13 yaşındayken, sadece kız öğrencilerin gittiği okulumdaki kızların çoğu, bir fen sınavındaki şu soruyu yapamamıştı: ergenlik çağındaki erkeklerin demir seviyeleri neden kızlardan daha yüksektir?
Öğrenciler soruya farklı yaklaşımlar sergiledi. Belki de erkekler daha fazla kırmızı et tüketiyordur? Ya da risk alma eğilimleri, onlara bir şekilde fazladan bir koruma kalkanı sağlıyordur?
Cevap o kadar açık ki bana bağırdığınızı hissediyorum: erkekler adet görmez. Sadece kızların gittiği okulumuz, bize insanın ana varsayılan halinin kadın olduğu hissini aşılamıştı. Elbette bu kısa huzur dönemi uzun sürmedi; çok geçmeden Simone de Beauvoir tarafından geliştirilen, erkeğin ana varsayılan ve kadının “Öteki” olduğu kavramını özümsedik.
Yine de, tamamı kadınlardan oluşan bir ortamın o yoğunluğu aradan geçen on yıllar boyunca zihnimde yer etti bu nedenle Helen Andrews’un yakın zamanda büyük ses getiren “The Great Feminization” (Büyük Feminizasyon)* başlıklı makalesini hem ilgiyle hem de şüpheci bir tavırla okudum. Andrews, blog yazarı J. Stone’dan hareketle, bugün toplumun karşı karşıya olduğu birçok sorunun özellikle de wokeness’ın/kışkırtılmışlığın aslında toplumun kadınsılaşmasından kaynaklandığını savunuyor. Andrews, Stone’un ifadelerinden yola çıkarak; “Tüm iptal/devre dışı bırakma eylemleri dişildir. Devre dışı bırakma kültürü, bir kurumda veya alanda yeterli sayıda kadın bulunduğunda kadınların yaptığı tek şeydir.”
Andrews’in argümanı, kadınların bireyleri dışlamak veya herkesin önünde utandırmak için dışlama ve dedikodu yöntemlerine başvurma olasılığının daha yüksek olduğu ve bunların da sol görüşlü devre dışı bırakma kültürünün özellikleri olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Kadınların sayısının arttığı sektörlerde, işyerinde ve kamusal yaşamda bu zehirli normları dayatmaya başladığını ve bunu “sosyal mühendislik” olarak tanımladığı geniş çaplı bir deney şeklinde gerçekleştirdiklerini ileri sürüyor.
Andrews’ın iddialarında bir miktar doğruluk payı var. Birçok kadın gibi ben de bir grupta birini dışlamanın verdiği heyecanı hissettim ve aynı şekilde dışlanmanın acısını da yaşadım. (İşyerinde işlevsiz bir ekibe katılmış olan herkes bilir ki hiçbir şey bir grubu ortak bir düşman kadar birleştiremez; bu düşman ister zor bir patron isterse bedava kahveyi ortadan kaldıran bir kişi olsun.)
Önde gelen sol kanat devre dışı bırakmalarının benzer dinamikleri izlediği doğrudur. 2020’de Matt Yglesias, diğer şeylerin yanı sıra, ifade özgürlüğünü destekleyen Harper’s Letter’ı imzaladığı için bir çalışma arkadaşının kendisini “daha az güvende” hissetmesine neden olmakla suçlamasının ardından Vox’tan ayrılarak Substack’e geçti. 2023’te Carole Hooven, cinsiyetin biyolojik ve ikili olduğunu söylediği için Harvard’dan istifa etmek zorunda kaldı. Foundation for Individual Rights and Expression’ın (FIRE) yaptığı bir araştırmaya göre, akademisyenlerin yarısından fazlası, söylediklerinin aleyhlerinde kullanılmasından dolayı işlerini veya itibarlarını kaybetmekten endişe ediyor.
Dahası, 2010’lar ve 2020’lerin başlarındaki sol kanat iptal/devre dışı bırakma kültürü dalgası, kabaca, hem eğitimde hem de işgücünde kadın katılımının artmasıyla aynı döneme denk geldi. 1979’dan bu yana kız öğrencilerin sayısı erkek öğrencilerin sayısını geçmiş olsa da, hukuk ve tıp gibi geleneksel olarak erkeklerin ağırlıkta olduğu alanlarda kadınlar ancak sırasıyla 2016 ve 2017 yıllarında çoğunluğu oluşturur hale geldi. Andrews’ın belirttiği gibi, New York Times çalışanlarının artık yüzde 55’i kadın. Bu durum genel olarak wokeness/kışkırtılmışlık ve iptal/devre dışı bırakma kültürünün yükselişi ile aynı döneme denk geliyor.
Fakat yüzeyin altını kazıdığınızda, Büyük Feminizasyon hipotezi çökmeye başlıyor.
İlk olarak, Büyük Feminizasyon hipotezi, erkeklerin rasyonel, kadınların ise duygusal olduğu yönündeki geniş kapsamlı varsayıma dayanıyor. Elbette, erkeklerle en çok özdeşleştirilen duygu olan öfke bu analizin dışında tutuluyor oysa öfkenin pek çok başkanın davranışlarının büyük kısmına yön verdiği düşünüldüğünde bu durum tuhaf. Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut dış politikasının büyük bir kısmı, erkeklerin üstün oldukları söylenen rasyonel hesaplamalardan ziyade Trump’a yönelik algılanan hakaretler tarafından yönlendiriliyor gibi görünüyor.
Bu arada tarihin en beyhude savaşları, kadınların benzersiz biçimde duygular tarafından yönlendirildiği düşüncesini çürütüyor. Bir milyonun üzerinde askerin yaralandığı veya öldürüldüğü ve bunun karşılığında yalnızca altı millik bir toprak kazanımının elde edildiği Somme Meydan Muharebesi (I. Dünya Savaşı sırasında 1 Temmuz-18 Kasım 1916 tarihleri arasında Fransa’nın Somme Nehri yakınlarında gerçekleşen, insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı muharebelerinden biri), erkeklerin rasyonel düşünme kapasitesi için pek de parlak bir referans sayılmaz. Ve Charlie Kirk’ün öldürülmesinin ardından sağdan gelen son devre dışı bırakma/iptal etme dalgası-bunun büyük bölümü muhafazakâr erkekler tarafından yönlendirildi-Andrews’ın ifade ettiği gibi “erkeklerin kadınlara kıyasla bölümlere ayırma konusunda daha iyi oldukları” ve böylece siyasetin gündelik yaşamı etkilemesini engelledikleri iddiasına şüpheyle yaklaşmamıza neden olmalıdır.
Sonra Andrews’ın kadınların çatışma stratejilerine ilişkin hatalı nitelendirmesi var. Yakın zamanda attığı bir tweette şöyle yazıyor: “Çatışma sona erdiğinde, [erkekler] diğer adamın elini sıkar ve sonucu zarafetle kabul ederler. Kadınlarda bu yok. Eğer onun düşmanıysan, alt insan bir çöpsün. Mücadeleyi yöneten hiçbir kural yoktur; sona erdiğinde el sıkışmak yoktur. Mücadele asla sona ermez.” Ancak bu iddia, yakından incelendiğinde geçerliliğini yitiriyor. Kadınların sürece dâhil olduğu barış anlaşmalarının en az iki yıl sürme olasılığı %20, 15 yıl sürme olasılığı ise %35 daha fazladır. [1] (Andrews burada da kendiyle çelişiyor gibi görünüyor; bir an kadınların “akılcılıktan ziyade empatiye öncelik verdiğini” iddia ederken, sonrasında kadınların hiç empatiye sahip olmadığı izlenimini veriyor.)
Peki, kadınsılaşmanın wokeness’ın/kışkırtılmışlığın başlıca suçlusu olduğu iddiasına ne demeli? Zamanlama şüpheli. Geleneksel olarak erkeklerin hâkim olduğu meslekler için eğitim gören ve bu mesleklere giren kadınların sayısı onlarca yıldır artıyor; ancak Andrews’ın kaygı duyduğu türden wokeness/kışkırtılmışlık oldukça yakın zamanda ortaya çıkan bir olgu. (Yglesias “Büyük Uyanış”ı/“Great Awokening” yaklaşık 2014’e tarihlendiriyor.) Andrews bunun nedenini, kuruluşların kadınların çoğunlukta olduğu (veya bu yönde ilerlediği) bir noktaya ulaştıklarında bir kırılma noktası yaşamalarıyla açıklasa da, bu tatmin edici bir cevap değildir. Giderek daha fazla kadın çalışan olmasına rağmen, yöneticilerin ve CEO’ların çoğu hâlâ erkektir. Andrews’ın da belirttiği gibi, bugün hâkimlerin yalnızca %33’ü kadın ancak bu durum onun tezini hukuk mesleğine uygulamasını engellemiyor.
Peki, kışkırtılmışlığı başka hangi faktörler açıklayabilir? Zamanlama, akıllı telefonların ve sosyal medyanın yükselişiyle daha düzgün bir biçimde örtüşüyor. Jonathan Haidt’ın ileri sürdüğü gibi, bu yeni araçlar ergenler arasında bir kaygı ve depresyon dalgasını ve bunun yanı sıra algılanan tehditlerden kaynaklanan daha geniş bir “güvenlik” kaygısını tetikledi. Sosyal medya, yalnızca kışkırtılmışlık gibi yeni fikirleri yaygınlaştırmak için değil, aynı zamanda kişinin oturduğu yerden bu fikirlere inanmayanlara karşı yaptırımlar uygulaması için de mükemmel araçlar sundu.
Sol kanat iptal/devre dışı bırakma kültürünün muhtemelen 2020’deki COVID pandemisi sırasında, herkesin korktuğu, kafasının karışık olduğu ve izole edildiği dönemde zirveye ulaşmış olması düşünüldüğünde bu izah anlamlıdır. Kışkırtılmışlık yalnızca tipik olarak kadınlara özgü bir davranışın ifadesi olsaydı, pandeminin etkisi çok daha sınırlı olurdu-hatta kadınlar işgücüne daha fazla girdikçe kışkırtılmışlığın gücü her yıl artmaya devam ederdi; oysa görünen bunun tam tersidir.
Gerçek şu ki, pek çok açıdan feminizasyon yeterince ileri gitmemiştir ve bu da Andrews’un fark edemediği bir durumdur.
Tıp konusunu ele alalım; Andrews bu konuya yalnızca, erkek doktorların siyaseti “muayene odasının dışında tutma” konusunda kadın meslektaşlarından daha başarılı oldukları yönündeki o inandırıcı olmayan iddiayı öne sürmek amacıyla değiniyor. Tarihsel olarak kadın hastalar, doktorların semptomlarını ciddiye almayıp göz ardı etmesinden tıbbi çalışmalara dâhil edilmemelerine kadar pek çok ayrımcılıkla karşı karşıya kalmıştır. Romancı Hilary Mantel, Giving Up The Ghost adlı anı kitabında, üreme çağındaki her 10 kadından birini etkileyen, ancak bugün bile teşhis edilmesi 4 ila 11 yıl sürebilen bir hastalık olan endometriozisle ilgili dayanılmaz deneyimini anlattı. Negatif gebelik testlerine ve yıllarca süren ağrıya rağmen bir doktor, Mantel’in ağrısını “orada bir bebek var” sözleriyle geçiştirdi. (Mantel daha sonra hastalığın bir sonucu olarak, mesanesinin ve bağırsağının bir bölümünün alınmasını da içeren bir histerektomi geçirdi.)
Bu, daha geniş bir eğilimin parçasıdır: kadınların semptomlarını bildirirken sıklıkla görmezden gelinmesi ve hayat kurtarıcı tedavilerin kadınların bedenleri üzerindeki etkileri açısından hâlâ yeterince test edilmemesi. COVID aşıları muazzam bir bilimsel başarıydı ancak aşıların kullanıma sunulmasının hemen ardından kadınlar, adet dönemlerinin ağırlaşmasından menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda görülen beklenmedik kanamalara kadar, aşıların adet döngüsü üzerindeki etkilerini bildirmeye başladılar. Aşılama çalışmaları adetle ilgili yan etkilere bakmadı ve hem tıbbi kuruluşlar hem de medya organları başlangıçta kadınların bildirimlerini küçümseyici biçimde karşıladı. (Neyse ki bu bağlantı o zamandan beri araştırıldı.)
Andrews, kadınların daha fazla dinlenmesinin daha iyi olacağı bazı alanların bulunduğunu kabul etmek yerine, kadınsılaşmanın/feminizasyonun Batı uygarlığının sonuna yol açacağı konusunda geniş kapsamlı açıklamalar yapmakla ilgileniyor. Obama dönemindeki Dokuzuncu Madde düzenlemelerini kadınsılaşmış bir hukuk sisteminin nasıl görünebileceğine örnek olarak kullanarak “Beni en çok korkutan alan hukuk. Hepimiz işleyen bir hukuk sistemine bağlıyız ve açık konuşmak gerekirse, hukuk mesleğinin çoğunluğunun kadınlardan oluşması durumunda hukukun üstünlüğü ayakta kalamayacaktır” diye endişeleniyor.
Bu büyük bir abartıdır. Üniversite kampüslerinde cinsel saldırı ile suçlanan pek çok kişinin adil yargılanma hakkından fazlasıyla mahrum bırakıldığı Obama dönemi Dokuzuncu Madde düzenlemelerini eleştirmek için haklı gerekçeler bulunmaktadır. Bu kurallar, tecavüz ve saldırı mağdurlarını desteklemeye yönelik anlaşılabilir bir arzudan kaynaklanmış olsa da, uygulamada hem kadınlar hem de erkekler, merkezinde adil bir yargılama sürecinin yer aldığı hakkaniyetli bir sistemden fayda görürler.
Fakat Andrews’ın “hukuk mesleğinin çoğunluğunun kadınlardan oluşması durumunda hukukun üstünlüğü ayakta kalamayacaktır” iddiası gülünçtür. Kadınlar rasyonellikten uzak değildir nitekim sınavlar gibi görünüşte erkeklerin güçlü yönlerine hitap eden eğitim alanlarında kadınların erkeklerden daha başarılı olması, bizim de kuralları ve argümanları kavrayabildiğimizi göstermektedir. Aslında kadın avukatların erkek avukatlara kıyasla mesleki ihmal nedeniyle dava edilme olasılığı %23 daha düşüktür ve kadın ortaklar erkeklerden %12 daha fazla davayı kazanmaktadır; bu da kadınların hukuku uygulama konusunda gerçekten yetkin olduklarını göstermektedir.
Daha genel olarak Andrews, kadınsılaşmanın/feminizasyonun erkekleri geleneksel olarak erkeklere ait kurum ve kuruluşlardan uzaklaştırdığı konusunda endişelenmekte haklıdır. Fakat bir kez daha nedeni yanlış tespit ediyor. Araştırmalar, kadınların çoğunlukta olduğu mesleklerin daha az değerli görüldüğünü, daha eril görülen mesleklerin ise daha yüksek bir statüden ve buna karşılık gelen bir mali yükselişten yararlandığını göstermiştir. Bu, erkekleri uzaklaştıran şeyin zehirli kadın davranışları değil, kadınlara yönelik saygı eksikliği olduğunu düşündürmektedir.
Her iki cinsiyetin de ağırlıkta olduğu gruplarda zaman geçirmiş herkes, erkeklerin ve kadınların sosyal yaşamlarının birbirinden çok farklı olduğunu bilir. Yakın zamana kadar ağırlıklı olarak kadınların çalıştığı işyerlerinde çalışıyordum; burada karmaşık aşk hayatlarımızla ilgili güncellemeler ekip toplantılarında neredeyse sürekli gündem maddesiydi ve herhangi bir soruna çözüm de değişmez biçimde “hadi hepimiz el ele tutuşalım” olurdu. (Bunu seviyordum.) Tamamı kadınlardan oluşan gruplar, çatışmaları erkeklerden farklı bir şekilde ele alma eğilimindedir; örneğin, nasıl hareket edeceklerine dair bir karar vermeden önce genel bir mutabakat olup olmadığını görmek amacıyla diğer üyelerin görüşlerini alırlar.
Fakat bundan kadınsılaşmanın bir şekilde uygarlık için tehdit oluşturduğu sonucunu çıkarmak yanlıştır. Gerçekten de daha fazla kadınsılaşmanın/feminizasyonun erkekler açısından da bazı şeyleri iyileştirebileceği pek çok alan vardır. Erkeklerin iki haftadan daha uzun babalık izni kullanmalarına izin vermek, daha fazla fiilî çocuk bakımına yol açma eğilimindedir ve bu da çocuklar açısından daha iyi sonuçlarla ilişkilidir. Hatta araştırmalar, günümüzde babaların önceki nesillerdeki babalardan daha fazla zamanlarını çocuklarıyla geçirmek istediklerini gösteriyor; bu da hem erkeklerin hem de kadınların, çocuk yetiştirme gibi geleneksel olarak kadınların alanı olarak kabul edilen yaşam alanlarına daha fazla odaklanılmasından yarar sağlayacağını düşündürmektedir.
Bugün, kadınların ev içi alana hapsedildiği eski, durağan ataerkil sistem ile Andrews gibi insanların hâlihazırda içinde yaşadığımızı düşündüğü acımasız anaerkil sistem arasında seçim yapmak zorunda olmadığımız için şanslıyız. Bunun yerine, hem erkekliğin hem de kadınlığın olumlu yönlerini benimseyebilir, aynı zamanda her ikisinin de yol açtığı zararları azaltmak için etkili stratejiler geliştirebiliriz. Bu, erkekler de dâhil olmak üzere herkes için özgür ve adil bir topluma götüren değerleri ve politikaları savunmak anlamına gelir.
* https://kritikbakis.com/buyuk-feminizasyon/
1- Tüm değişkenleri kontrol etmenin ne kadar zor olduğu göz önüne alındığında, bu rakamlara aşırı anlam yüklememeliyiz. Ancak en azından bu rakamlar, kadınların barış sağlama sürecini bilfiil engellemediklerini gösteriyor.
*Leonora Barclay, Persuasion’da Podcast (dijital sesli yayın) Bölümü Başkanıdır.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/the-great-feminization-hasnt-gone
Tercüme: Ali Karakuş
