Britanya’daki Genel Grev, Sınıf Mücadelesinin En Saf Haliydi

Bir asır önce Britanya, belki de tarihinin tanık olduğu en ciddi sınıf mücadelesi olayıyla sarsıldı. Milyonlarca işçi, kömür madencilerinin ücret ve çalışma koşullarına yönelik saldırıları püskürtebilecekleri ve patronların, I. Dünya Savaşı sırasında işçilere acil ihtiyaç duyulduğu dönemde örgütlü işçi hareketinin elde ettiği kazanımları geri alma girişimlerini tersine çevirebilecekleri umuduyla 1926 Genel Grevi'ne katıldı.
Temmuz 16, 2026
image_print

Bir asır önce Britanya, belki de tarihinin tanık olduğu en ciddi sınıf mücadelesi olayıyla sarsıldı. Milyonlarca işçi, kömür madencilerinin ücret ve çalışma koşullarına yönelik saldırıları püskürtebilecekleri ve patronların, I. Dünya Savaşı sırasında işçilere acil ihtiyaç duyulduğu dönemde örgütlü işçi hareketinin elde ettiği kazanımları geri alma girişimlerini tersine çevirebilecekleri umuduyla 1926 Genel Grevi’ne katıldı.

İşçiler; işverenlerin, Stanley Baldwin’in Muhafazakâr hükümetinin ve sendikaların güç kazanmasından ve Britanya’nın önceki on beş yıl boyunca yaşadığı siyasi istikrarsızlıktan kaygı duyan daha geniş bir orta sınıf kesiminin muhalefetiyle karşı karşıya kaldı. David Torrance’ın genel grevi konu alan yeni kitabı The Edge of Revolution, bu grevi Britanya açısından derin ve kalıcı sonuçlar doğuran dönüm noktası niteliğinde bir endüstriyel ve siyasi çatışma olarak ele almaktadır.

Kitaptaki Kişiler

Torrance, bir gazeteci ve siyaset tarihçisi olmasının yanı sıra Avam Kamarası Kütüphanesi’nde anayasa uzmanıdır. Daha önce yayımlanan kitapları arasında, 1924 yılında seçilen Britanya’nın kısa ömürlü ilk İşçi Partisi hükümetini konu alan The Wild Men de bulunmaktadır. İlk İşçi Partisi başbakanı Ramsay MacDonald, 1926 yılında da partinin liderliğini sürdürüyordu ve madencilere verilen desteği, İşçi Partisi’nin sosyalizme giden parlamenter bir yola bağlı olduğu yönündeki giderek yaygınlaşan genel kanıyla bağdaştırmanın güçlükleriyle karşı karşıyaydı.

The Edge of Revolution, Torrance’ın önceki kitaplarında uyguladığını belirttiği “biyografik yaklaşımı” sürdürmektedir. Okuyucular; kilit siyasi ve sendika liderlerinin yanı sıra maden sahiplerinin çıkarlarını temsil eden sanayicileri de kapsayan bir dizi dramatis personae (karakter kadrosu) ile tanıştırılır. Ancak Torrance’ın karakter kadrosu, bu tür beklenen figürlerin ötesine uzanmaktadır.

Kitapta ayrıca, örneğin, greve destek örgütleme deneyimlerini aktaran sosyalist kadınlara da yer verilmektedir. Bunlardan biri, daha sonra Büyük Buhran sırasında işsiz gemi inşaatı işçileri ve onların destekçilerinin gerçekleştirdiği Jarrow Yürüyüşü’nün lideri olarak ün kazanacak olan Middlesbrough East İşçi Partisi milletvekili Ellen Wilkinson’dır. Fife’lı bir madencinin kızı olan ve 1960’larda İşçi Partisi hükümetinde eğitim bakanı olarak Açık Üniversite’yi kuran Jennie Lee ise o dönemde, grev yanlısı azınlığı düşmanca bir ortamda bir araya getirmeye çalışan, yoğun baskı altındaki bir Edinburgh Üniversitesi öğrencisiydi.

1926’ya Giden Yol

1926 Genel Grevi, sendikalar tarafından resmen onaylanmış, ulusal ölçekte gerçekleştirilen yaygın bir iş bırakma eylemi olması bakımından Britanya tarihinde istisnai bir yere sahiptir. I. Dünya Savaşı’ndan önceki ve sonraki yıllarda, İrlanda ve Britanya’da radikal sendikalist yaklaşımlardan esinlenen, doğrudan eylem örgütleyerek işçileri meslek veya endüstri ayrımlarının ötesinde bir araya getirme fikri etrafında şekillenen birçok önemli grev dalgası yaşandı.

Bu yaklaşımlar, 1911 Liverpool ulaşım grevi, 1913 Dublin lokavtı ve 1919 yılında Clyde İşçi Komitesi’nin öncülüğünde İskoçya’nın batısında gerçekleştirilen kırk saatlik grev gibi geniş yankı uyandıran yerel anlaşmazlıklarda açıkça görülüyordu. Bu anlaşmazlıklara, kadınların ve çocukların da katıldığı kitlesel seferberlikler eşlik ederken, siyasallaşma ve işçi gücünün sergilenmesi belirleyici özelliklerdi. Bu durum, grevcilerin yenilgiye uğratılmasına yardımcı olmak amacıyla polis ve asker sevk eden Britanyalı yetkilileri alarma geçirdi.

1.Dünya Savaşı’nın ardından kömür endüstrisi temel odak noktalarından biri hâline geldi. Britanyalı madenciler ilk ulusal grevlerini 1912 yılında başlatmıştı. Bu, tarihsel olarak bölgesel açıdan birbirinden farklı kömür havzalarındaki ilçe sendikalarının dar yerelci yaklaşımlarıyla karakterize edilen bir sektörde, ulusal düzeyde yeni bir örgütlenme seviyesini teyit etti. Hükümet savaş sırasında endüstrinin yönetimini devraldı ve bu durum madencilerin daha fazla kazanım elde etmesini kolaylaştırdı.

Savaşın sona ermesinden sonra yükselen seferberlik dalgasını bertaraf etmek amacıyla görevlendirilen Sankey Komisyonu, kamu mülkiyetinin kalıcı olarak sürdürülmesini tavsiye etmişti. Ancak madenler yeniden özel sahiplerine devredildi; bu sahipler de madencilerin elde ettiği kazanımlara derhâl saldırarak 1921 yılında bir lokavta yol açtı. Bu kez madenciler yalnız bırakıldı ve yenilgiye uğratıldı. Demiryolu ve ulaştırma sendikalarındaki “Üçlü İttifak” ortakları onları kendi başlarına mücadele etmek zorunda bırakarak terk etti.

Çöküş Gelmeden Önce

Aslında Genel Grev, önceki bu olayların daha büyük ve daha önemli sonuçlar doğuran bir devamı niteliğindeydi. Açık siyasi sonuçlar taşıyan bu grev, madenciler üzerinde piyasa düzenini ve işveren otoritesini yeniden tesis etmeye yönelik kararlı bir girişimin sonucuydu.

Torrance, 1926 yılında giderek güç kaybeden Liberal Parti’yi sarsan bölünmelere dikkat çekmektedir. Bir zamanlar ülkenin hâkim iktidar partisi olan Liberalizm, solda İşçi Partisi tarafından yerinden edilirken sağda Muhafazakârların baskısı altında kalıyordu; bu konumdan sonraki yüzyıl boyunca bir daha toparlanamayacaktı. Ayrıca, kısa süre önce Hindistan genel valisi ve kral naibi olarak atanan Lord Halifax’ın Genel Grev’in ardından yaptığı şu değerlendirmeye de yer vermektedir: “Demokrasi İngiltere’ye dörtnala geldi ve ben sürekli bunun bir yaşam mücadelesi olduğunu hissediyorum: Çöküş gelmeden önce onları eğitebilecek miyiz?”

Yukarıdan bakıldığında anlaşmazlığın niteliği işte buydu: aşağıdan yükselen güçleri kontrol altına almaya yönelik umutsuz bir mücadele. 1918 yılında oy hakkı, işçi sınıfından geniş erkek kesimlerinin yanı sıra yirmi sekiz yaşın üzerindeki kadınları da kapsayacak şekilde önemli ölçüde genişletilmişti ve İşçi Partisi kısa sürede seçimlerde rekabet edebilecek bir konuma yükseldi. Halifax gibi bir Muhafazakâr için ise yurt dışındaki İrlanda ve Hint milliyetçiliği güçleri ile ülke içindeki sendikacılık, Britanya hükümetlerinin bertaraf etmesi gereken tehlikelerin tümünü oluşturuyordu.

Churchill’in Meydan Okuması

Winston Churchill, Maliye Bakanı olarak sterlin/dolar döviz kurunda savaş öncesi paritenin yeniden sağlanmasında ısrar ederek anlaşmazlığı tetikledi. Bu, Britanya’nın zaten tehdit altında bulunan sanayi ihracatını tehlikeye atan ekonomik bir çılgınlıktı. Britanya, I. Dünya Savaşı’ndan önce kömür üretiminin yaklaşık üçte birini ihraç ediyordu ve kömür, ürünlerini küresel pazarda satan imalat sanayileri için de hayati bir hammaddesiydi.

Churchill’in politikası bir sınıf mücadelesi hamlesiydi. Orta sınıf tahvil sahipleri ile Londra Finans Merkezi’nin (City of London) refahını sürdürebilmesi için bedeli sanayi işçileri ödemek zorunda bırakıldı. Maden sahipleri ise buna, her yıl binden fazla erkeğin yer altında yaşamını yitirdiği ve çok daha fazlasının sıklıkla ağır şekilde yaralandığı bir sektörde, madencilerin daha düşük ücret karşılığında daha uzun vardiyalarda çalışmasını talep ederek karşılık verdi.

Sendikaların madencilerin etrafında kenetlenmesi sonucunda, daha sonra “Kızıl Cuma” olarak adlandırılan günde çatışma ertelendi. Hükümetin dokuz aylık bir ücret desteğini finanse etmeyi kabul etmesi üzerine madenciler ve onları destekleyenler bunu kutladı. Ancak bu, yalnızca kaçınılmaz çatışmayı erteledi ve devletin devreye girerek ardından gelecek direnişi örgütlemesi için kritik bir fırsat penceresi yarattı.

Torrance’ın aktardığına göre bu hazırlıklar, olağanüstü durumlarda sivil hakların askıya alınmasına izin veren 1920 tarihli Olağanüstü Hal Yetkileri Yasası (Emergency Powers Act) gibi daha önce yapılan düzenlemeler üzerine inşa edildi. Beklenen Genel Grev’e hazırlık kapsamında, orta sınıftan gönüllüler İkmalin Sürdürülmesi Örgütü’ne (Organization for the Maintenance of Supplies) kaydedilirken, diğerleri Özel Polis Memuru (Special Constable), yani yardımcı polis memuru olarak görevlendirildi.

Küçük Mussolini

Torrance, İçişleri Bakanı William Joynson-Hicks’i başlıca aktörlerden biri olarak ele almaktadır. Joynson-Hicks, eleştirmenlerinin “Küçük Mussolini” diye adlandırdığı, otoriter ve fanatik derecede antikomünist bir figürdü. Torrance, siyasi liderlere ilişkin bu portreleri, anlaşmazlık başladıktan sonra yaşanan grev kırma faaliyetlerine dair yerel örneklerle tamamlamaktadır.

Coldstream Muhafızları, teneke miğferler içinde, tanklar ve zırhlı araçların desteğiyle ve ikmal malzemelerini taşımakla görevli gönüllülerin eşliğinde Londra’nın Doğu Yakası’nda yürüdü. Kraliyet Donanması, limanlarda elektrik sağlamak amacıyla denizaltıları dahi kullandı ve gemilerini liman kentlerine konuşlandırdı. Ürkütücü adıyla bilinen HMS Warspite, Clyde Nehri’ne gönderilen savaş gemileri arasındaydı.

Buna karşılık, Sendikalar Kongresi’nin (Trades Union Congress – TUC) tepkisi çok daha az planlıydı. Grev, işçi iktidarına ilişkin sendikalist bir anlayıştan esinlenmiş bir genel grev değildi. Aksine, işverenlerin madencileri lokavta tabi tutmasının ardından onları desteklemek amacıyla aceleyle bir araya getirilen büyük çaplı bir dayanışma greviydi.

İlk aşamada sendikalar, lokavta maruz kalan bir milyon madenciye destek vermek üzere 1,75 milyon “birinci hat” işçisini greve çağırdı. Demiryolları, otobüsler, tramvaylar ve limanlar durma noktasına gelirken, elektrik santralleri ile çelik tesisleri de atıl kaldı.

Torrance’ın aktardığına göre, anlaşmazlığa liderlik etmekten sorumlu olan TUC Genel Konseyi’nin üst yönetiminde ciddi görüş ayrılıkları vardı. Bunların en bilinen örneği, Ulusal Demiryolu İşçileri Sendikası genel sekreteri Jimmy Thomas’tı; Thomas, başından beri isteksiz bir destekçiydi. Buna rağmen, sendikasının üyeleri grevin ülke genelinde örgütlenmesinde hayati bir rol oynadı.

Orta Sınıf Savaşçıları

Torrance’ın kitabı, yüzüncü yıl dolayısıyla yeniden ilgi görmeye başlayan ve giderek genişleyen akademik literatüre katkıda bulunmaktadır. Yazarın odağı öncelikle önde gelen kişilikler üzerindedir; bu tercih, geride bırakılan anı kitaplarıyla bağlantılı seçkinci bir bakış açısını da yansıtmaktadır.

Bu yaklaşım, sınıf mücadelesinin yukarıdan nasıl örgütlendiğine ve buna katılmayı reddedenlere yönelik burjuva çevrelerinde duyulan hayal kırıklığına ilişkin çarpıcı anekdotlar ortaya çıkarmaktadır. Gelecekte İşçi Partisi’nin lideri olacak Hugh Gaitskell, Oxford’da öğrenim gördüğü sırada solcu tarihçi G. D. H. Cole’un greve destek örgütleme çalışmalarına katıldıktan sonra ailesi tarafından “sınıf haini” olmakla suçlandı.

Orta sınıftan birçok grev kırıcı gönüllü, limanlarda ya da demiryollarında geçici olarak çalıştıkları günleri daha sonra özlemle hatırladı. Ancak Torrance, aynı zamanda baskının ve şiddetli sınıf çatışmalarının yaşandığı anlar bulunduğunu da vurgulamaktadır. Öğrenci gönüllülerin de aralarında yer aldığı Özel Polis Memurları (Special Constables), atlı polislerle birlikte Edinburgh Eski Şehri’nin sokaklarında yerel erkekler, kadınlar ve çocuklarla karşı karşıya gelirken şiddetli çatışmalar yaşandı.

Battersea North’un Komünist milletvekili Shapurji Saklatvala, kefalet bedelini ödemeyi reddettiği için Wormwood Scrubs Hapishanesi’ne gönderildi. Saklatvala, 1 Mayıs mitinginde askerlere silahlarını bırakmaları çağrısında bulunmasının ardından tutuklanmıştı.

Bu sırada, grev sona ermek üzereyken, 1923 yılında Rotha Lintorn-Orman’ın liderliğinde kurulan British Fascists (Britanyalı Faşistler) örgütünün üniformalı üyeleri olduğu belirlenen kişileri taşıyan bir araç konvoyu, Londra’daki Eccleston Square’de bulunan TUC genel merkezini tehditkâr bir biçimde kuşattı. Hükümet ile işverenlerin ne madencilerle ne de TUC ile herhangi bir uzlaşmayı kabul etmemesi üzerine grev dokuz gün sonra çöktü.

Sonrası

Hükümet nihayetinde grevcilere karşı başarılı olmuş olsa da Torrance, grevi yasa dışı ilan ettirme girişimlerinin gülünç niteliğini vurgulamaktadır. Bu asılsız girişimler, ertesi yıl çıkarılan ve dayanışma eylemlerini gerçekten de hukuken yasaklayan Meslek Anlaşmazlıkları Yasası (Trades Dispute Act) ile doruk noktasına ulaştı.

Bununla birlikte, grevin ardından yaşananlara ilişkin tasviri görece iyimserdir. Uzun vadede örgütlü işçi hareketi toparlandı. Ulaştırma ve Genel İşçiler Sendikası lideri Ernest Bevin, grevin örgütlenmesinde ve nihayet sona erdirilmesinde belirleyici bir rol oynadı. II. Dünya Savaşı sırasında Churchill’in çalışma bakanı oldu ve savaş sonrası kurulan Clement Attlee hükümeti Meslek Anlaşmazlıkları Yasası’nı yürürlükten kaldırdı.

Kömür havzalarında ise çatışma devam etti. Lokavta maruz kalan madenciler, yılın sonlarına doğru tecrit edilip açlığa mahkûm edilerek yenilgi içinde yeniden çalışmaya dönmek zorunda bırakıldılar. Bunlar güçlü ve siyasi açıdan acı veren anılardı. Madenciler ve aileleri, başka yerlerde daha çabuk unutulmuş olsa bile, 1926 olaylarını unutmadılar.

Kızıl Cuma’nın çılgınlığı, 1981 yılına kadar sendikacılar için bir referans noktası olmayı sürdürdü. O yıl madenciler, Margaret Thatcher hükümetinin maden kapatma önerilerine karşı başlattıkları iş bırakma eyleminin ardından ilk önemli zaferlerini kazandılar. 1984–85 Büyük Madenci Grevi sırasında, 1926’nın anıları, diğer sendikaların endüstriyel destek sağlamadıkları yönündeki eleştirilerde yeniden yankı buldu. Bu anılar, İşçi Partisi’nin kararsız tutumuyla öne çıkan lideri Neil Kinnock’un, 1920’lerdeki selefine gönderme yapılarak “Ramsay MacKinnock” diye anılmasına da yol açtı.

Belki de Torrance’ın kitabının en önemli değeri, greve ilişkin bakış açılarını seçkin çevrelerin perspektifinden incelemesinde yatmaktadır. Grevi anlatımı, birçok sanayi bölgesinde gıda, insan ve kömür taşımacılığını denetleyen yerel örgütsel yapılar olan eylem konseylerinin (councils of action) tarihini genel olarak merkeze almamaktadır.

The Edge of Revolution’da öne çıkan unsur, hükümetin greve karşı sergilediği kararlı muhalefet ile grev karşıtı koalisyonun orta sınıf destekçilerinden aldığı güçlü destektir. Buna karşılık bu etkenler, madencilerin lokavtını ve bunun tetiklediği dayanışma eylemini siyasi değil, endüstriyel bir olay olarak değerlendirmeye genel olarak bağlı kalan işçi hareketi liderliğinin karşı karşıya bulunduğu belirsizlikleri daha da derinleştirmiştir.

Kaynak: https://jacobin.com/2026/07/britain-1926-general-strike-class-struggle

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.