminden onu çıkardığını bildirdi. DeGraff, bu uygulamaların siyasi görüşlerini ifade etmesine karşı bir misilleme olduğunu savunuyor; MIT ise onun anlatımına itiraz ediyor.
Öğrenciler de değişti. Fransa’daki Mayıs 1968 protestoları kısmen Vietnam Savaşı ve Charles de Gaulle’ün dış politikasıyla ilgiliydi. Bugün Fransız öğrenciler, haklı olarak okullarındaki çok temel koşulları protesto ediyorlar, ama bunun ötesine geçmiyorlar. Peki ABD’de İran’la savaşa karşı kitlesel protesto hareketi nerede? 1967’de Pentagon’u havaya kaldırma girişimi artık neredeyse çok eski bir tarihin parçası gibi görünüyor.
Chomsky, Said ve Falk’ın halefleri nerede? Belki de varlar ama daha az görünürler; farklı disiplinlere ve medya organlarına dağılmış durumdalar. Ya da belki bu tür isimlerin ortaya çıkmasına imkân veren koşullar değişti. Norman Finkelstein gibi akademisyenlerin deneyimlerinin de gösterdiği üzere, DeGraff vakası tekil bir olay değil.
Chomsky ve Said gibi ilerici kamu entelektüellerinin ortadan kaybolması önemlidir. Neyse ki Falk, zaman zaman CounterPunch’ta ve başka mecralarda hâlâ sesini duyuruyor ve takdir görüyor. İşleyen bir toplumun, iktidara ve iktidar sahiplerine meydan okuyan; geniş kitlelere ulaşabilecek otoriteye, bağımsızlığa ve kamuoyu nezdinde güvenilirliğe sahip entelektüellere ihtiyacı vardır.
*Daniel Warner, An Ethic of Responsibility in International Relations kitabının yazarıdır (Lynne Rienner). Cenevre’de yaşamaktadır.
