Demokrasi, ABD Müdahalesi ve Dijital Sermayenin Yükselişi
Önümüzdeki Ekim ayında (şu anda fırtınanın tam merkezinde olan) Brezilya’da yapılacak başkanlık seçimleri ülkenin iç meselesidir ve bir sonraki başkanın kim olacağına yalnızca Brezilyalılar karar verir. Teoride böyle olması ve uygulamanın da bunu yansıtması gerekir ancak ne yazık ki durum böyle değildir. Bu durumun, Brezilya’da ve dünya genelinde demokrasinin geleceği üzerinde ciddi sonuçları olacaktır.
Brezilya’da Demokrasinin Gücü ve Zayıflığı
Kırk yıl önce Brezilya, Güney Amerika’da son yüz yılın en uzun süren ve en kanlı üç askerî diktatörlüğünden birini devirdi. Diğer ikisi Şili ve Arjantin’deydi. Demokrasiye geçiş diktatörlerle müzakere edilerek gerçekleştirildi ve bu durum, Brezilya demokrasisinin bugün hâlâ peşini bırakmayan bir zayıflık işaretiydi. Dahası yeniden demokratikleşme süreci, sosyal adalete ve toplum ile devletin demokratikleşmesine karşı bir kitle imha silahı işlevi gören neoliberalizmin küresel ölçekte dayatıldığı uluslararası bir ortamda gerçekleşti. Ancak toplumsal hareketler ve (mevcut Devlet Başkanı Lula da Silva’nın ön plana çıktığı) canlı bir işçi hareketi sayesinde Brezilya, söz konusu bu zayıflığı güce dönüştürmeyi başardı. Demokrasi, demokratik dünyanın dikkatini çeken katılımcı demokrasiye yönelik yerel deneyimler (katılımcı bütçeleme gibi) aracılığıyla pekiştirildi ve derinleştirildi. Brezilya, 2001 yılında ilk Dünya Sosyal Forumu’nu düzenleyerek sosyal adalet arayışındaki toplumsal hareketlerin gücü konusunda küresel bir model haline geldi; 2002’de ise Brezilya’yı her daim yönetmiş olan Sao Paulo elitlerinden bambaşka bir dünyayı temsil eden, ülkenin yoksul Kuzeydoğu bölgesinden çıkmış azimli bir sendika lideri olan Lula da Silva devlet başkanı seçildi.
Bunu, ekonomik kalkınmanın, işçi sınıfının yaşam koşullarında iyileşmelerin (sonunda ailelerini ziyaret etmek veya tatil yapmak için uçak yolculuğu yapma imkânına kavuştular; bu durum, hareketliliğin bu tarz ayrıcalığına alışmış sınıfların büyük hoşnutsuzluğuna neden oldu), özellikle üniversite düzeyinde kamu eğitimine yapılan dönüştürücü yatırımların (bu da, o zamana kadar Brezilya toplumunda yapısal ırkçılık olmadığına ve bu nedenle telafi edici politikaların, pozitif ayrımcılığın ve kota sistemlerinin gereksiz olduğuna “ikna olmuş” ayrıcalıklı sınıflar için bir başka rahatsızlık kaynağı oldu) yaşandığı görkemli bir on yıl izledi. Brezilya, Küresel Güney’deki “yükselen ülkelerden” biri hâline geldi, dünyanın en büyük on ekonomisi arasında yer aldı ve 2006’da BRICS’in öncülü olan BRIC’in kurucu üyesi oldu. Kısacası, kapitalist kalkınma ile demokratik kalkınma arasında bir çelişki olmadığını gösteriyor gibi görünen, dahası dünya gücü olan bir ülke ortaya çıktı.
Ancak trajik biçimde, görünümler yanıltıcı olabiliyor. 2008 mali krizi ve onu izleyen gelişmelerde krizden sorumlu olan finans sermayesi, bizzat krizin çözümünde de görevlendirilmiş ve sonuç her zamanki gibi olmuştur: ister toplumsal sınıflar isterse de ülkeler olsun krizin bedelini hep en alttakiler ödemiştir; buna ek olarak ABD’nin Irak’taki felaketin ardından Latin Amerika’daki “arka bahçesi”yle yeniden “ilgilenme”ye dönme “ihtiyacı” ve Çin’in bölgedeki artan nüfuzunun yarattığı endişe başta Car Wash Operation (Brezilya’da yolsuzlukla mücadele alanında dönüm noktası niteliğinde bir soruşturma) olmak üzere Brezilya kapitalizmini ve demokrasisini (kolayca?) istikrarsızlaştırdı. Sonuçta güç aynı zamanda bir zayıflıktı. Devlet Başkanı Dilma Rousseff’e yönelik 2016’daki “yumuşak darbe”yi, 2018 seçimlerinin en güçlü adayı Lula da Silva’nın yarış dışı bırakılmasına gerekçe oluşturacak iddiaların “uydurulması”, 580 gün hapis yatması ve pek tanınmayan, vasat bir aşırı sağcı radikalin seçilmesi süreci izledi.
Ancak demokrasinin gücü tamamen tükenmemişti. Bu kez de zayıflık güce dönüştü. Bu hukuki ihlalleri kınayan Brezilyalıların ve dünyanın dört bir yanındaki demokratların baskısıyla karşı karşıya kalan, Lula da Silva’nın adaylığının engellenmesini ve hapsedilmesini bizzat kurgulayan aynı yargı sistemi, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis edip Lula da Silva’nın tekrar aday olmasına ve 2022’de gerçekleşen başkanlık seçimini kazanmasına olanak tanıyarak demokratik açıdan kendini akladı.
Başkan Lula da Silva geri döndü ancak Brezilya’nın demokratik canlılığı ve toplumsal hareketlerinin zenginliği ve çeşitliliği geri dönmedi. Afro-Katolik-pagan başkaldırı neşesi; kendini haklı gören ortodoksinin argümanlarını elinden alan, en ağır zorluklar içerisinde yürütülen mücadelede umut sunan ve boyun eğmemekten dolayı sıkılmış dişlerini daha iyi gizlemek adına dışsal bir hürmet kisvesine bürünen o neşe de geri gelmedi. Asi rapçiler isyan etmeyi sürdürdüler ancak giderek daha fazla kendi başlarına.
Gerçek şu ki, bu süreçte Brezilya toplumu, iki tür istismara dayalı yeni bir yeniden sömürgeleştirme biçiminden geçmişti: inanç istismarı ve tefekkür istismarı. Diğer hammadde alanlarında olduğu gibi istismar da doğal veya insani kaynakları elde etmek amacıyla başvurulan eşitsiz bir değişim, mülksüzleştirme ve fiziksel, psikolojik ya da sembolik şiddet biçimidir. Bu yeniden sömürgeleştirme sürecinde yeni olan şey, yeniden sömürgeleştirme çabasının kendisini eski dinin ve eski siyasetin oluşturduğu o eski dünyaya kıyasla heyecan verici bir sömürgecilikten kurtulma hamlesi olarak sunmasıdır. Bu, yeniden temellük kılığında gizlenmiş bir mülksüzleştirme, özerklik kılığında gizlenmiş bir kölelik, heyecan verici bir süper öznelleştirme kılığında gizlenmiş bilinçlerin süper nesneleştirilmesidir. Kısacası, yeni bir güçlendirme biçimi olarak mülksüzleştirme.
Hâlihazırda gerçekleşmiş olan yeniden sömürgeleştirmenin yoğunluğu, aşırı sağın seçim sonuçlarına verdiği tepkide açıkça görüldü. Aşırı sağ, seçimlerin kontrolünü “barışçıl” yollarla ele geçirmeyi başaramayınca, demokrasiyi kutlamak üzere Lucio Costa ve Oscar Niemeyer tarafından ustaca tasarlanmış Brasilia’daki Praça dos Tres Poderes’e (yasama, yürütme ve yargıdan oluşan üç erke) ait binalara zarar vererek şiddetle karşılık verdi. 8 Ocak 2023’te dünya, siyasi iktidar kurumlarının kalbinde yaşanan şok edici vandalizm görüntülerini hayret ve şaşkınlık içinde izledi. Brezilya demokrasisinin gücü, aslında ayaklarının balçıkta olduğunu ortaya koydu.
Ancak Brezilya demokrasisi bir kez daha ve bu kez uçurumun kıyısındayken parçaları bir araya getirerek kendini toparladı. Bir kez daha zayıflık güce dönüştü, ancak bu güç artık önceki dönemin gücü değildi. Bu, gelişip serpilmenin gücü değil, hayatta kalmanın gücüydü çünkü bu arada istismar operasyonları önemli ölçüde ilerlemişti.
İnancın İstismarı
Herhangi bir yanlış anlaşılmaya mahal vermemek adına, insanların dini duygu ve inançlarına duyduğum derin saygıyı yineleyerek başlıyorum ancak bir tek istisna dışında dinin siyasi amaçlarla kullanılmasına kesinlikle karşı olduğumu da vurguluyorum: o tek istisna ise Nasıralı’nın örneğini izleyerek; yoksullar, dışlanmışlar ve ırksal ya da cinsel ayrımcılık mağdurları gibi emekçi sınıfların esenliği ve onuru uğruna tapınak tüccarlarına ve eşitsizlik ile ayrımcılığın mimarlarına karşı bu dünyada mücadele etmek ve içinde yaşadığımız kapitalist, sömürgeci ve ataerkil toplumlarda bu mücadelenin gerektirdiği riskleri göze almaktır.
İnanç istismarı, dünyanın ezilenlerinin bu adaletsiz dünyayı eleştirmek ve dönüştürmek için var olan dini enerjilerini tüketir ve onları, daha iyi bir yaşama ilişkin adaletin öbür dünyada, ebedi kurtuluş dünyasında güvence altına alınmasını şevkle sağlamaya yönlendirir. Bu enerjilerin taşıyıcıları; kiliselerinin yaygınlaşması ve sosyal medya hesaplarındaki ya da günlük videolarındaki milyonlarca takipçileri sayesinde, söz konusu enerjilerin öte dünyada en yüksek getiriyi sağlamasını temin eden papazlar, özellikle de neo-Pentekostal (Hıristiyanlığın Protestan ve evanjelik kanadında yer alan, Kutsal Ruh’un doğrudan ve kişisel olarak deneyimlenmesine büyük önem veren bir dini akım) mezhebine mensup evanjeliklerdir.
Kiliselerdeki trans halleri sırasında harcanan ruhsal enerji sokaklara taşmıyorlar. Aksine inanan kişi sokağa; rahatlamış, bu dünyaya karşı tevekkül içinde ve öteki dünyada biriktirmekte olduğu refahla hoşnut bir halde çıkıyor. Enerji nakliyecilerinin bu dünyada giderek daha büyük bir refaha kavuşması, sürünün enerjilerini böylesine uzaklara taşıma çabalarının haklı bir karşılığıdır. Müminin yerleşik düzene uymazlığı artık dar bir odak noktası kazanır: kendi ailesini değiştirmek ve komşularını ikna etmek.
Tefekkürün İstismarı
Bu istismar, insanların düşünme, bilgi edinme ve karar verme için gerekli duyguları, yetkili ve kolayca ulaşılabilen aracılara devretmeye bağımlı hâle getirilmesinden oluşuyor. Bu durum; iş aramak, ailenin beslenmesine katkıda bulunmak ve televizyon izlemek, sosyal medya takip etmek ya da futbolla ve yakın zamana kadar Karnaval’la ilgilenip (inancın istismarı Karnaval’ı ortadan kaldırıyor) kafa dağıtmak için boş zaman yaratıyor.
Tefekkürün istismarı, özellikle inancın istismarıyla bağlantılı olduğunda yoğunlaşır. Zira siyaset bu dünyayı yönetmek bakımından önemliyse, onu en iyi yönetenler, Öteki Dünyayı yani ebedi kurtuluş dünyasını yöneten Zât’a en çok benzeyenlerdir. Şimdi, eğer Tanrı demokratik değilse, bu dünyayı yöneten kişinin neden demokratik olması gerekiyor ki? Önemli olan, onun “bizden” biri; yani, hem “bizim” tefekkür enerjimizin mümessillerinin hem de “bizim” dini enerjiyi kurtuluş dünyasındaki güvenli bir yere taşıyan nakliyecilerimizin güvendiği biri olmasıdır. Yarın, eğer aracılar ve nakliyeciler arzu ederse, oy verilecek adayları seçip onları yöneticilere dönüştüren taraf yapay zekâ olabilir. Eğer “seçilen kişinin bizden biri olmasını” güvence altına alırsa, bağımlı hâle getirilmiş inanan, görevini yerine getirmiş ve sonsuz yaşam için birkaç puan kazanmış olarak huzur içinde uyur.
İstismar, bireysel demokratik tefekkürün büyük ölçekte kanaat önderlerine ve tefekkür enerjisinin temsilcilerine aktarılmasından kaynaklanır. Seçim adaylarını çevreleyen belirsizlikler dünyası ve yanlış seçim yapıp bunun sonuçlarına katlanma korkusu kiliselerin ve ekranların kapısında bırakılıyor. “Bizden olanlar” görüşünü benimseyip bizim gibi düşünen milyonlara katılmanın sağladığı kazanım, bireysel muhakeme ve tek başına kullanılan oydan çok daha değerlidir ki zaten bu müstakil olarak kullanılan oyun pek de bir kıymeti yoktur çünkü “bizimkiler” dışındaki tüm siyasetçiler birbirinin aynısıdır ve seçim kampanyaları sırasında vaat ettiklerini asla yerine getirmezler.
Claude Levi-Strauss’un bize öğrettiği gibi, mitler hiyerarşilerin büyük istikrar sağlayıcılarıdır. Böylece demokrasi karşıtı mit pekişir. Yeni olan; günümüzün iki mitinin birleşik etkisinin, yalnızca bu gözyaşı vadisi ile sonsuz mutluluğun öteki dünyası arasındaki hiyerarşiyi değil, aynı zamanda bunların her birinin kendi içindeki hiyerarşiyi de istikrara kavuşturmasıdır.
Toplumsal, ırksal ve cinsel açıdan adaletsiz bir toplumda hiyerarşileri istikrarlı hale getirmek, uyumu olduğu yerde dondurmak anlamına gelir. Bu, kabulleniş ve geri duruştan kaynaklanan pasif bir konformizm değil aksine, kendisine meydan okuyan herkese karşı hoşgörüsüz olan militan bir konformizmdir. Ve ister “bizden olmayan” bir aday, isterse de “bizim” görüşümüzle, yani “bizim” düşüncemizin, “bizim” tercihlerimizin ve “bizim” tefekkür enerjilerimizin mümessilleriyle uyuşmayan görüşler olsun, ona meydan okuyanlar şeytan veya komünisttir. Şeytan ya da komünist ile anlaşma yapamazsınız veya meseleleri müzakere edemezsiniz. Şeytan ve komünist ile savaşılmalıdır; etkili oldukları sürece her türlü silah meşrudur.
Bu İstismar Biçimlerinin Kökeni
Bu istismar biçimlerinin süper mümessillerini ve süper nakliyecilerinin iyi bilinen bir kökeni vardır: Amerika Birleşik Devletleri. Uzaktan, ABD emperyalizminin kıtadaki varlığından geliyorlar; bu varlık, 1823 Monroe Doktrini’ne kadar uzanıyor; bu doktrine göre ister 19. ve 20. yüzyılların Avrupa’sı, isterse de 21. yüzyılın Çin’i olsun kıta, kimsenin meydan okuyamayacağı bir ABD nüfuz alanıdır. Daha yakın zamanda, bu iki tür istismar, birbirinden farklı ancak birbirine yakınsayan iki ayrı anda yoğunlaştı.
İlerleme İttifakı’nın (Alliance for Progress, ABD Başkanı John F. Kennedy tarafından 1961 yılında Latin Amerika’da ekonomik kalkınmayı hızlandırmak ve demokrasiyi güçlendirmek amacıyla başlatılan, 10 yıllık bir dış yardım ve iş birliği programıydı) Küba Devrimi’ni dizginlemekte başarısız kalması üzerine Nelson Rockefeller, 1969 tarihli Latin Amerika Raporu’nda Başkan Richard Nixon’a kıtanın, başlıca itici gücü İkinci Vatikan Konsili’nden güç alan Katolik rahip ve piskoposların savunduğu kurtuluş teolojisinin etkisiyle komünizme kayma tehlikesine karşı etkili bir şekilde mücadele edecek olan en muhafazakâr Protestan teolojilerin özellikle de Neo-Pentekostal evanjelizmin kıtaya kitlesel ölçekte ihraç edilmesi şeklinde bir çözüm önerisinde bulundu. Kıtanın statükoya karşı sefaleti, hoşnutsuzluğu ve isyanı içinde, yoksullarla yan yana, fiilen yaşayanlar, öbür dünyada değil bu dünyada kurtuluş vaat edenler; laik politikacılar, komünistler veya din karşıtı solcular değil kurtuluş teolojisine inanan o rahip ve piskoposlardı.
O andan itibaren, kıtaya bir Protestan papaz akını başladı. 1970 ile 1973 yılları arasında Meksika’nın Cuernavaca kentinde, güneye gitmek üzere büyük bir hevesle İspanyolca öğrenmeye çalıştıklarına bizzat tanık oldum. Portekizce öğrenmek zorunda olanlar için başka dil durakları vardı. Muhtemelen çoğu, gerçekleştirmekte oldukları büyük emperyal tasarımın farkında değildi. Onlar yalnızca “ruhların kurtuluşunu” ve kendi dinî mezheplerinin yayılmasını istiyorlardı. Papazların çoğu muhafazakâr bile değildi. Ancak proje emperyaldi ve kusursuz biçimde işe yaradı.
Protestan kiliseleri, özellikle de Evanjelik olanlar, kıtanın dört bir yanına yayılmış durumdadır ve dini misyonerlik faaliyetlerini; “bizim” adaylarımız yani bizzat erdemli oldukları için değil; “ailemizi” ve “geleneksel değerlerimizi” savundukları ve bizzat Şeytan’ın vücut bulmuş hali olan, tamamen komünist solun temsil ettiği Şeytan’ı etkili bir biçimde uzak tuttukları için egemen sınıfın ve ABD emperyalizminin çıkarlarına hizmet eden adaylar lehine siyasi bir misyonerliğe dönüştürmekten hiç çekinmiyorlar. Her iki istismar türünün de sahip olduğu değerli ortak bir özellik var: vatandaşları; komünistleri dinleme ve Şeytan’ın ayartmalarına direnme zahmetinden kurtarırlar.
İstismarın dinî boyutunun (inanç istismarı) kökeni budur. İstismarın seküler boyutu (tefekkür istismarı) ise daha yakın zamanda, Donald Trump’ın ABD’de iktidara yükselmesi ve Latin Amerika’yı yeniden sömürgeleştirmeyi, kaybedilen zamanı telafi etmenin ve Çin’in arka bahçesine girmesini veya orada kalmasını kesin olarak engellemenin en etkili yolu olarak görmesiyle yoğunlaşmıştır. Tefekkür istismarının aktörleri dijital platformlar, sosyal medya, iletişimciler, influencerlar ve her şeyden önce sahte haber sağlayıcılarıdır. Bu iki istismar biçimi yalnızca daha şiddetli hâle gelmekle kalmamış, aynı zamanda viral biçimde yayılma yeteneği de kazanmıştır. Aslında bu iki istismar biçimi, Şeytan’a ve komünizme karşı aşı gibi görünen iki virüse dönüşmüştür.
Demokrasiyi Eritenler
Bu iki istismar biçimi; demokratik rejimlerin içinde faaliyet göstermek, demokrasiyi çarpıtmak ve halk egemenliğini kullanma potansiyelini, paradoksal olarak “vatanın daha yüksek çıkarları” adına gerekçelendirerek ABD emperyalizminin jeopolitik çıkarlarına ve tasarılarına gururlu bir boyun eğişe dönüşene kadar aşındırmak üzere tasarlanmıştır. Tarihsel olarak bunlar, müdahaleciliğin üçüncü büyük stratejisine karşılık geliyor. Her bir müdahale stratejisi tercih edilen bir müdahale aracı kullanıyor. Ancak bir kez kullanıldığında hiçbir araç tamamen terk edilmiyor; yeni araçların başarısız olması durumunda kullanılmak üzere yedekte tutuluyorlar.
Birinci Strateji
İlk büyük strateji, sivil veya askerî diktatörlüklerin dayatılmasıydı. Bu aşamada müdahaleyi gerçekleştirmek için tercih edilen yerel araç, hedef ülkenin silahlı kuvvetleriydi. Askerler bu hedef için, merkezi ABD’de bulunan, işkence, gasp, şantaj ve yargısız infaz tekniklerini öğretme konusunda uzmanlaşmış School of the Americas’ta eğitildiler. Bu nedenle burası “Suikastçılar Okulu” veya “Diktatörler Okulu” olarak anılmaya başladı. Burada 60.000’den fazla Latin Amerikalı askerî personelin eğitildiği tahmin edilmektedir. Brezilya ile ilgili olarak Ulusal Hakikat Komisyonu, nihai raporunda 1954 ile 1996 yılları arasında 300’den fazla Brezilyalı askerî personelin School of the Americas’ta eğitildiğini belirtmektedir.
İkinci Strateji
Latin Amerikalıların diktatörlüklere karşı direnişi ve demokrasilerin geri dönmesi nedeniyle bu stratejinin başarısız olması karşısında, ikinci strateji “yumuşak darbeler”den, yani demokratik kurumların emperyalizmin çıkarlarına boyun eğen adayların seçilmesini destekleyecek şekilde manipüle edilmesinden oluşuyordu. Başlıca yerel araç yargı sistemiydi. Özellikle 1990’lardan itibaren yüzlerce savcı ve hâkim (bazıları zaten muhafazakâr görüşleriyle maruftu), eğitim bahanesiyle, başlıca sütunları kurumsal güvenliğe ve cezai soruşturma politikalarına öncelik verilmesine dayanan Başsavcılık makamına ilişkin (ABD geleneğindeki) engizisyoncu anlayış; insan onurunu veya gerçeği dikkate almaksızın özel mülkiyetin ve ifade özgürlüğünün savunulması ve kötülüklerin ilerici kabul edilen siyasetçiler arasında daha yaygın olduğu imasıyla yolsuzluk ile terörizme karşı mücadele olan “eğitim, değişim ve uluslararası işbirliği programları” kisvesi altında ABD’de veya kendi ülkelerindeki ABD büyükelçiliklerinde anti-komünist, anti-sosyalist, anti-sol ve anti-sosyal-demokrat bir ideolojiyle aşılandıkları uzmanlık kurslarına davet edildiler.
Üçüncü Strateji
Brezilya, Şili ve Kolombiya örneklerinin açıkça gösterdiği üzere, bu ikinci strateji her zaman etkili olmamıştır. Bunun ışığında, hâlihazırda analizini yaptığım “inanç istismarı” ve “tefekkür istismarı” aracılığıyla vicdanların ve öznelliklerin manipüle edilmesine dayanan üçüncü bir strateji tercih edilir hâle gelmiştir. Bu stratejide yerel müdahale araçları; tıpkı kendilerinden önceki yargıçlar gibi kendi ülkelerindeki eğitimlere, inziva veya hafta sonu değerlendirme toplantılarına ve ABD’deki ziyaretlere ya da konaklamalara davet edilen papazlar (özellikle de evanjelik papazlar), ana akım medya ile sağ ve aşırı sağda yer aldığı kabul edilen gazeteciler, iletişimciler ve kanaat önderleridir.
Dini telkinlere, refah müjdesi yani zenginliğin Tanrı’dan gelen bir lütuf olarak yüceltilmesi hâkimdir. Bu kutlamanın önemi, onun aracılığıyla zenginlik ile yoksulluğun artık nedensel bir ilişkiyle birbirine bağlanmamasıdır. Azınlıkların zenginleşmesi artık ezici çoğunluğun yoksullaşmasıyla bağlantılı değildir. Eğer bu dünyanın yoksulları papazların öğretilerine itaat ederlerse, bir sonraki dünyanın zenginleri olacaklardır.
Seküler endoktrinasyon ise kelimenin teknik anlamıyla açıkça gericidir. Tefekkür istismarına yönelik kullanılan ileri teknoloji yöntemleri, Kilise’nin vicdanlar üzerindeki mutlak egemenliği ile Kral’ın dünyevi yaşam üzerindeki mutlak iktidarının cari olduğu dönem fikirlerine yani Eski Rejim (Ancien Regime) fikirlerine; on yedinci yüzyılın bireyci liberalizmi, on sekizinci yüzyılın burjuva devrimleri (Amerikan ve Fransız Devrimleri) ve on dokuzuncu yüzyılda 1848 sonrası Avrupa’sındaki devrim dalgasından önce hüküm süren siyasi fikirlere hizmete koşulmaktadır. Aydınlanma öncesi dönemden temel fark; günümüzün gerici ideolojisinin devrim öncesi 17. ve 18. yüzyıllarda düşünülemez bir durum olan özel mülkiyetin kayıtsız şartsız savunulmasını da içermesidir.
Stratejiler Arasındaki Etkileşim
Bu üç strateji arasındaki sıralama doğrusal değildir. Yalnızca eğilimlerin ve vurguların seçilebildiği, müdahale araçlarına dayalı kümülatif bir süreç söz konusudur. Herhangi bir anda üç stratejinin farklı ülkelerde, hatta aynı ülke içinde, belirli koşullara göre kullanılacak anti-demokratik önlemlerden oluşan bir araç seti olarak benimseniyor olması mümkündür.
Müdahale; (1) seçimler yoluyla siyasi bir değişime önceden hazırlanmayı amaçlayıp amaçlamadığına, (2) bir seçim süreci sırasında gerçekleşip gerçekleşmediğine veya son olarak (3) bir seçim süreci dışında gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlı olarak farklılık gösterir. (2) numaralı durumda müdahale, seçmenlerin oy verme niyetlerini mümkün olduğunca etkilemeyi amaçlar; dolayısıyla seçim hilesi oy verme işleminden önce gerçekleşir ve bu nedenle oyların sayımını kapsamaz. Bazen, seçim sonuçlarını gayrimeşru hâle getirmek ve Brezilya’da 8 Ocak 2023’te olduğu gibi, daha şiddetli ve açıkça darbe yönelimli başka stratejilerin önünü açmak amacıyla “düşmana” karşı seçim sahtekârlığı suçlamalarını da içerir.
ABD’nin Latin Amerika ülkelerine yönelik müdahalesinin giderek yoğunlaştığını ve yöntemlerini çeşitlendirdiğini belirtmek önemlidir. Geçtiğimiz yıl içinde, bu duruma örnek teşkil eden üç tipik vakayı sıralayabiliriz.
Honduras’ta ABD’nin Kasım 2025 seçimlerine müdahalesi, ikinci stratejiyi üçüncü stratejiyle birleştirdi. İkincisinin başarısızlıkla sonuçlanma ihtimali karşısında, ikinci stratejiye özgü bir tür “yumuşak darbe” yöntemine başvuruldu. Donald Trump bizzat müdahale etti. Aşırı sağcı aday Nasry Asfura’ya verdiği desteği açıkça dile getirerek Ulusal Seçim Konseyi’ni oy sayımında hile yapmakla suçladı ve yine sağcı olmakla birlikte daha ılımlı olan diğer adayın kazanması halinde ülkeyi ekonomik yaptırımlarla tehdit etti. Müdahale o denli barizdi ki, görevden ayrılmakta olan Devlet Başkanı Xiomara Castro; Donald Trump’ı şantaj, zorlama ve ülkenin egemenliğine doğrudan müdahale yoluyla bir “seçim darbesi” tezgâhlamakla suçladı.
ABD, Venezuela’da birinci ve ikinci stratejilerin bir karışımına başvurdu: meşru yollarla seçilmiş yetkililerce “hoşgörüyle karşılandığı” için demokratik normallik çerçevesinde bir “yumuşak darbe” kisvesi altına gizlenmiş, tam teşekküllü bir darbe. Karayip Denizi’nde yaklaşık iki yüz balıkçıyı öldürerek savaş suçları işleyen ABD, bu yılın Ocak ayının 3’ünde, adı amacını açıkça ortaya koyan bir operasyonla Venezuela’ya yönelik askeri bir işgal başlattı: “Mutlak Kararlılık Harekâtı” (Operation Absolute Resolution). Çoğu Kübalı olan yirmiden fazla başkanlık muhafızını öldürdüler, Başkan Nicolas Maduro’yu ve First Lady’yi uyurlarken yakaladılar ve onları tutuklu olarak ABD’ye götürdüler. Aşırı sağın en önde gelen lideri Maria Corina Machado, defalarca ABD’ye askerî müdahale çağrısında bulunmuştu. Bu gerçekleşti, ancak onun amaçladığı sonuç ortaya çıkmadı: iktidar ona devredilmedi; bunun yerine Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez liderliğindeki mevcut hükümet acınacak derecede güçsüz bırakıldı. Müdahalenin temel amacı olan petrol faaliyetlerinin kamulaştırılması (ya da hırsızlığı?), Venezuela’nın yeni Genel Valisi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya devredildi. Yalnızca Çin Venezuela petrolüne yönelik ayrıcalıklı erişimini kaybetmekle kalmadı aynı zamanda Financial Times tarafından yakın zamanda on iki milyar dolar olarak tahmin edilen petrol gelirleri de ABD Hazinesi’ne yatırılıyor ve Genel Valinin takdirine bağlı olarak kullanıma sunuluyor.
Kolombiya’da üçüncü strateji, bu yılın Mayıs ve Haziran aylarındaki seçimlerde eşi görülmemiş bir yoğunlukla kullanıldı. Tefekkür istismarının platformları ve aktörleri, İsrail teknolojisinin aktif katılımıyla dijital alandaki en gelişmiş teknolojileri kullanarak Kolombiyalıları, bilgilenme ve oy verecekleri adayı kendi başlarına seçme özerkliklerinden mahrum bıraktılar. Buna ek olarak “inanç temelli istismar”, özellikle seçim kampanyasının son haftasında, solcu aday Ivan Cepeda’nın seçimdeki şansına son darbeyi indirdi. Evanjelik kiliselerin kürsü hitapları, duaları, ibadet ayinleri, “kendiliğinden doğal duaları”, videoları ve sosyal medya paylaşımları, aileyi kızıl şeytanın tehdidine karşı kutsal bir şekilde savunmak için acil çağrılarla kamusal alanı doldurdu. Bu strateji, Donald Trump’ın aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella’ya verdiği artık tanıdık hâle gelmiş destek açıklamalarıyla ve ABD’nin Bogota Büyükelçiliği’nin olası şiddet ve protesto patlamaları hakkındaki uyarılarıyla pekiştirildi. Seçimin sonucu çoktan kesinleşmişti; daha doğrusu, sahte haberlerin o şeffaf taşına kazınmıştı.
Fırtınanın Merkezindeki Brezilya ve Sonucun Küresel Önemi
Her şey, Brezilya’nın ABD müdahalesinin bir sonraki hedefi olacağını ve bu müdahalenin, şimdiye kadar gözlemlediğimiz her şeyin yoğunluğunu ve kapsamını aşmasının muhtemel olduğunu gösteriyor.
Brezilya, Latin Amerika’nın en büyük ve en kalabalık ülkesi, bölgenin en önemli ekonomisi ve Çin’in en büyük ticaret ortağıdır. Ayrıca BRICS’in kurucu üyelerinden biridir ve eski Başkan Dilma Rousseff, BRICS bankası Yeni Kalkınma Bankası’nın mevcut başkanıdır. Ve her şeyden önce, yakın geçmişi nedeniyle zayıflamış bir demokrasi ve “inanç istismarı” ile “tefekkür istismarı”nın uzun süredir ve çok büyük yoğunlukla iş başında olduğu bir ülkedir. Dahası, Brezilya aşırı sağı özellikle de aşırı sağcı başkanın, Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre 120.000 ile 400.000 arasında önlenebilir ölümle sonuçlanan pandemiyi feci biçimde yönetmesi ışığında değerlendirildiğinde dünyanın demokratik kesimini şaşkına çeviren bir küreselleşme ve küstahlık sergilemektedir.
Önümüzdeki aylarda Brezilya’da yaşanacaklar Brezilyalıları ilgilendirir ve yalnızca onların sorumluluğunda olmalıdır ancak ne olursa olsun, bu durumun Brezilya sınırlarını çok aşan bir önemi olacaktır.
Bu, kuşkusuz bütün kıta açısından önemli olacaktır çünkü ABD’nin bölgedeki demokratik rejimlerin yıkımına müdahalesinin boyutunu gösterecektir. Aşırı sağ, iktidarı ele geçirmek için demokrasiyi kullanıyor ancak iktidarı ele geçirdikten sonra ne demokrasiyi uyguluyor ne de demokratik yollarla iktidarda kalıyor. Bu, demokrasinin önceden haber verilmiş ölümüdür.
Brezilya’da gerçekleşmek üzere olanların önemi ise küresel ölçektedir çünkü üçüncü nesil müdahalenin karakteristik teknolojileri Afrika ve Avrupa’da da hâlihazırda kullanılmaktadır. Bu nedenle, bunların temel özelliklerini vurgulamakta yarar vardır.
- İki istismar biçimi, ABD emperyalizminin nüfuz kurmaya veya sürdürmeye çalıştığı her yerde dünya çapında kullanılmaktadır.
Bunlar, çok çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren, temel hareket tarzını yerel koşullara uyarlayan ancak yararlı görüldüğü durumlarda son çare olarak ABD müdahalesine başvuran küresel aşırı sağ hareketin temel bir parçasıdır.
- İki istismar biçimi arasında küresel bağlantılar bulunmaktadır.
Çeşitli ülkelerdeki aşırı sağ partiler artık geniş ve çok çeşitli bir küresel ağa sahiptir (bu ağlar bazen en muhafazakâr sağ partilere kadar uzanıyor): ABD’de kurulan ve şimdi küresel bir erişime sahip olan Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı (Conservative Political Action Conference); Avrupa Parlamentosu’ndaki zirveler ve gruplar (Vatanseverler için Avrupa, Egemen Milletler Avrupası, Avrupalı Muhafazakârlar ve Reformistler); Madrid Forumu ve Madrid Şartı.
Tartıştıkları konular şaşırtıcı olmayan bir şekilde: göçmen karşıtlığı (kapalı sınırları savunmak ve çok kültürlülüğü eleştirmek); egemenlik (Avrupa Birliği veya BM gibi ulus üstü organlara muhalefet); kültür savaşı (“geleneksel aile”yi savunmaya, ilerici ve cinsiyet kimliği gündemlerine karşı çıkmaya odaklanan bir retorik); dijital taktikler (genç seçmenleri çekmek için algoritmalar, sosyal medya ve yapılandırılmış dezenformasyon kullanımına dair metodolojilerin paylaşılması) gibi konulardır.
Partiler üstü aşırı sağ örgütlerin de kendilerine ait küresel toplantıları ve ağları bulunmaktadır ve tartışılan konular aşırı sağ partilerin konularıyla yalnızca kısmen örtüşmektedir: anlatıların koordinasyonu (göç, azınlıklar ve liberal düzene karşı söylemlerin uyumlaştırılması); stratejilerin ihracı (başka ülkelerde işe yaramış dijital iletişim taktiklerinin ve taban aktivizminin yerel koşullara uyarlanması); ulus ötesi finansman (uluslararası özel bağışçılar, varlıklı vakıflar ve siyasi baskı grupları arasındaki bağlantılar); kültürel savaş (gerçekten seçim yoluyla iktidarı kazanmadan önce toplumsal normların, akademik kurumların ve kültürel değerlerin köklü dönüşümüne odaklanma).
Bunun yanı sıra, misyonerlik alanında iş birliği, liderlik ve teolojik uyum konularına odaklanan büyük küresel evanjelik kilise konferansları düzenli olarak gerçekleştirilmektedir. 2025 yılında on dördüncü Genel Kurulu’nu toplayan bir Dünya Evanjelik İttifakı da bulunmaktadır. Açıkçası, bu küresel hareketin bir kısmı emperyal tasarımlara hizmet etmiyor ve aşırı sağ ideolojilere bağlı değil ancak anti-komünisttir tıpkı Katolik Kilisesi’nin, kurtuluş teolojisini benimsediği kısa dönem hariç, her zaman olduğu gibi.
“Tefekkür istismarı” mevcut olduğunda, “inanç istismarı” belirleyici anlarda yani seçim kampanyaları sırasında, onunla ittifak kurma eğilimindedir. Başka ülkelerde de olduğu gibi, papazların ve kiliselerinin açıkça siyasi müdahalesi, kampanya dönemlerinin en sonunda, buna karşı koymak için artık hiçbir şey yapılamayacak bir zamanda gerçekleşmektedir.
- Dijital Sermaye
Son yıllarda, kapitalist küreselleşmenin ABD öncülüğündeki evresi; çevre ve yarı-çevre ülkelerdeki siyasi tercihlerin hem ülkeler içinde hem de uluslararası düzeyde kontrol edilmesinde finans sermayesinin oynadığı merkezi rolle (kemer sıkma politikaları, yaptırımlar, gümrük vergileri ve yurt dışında tutulan dolar cinsinden varlıkların dondurulması) karakterize edilmiştir. Günümüzde bu merkezi rol, giderek artan bir biçimde, ister inançların isterse tefekkür süreçlerinin istismarı yoluyla olsun, doğrudan zihinleri kontrol etmek için kullanılma gibi ayırt edici bir özelliğe sahip olan dijital sermaye tarafından paylaşılmaktadır. Aşırı sağ partiler ve örgütler, dijital sermayeye giderek daha fazla bel bağlamaktadır çünkü dijital sermaye, siyasi endoktrinasyonu mümkün olan en üst düzeyde kişiselleştirmelerine olanak tanımaktadır. Endoktrinasyon ne kadar kişiselleştirilirse, alıcı açısından güvenilir bilgiye dönüşmesi de o kadar kolaylaşıyor. Yurttaşlar ancak algoritma tarafından, sonunda “kendi özgür iradeleriyle” yapacakları tercihi destekleyecek şekilde seçildikten sonra seçimlerini yaparlar. Algoritma, çağımızın büyük anti-demokratik karar vericisidir.
ABD öncülüğündeki aşırı sağ, mesajlarını yaymak, zihinleri ve vicdanları şekillendirmek ve koşullandırmak ve yapay zekâyı ekonomik, toplumsal, siyasi ve kültürel olarak iktidara erişmenin ve iktidarı kullanmanın ayrıcalıklı bir aracına dönüştürmek için yapay zekâ kullanımına her şeyini yatırmaktadır. Filozof Nick Land gibi en aşırı figürler için yapay zekâ çağımızın Tanrı’sıdır. Tamamen yapay zekânın kibrinin merkezine oturan Tekno-İyimserlik Hareketi, aşırı sağ içinde giderek daha fazla popülerlik kazanmaktadır.
- İsrail’in Dahli
ABD emperyalizmi bugün ABD ve İsrai’’in ortak bir girişimidir. Bu ülkelerin herhangi birinde köklü siyasi değişiklikler olmadıkça, hiçbiri diğeri olmadan varlığını sürdüremez. Bilgi, dezenformasyon, gözetim, istihbarat, güvenlik ve siber savaş sistemleri bağlamında dijital sermayenin taşıdığı önem, İsrailli şirketlere ve İsrail Devleti’ne, sıklıkla ABD’ninkini geride bırakan stratejik bir konum kazandırmaktadır; yapay zeka temelli savaş teknolojileri ise Orta Doğu’da ve bilhassa Filistin’de Nazi toplama kamplarındakini katbekat aşan, son derece sofistike ve barbarca bir sınama sahası bulmuştur.
- Sivil Toplum Olarak Aşırı Sağ
Demokratik olmayan müdahaleler veya ABD emperyalizmi üzerine konuşurken, yalnızca ABD hükümetinin eylemleriyle karşı karşıya olduğumuz yanılgısına düşülebilir. Oysa durum hiç de öyle değildir. “İnanç istismarı” ve “tefekkür istismarı”na dayalı küresel aşırı sağ hareket, liberalizmin “sivil toplum” olarak adlandırdığı alanın içinde yer alan bir harekettir. Bu hareket; kiliseleri, sivil toplum kuruluşlarını, vakıfları, gazeteleri, dijital platformları, radyo istasyonlarını, sosyal medyayı, sahte haber fabrikalarını, iletişimcileri, influencerları, tanınmak amacıyla yararlı aptallar olarak hareket eden solcu entelektüelleri ve temel amacı Kuzey’den kaynaklanan aktivizme ve ABD emperyalizmine olumlu yaklaşan bir kamuoyu oluşturmak olan görünüşte ilerici davaların aktivistlerini (ki aktivistler bunun her zaman farkında değillerdir) kapsamaktadır.
- Hiçbir zaman kamu görevi üstlenmeden siyasi gücü elinde bulundurmak
ABD nüfuz alanındaki ülkelerin siyasi süreçlerine yönelik mevcut demokrasi karşıtı müdahale modelinin en büyük yeniliklerinden biri, hiçbir kamu görevinde bulunmamış ve influencer olmadıklarında kamuoyu tarafından bilinmeyen, perde arkasında ve bazen de aşırı sağ adaylar lehine yürütülen dezenformasyon kampanyalarının karanlık yüzünde, çok uluslu “dijital çöp” fabrikalarının yöneticileri olarak, algoritmalar ve genel olarak yapay zeka konusundaki ustalıkları sayesinde faaliyet gösteren figürlerin sahip olduğu siyasi güçtür. Onlar uğursuz figürler; demokratik ruhu, hakikate ve insanların onuruna duyulan saygıyı derinden aşındıran güçlerdir. Çoğu zaman yasal faaliyetleri yasa dışı faaliyetlerle birleştirirler: çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren, para aldıkları sürece sahte fikirlerin ve faşist davaların paralı askerleri. Bunlar, çok az dikkat çekmiş olan faşizmin yeraltı küreselleşmesinin bir boyutunu temsil etmektedirler.
Ancak, Arjantinli bir dezenformasyon aktörü olan ve şu anda hamile partnerine, yani kendi çocuğunu taşıyan kadına yönelik cinayete teşebbüs nedeniyle Bolivya’da hapiste bulunan Fernando Cerimedo’nun yakın zamandaki vakasında olduğu gibi olağanüstü koşullarda kamuoyunun dikkatini çekmektedirler. Ve Bolivya cumhurbaşkanı ile cumhurbaşkanı yardımcısı arasında anlaşmazlıklar olmasaydı, belki de hapiste bile olmayacaktı.
Çanlar Kimin İçin Çalıyor?
- yüzyıl İngiliz şairi John Donne’a ait olan ve Ernest Hemingway’in romanıyla dünya çapında ün kazanan ifade, Brezilya’nın yaşamındaki bu tarihi anda bütünüyle geçerliliğini koruyor. Önümüzdeki günler Brezilya’daki demokrasinin geleceği açısından belirleyici olacaktır. Brezilya’nın Latin Amerika’daki ve dünyadaki konumu göz önüne alındığında, Brezilya’da yaşanacaklar bütün demokratik dünyayı etkileyecek ve Çin ile ABD arasındaki rekabetin yönetimi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktır.
Brezilya, yakın tarihte yalnızca tek bir emsali bulunan bir saldırı eylemiyle karşı karşıya: bu emsal 1964 yılında yaşadığı askeri darbedir. Karşı karşıya kalınan meydan okuma, saldırının hedefinin boyutlarıyla eşdeğer niteliktedir çünkü bu hedef, Brezilya’nın “Çin’e Karşı Duvar”ın sadece birkaç bin kilometrelik bir uzantısı haline gelecek şekilde köklü bir biçimde yeniden sömürgeleştirilmesidir. Bu saldırganlığın failleri, meşhur School of the Americas’ta öğrendiklerini hiçbir zaman unutmamış bir lumpen-politikacılar ve askerî görevliler çetesi tarafından desteklenen Brezilya üst burjuvazisinin bazı kesimleridir.
Demokratlar için zorlu görev, iki yönlü bir misyonu yerine getirmektir. Kısa vadede bu misyon, faşistlerin iktidara gelmelerini ve Brezilya’yı bir başka ABD vasalına dönüştürmelerini engellemektir. Orta vadeli misyon ise Brezilyalıları, önümüzdeki seçimlerdeki zaferin ne kadar rahat ve tatmin edici olursa olsun, yalnızca çok daha büyük bir mücadelenin başlangıç noktası olduğuna ikna etmektir; bu mücadele, şu basit ama muazzam fikre dayanıyor: derin bir yeniden sömürgeleştirmeyle ancak derin bir demokratikleşmeyle mücadele edilebilir.
*Boaventura de Sousa Santos, Portekiz’deki Coimbra Üniversitesi’nde emekli olarak çalışan bir sosyoloji profesörüdür.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/brazil-the-bells-toll-for-you
Tercüme Ali Karakuş
