Bir Sonraki Küresel Ekonomik Kriz Çin Kaynaklı Olabilir

Aşırı kapasite nasıl sona erecek? Son yıllarda Çin’in aşırı üretim kapasitesine ilişkin şikâyetlerde herhangi bir düşüş yaşanmadı. Pekin’in, ne pahasına olursa olsun ihracatı artırma ve ticaret fazlasını büyütme konusundaki kararlılığı; başta ABD ve Avrupa’daki gelişmiş ekonomiler olmak üzere, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan ülkelerin de sanayi ve üretim hedeflerine zarar verdi. Sorunun mahiyetine dair her zamankinden daha güçlü bir küresel mutabakat söz konusu ancak bu durum, Çin’in uyguladığı politika üzerinde çok az etkili oldu.
Ağustos 20, 2026
image_print

Şimdi sorun niteliksel olarak yeni ve daha tehlikeli bir şeye dönüşüyor: dünyanın Çin’in aşırı kapasitesini absorbe etme yeteneği bir kırılma noktasına yaklaşıyor. Ve eğer bu kırılma noktası aşılırsa, sonuç, hükümetlerin ortaya çıkacak sonuçları yönetmek konusunda özellikle hazırlıksız olduğu bir zamanda küresel bir ekonomik kriz olabilir.

Çin, son yirmi yılda kayıtlı tarihteki en büyük dış ticaret fazlasını oluşturdu. Çin’in dış ticaret fazlası küresel mal ticareti artış hızının üç katı bir oranda büyüyerek, 2025 yılında neredeyse 1,2 trilyon dolara ulaştı. Bu paradigma, kısa vadede Çin için stratejik açıdan faydalı ve dünyanın geri kalanı için de dezenflasyonist bir nitelik taşımıştır ancak bu durum siyasi ve yapısal açıdan sürdürülemez bir durumdur ve tüm küresel ekonomi için giderek artan, yeterince takdir edilmeyen bir risk oluşturmaktadır.

Çin’in son birkaç on yıldaki olağanüstü ekonomik kalkınma rotası, diğer ülkelerin verimli tedarik zincirleri ve tüketici refahı karşılığında düşük maliyetli mamul malları kabul etmeye istekli olduğu elverişli bir uluslararası ortam sayesinde mümkün oldu. Ancak bu uluslararası ortam zehirli hale geldi. Çin menşeli ithalat akınının beraberinde getirdiği sanayisizleşmeyi ve kritik bağımlılıkları kabullenmeye yönelik siyasi iştahın da bir sınırı vardır ve bu sınır giderek daralmaktadır. Bu eğilimler sürdükçe korumacılığın artması; Çinli üreticilerin pazarlara erişiminin kesilmesi ve böylece Pekin’in hem yurt içi ekonomik kendi kendine yeterliliği hem de uluslararası pazarlarla etkileşimin sürdürülmesini teşvik eden, 2020’de ortaya koyduğu “çift dolaşım” stratejisini sekteye uğratması muhtemeldir.

Ancak sorun siyasi tepkinin çok ötesine uzanıyor. Bu aritmetik bir sorunudur. Çin ekonomisi önemli ölçüde daha küçükken, ihracat büyümesini genel küresel ekonomik büyüme oranının iki veya üç katı hızında artırmaya dayalı bir strateji uygulaması mümkündü, çünkü ihracatını absorbe edecek derecede yeterli küresel bir talep vardı. Ancak bugün Çin çok daha büyük bir ekonomiye sahip ve böyle devam ederse er ya da geç ulaşabileceği bütün müşterilerine ulaşacak ve doyum oluşturacaktır. Basitçe ifade etmek gerekirse, Pekin mevcut ekonomik modelini aşmış durumdadır.

Çin’in ihracat çarkları duraksadığında, bunun yaratacağı sarsıntının en ağır faturasını da yine Çin ödeyecektir. Ancak ülke ekonomisindeki kayda değer bir yavaşlama, başta Çin’in başlıca ticaret ortakları olmak üzere tüm dünyada şok dalgaları yaratacaktır; bu durum sadece Asya-Pasifik bölgesini değil, ekonomileri Çin’inkiyle iç içe geçmiş diğer bölgelerdeki ülkeleri de etkileyecektir. Amerika Birleşik Devletleri bu şoktan muaf olmayacaktır, ancak küresel ekonomiyi istikrara kavuşturmak için gerekli ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip tek aktör olacaktır.

Bu maliyetli olaylar zincirinden kaçınmanın en güvenilir yolu, Çin ekonomisinin önleyici ve kademeli biçimde yeniden dengelenmesidir. Bu, uzun zamandır Çin’in daha sürdürülebilir büyümeye giden en iyi yolu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yıllardır savunduğu bir güzergâh olmuştur. Ancak geçmiş on yıllarda bu akıllıca bir tercih iken, şimdi bir zorunluluktur.

 

Mutlak Dezavantaj

Çin şu anda küresel sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor ve 2024 tarihli bir BM raporuna göre 2030 yılına kadar bu oranın yüzde 45’e ulaşması bekleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki ABD ekonomisi istisna olmak üzere, böylesine bir sanayi gücü yoğunlaşmasının tarihsel bir örneği bulunmuyor. Küresel GSYİH içindeki pay olarak ölçüldüğünde, Çin’in mevcut mamul mal fazlası, 1980’lerin herhangi bir döneminde Almanya ve Japonya’nın birleşik fazlalarından daha büyüktür.

Bu imalat fazlası, üzerinde ortaklaşa karar verilmiş bir politika tercihini yansıtıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, Çin’in küresel imalat pazarındaki payında kazanımların yüzde 60’ının devlet sübvansiyonları tarafından yönlendirildiğini tahmin ediyor. Belki de en önemli, örtük sübvansiyon, Çinli imalat şirketlerinin Pekin’in devlet yönlendirmeli finansal sistemine erişimidir; bu sistem, öncelik verilen sektörlere büyük miktarlarda kredi yönlendirerek Çinli şirketlerin uluslararası rakiplerinin kâr ve getiri konusundaki kaygıyı taşımadan büyümelerini mümkün kılıyor. Sonuç, firmaların fiyatları maliyetin altına çektiği, son derece düşük veya negatif marjları kabul ettiği ve daha büyük pazar payının peşinden gitmek için üretim kapasitesi oluşturmaya devam ettiği, kendi kendini yenilgiye uğratan dibe doğru bir yarıştır. Çinli sanayi firmalarının yaklaşık yüzde 30’u zararına faaliyet gösteriyor; bu oran COVID-19 pandemisinden önce yüzde 20’ydi. Yatırım artışının en hızlı olduğu sektörlerde, büyük ölçüde Çin lideri Şi Jinping’in ileri sanayi kollarında Çin’in kendine yeterliliğini artırmayı amaçlayan “Made in China 2025” girişimi kapsamında önceliklendirilen sektörlerde, bu oran yüzde 34’ü buluyor. Yerel yönetimler, başarısız firmaların piyasadan çıkmasına izin vermek yerine istihdamı ve vergi gelirlerini korumak için kârlı olmayan şirketleri ayakta tutuyor ve devlete ait bankalar iflas etmiş borçluların borçlarını yeniden yapılandırarak erteliyor. İhracatı ucuzlaştıran ve sürekli olarak düşük değerlenmiş yuana ek olarak bu sistem, Çinli şirketlerin başka yerlerdeki rakiplerinden yüzde 30’a kadar daha düşük fiyatlar talep etmelerine olanak sağlamaktadır.

Bu fiyat savaşları ve aşırı kapasite yalnızca yurtdışında değil, yurtiçinde de olumsuz etkilere sahiptir. Bu olguya karşılık gelen Çince kelime neijuandır ve “içe kıvrılma” olarak tercüme edilir; bu terim, Çinli şirketleri giderek azalan getiriler için uçuruma iten aşırı rekabeti tanımlamak için kullanılıyor. Firmalar, mali sağlıkları fabrikaların açık kalmasına bağlı olan yerel yönetimler tarafından desteklenerek; daha düşük veya negatif kâr marjlarıyla daha fazla ihracat yapmak amacıyla daha fazla üretim yatırımı yapıyorlar. Sonuç; duramayan ve yavaşlayamayan, ancak talep sınırları nedeniyle yoluna da devam edemeyen endüstriyel bir makinedir.

Çin’in ticaret fazlası, fiilen kendi içine çökebilir.

Ancak muhtemel bir kriz kaçınılmaz değil. Çin ekonomisi en azından kâğıt üzerinde dayanıklı bir yapıya sahip görünüyor ve ülkenin liderliği sorunun farkında olduğunu ve bu sorunu çözmeye yönelik adımlar atma konusunda istekli olduğunu ortaya koyan sinyaller verdi. Çin Komünist Partisi 2025 yılında içe kıvrılma karşıtı bir kampanya başlattı ve 2026-2030 yıllarını kapsayan 15. Beş Yıllık Planı ise, özellikle kırsal bölgelerde tüketimi teşvik ediyor. ÇKP ayrıca hane halklarının harcama yapmak yerine tasarruf etme güdüsünü azaltmak amacıyla sosyal güvenlik ağını güçlendirmek için mütevazı adımlar attı.

Ancak Çin yönetimi, en önemli değişikliği yapmaya yani ülkenin büyüme stratejisini köklü bir şekilde daha sürdürülebilir bir modele yönlendirme hususunda hâlâ isteksiz. Pekin genel olarak, stratejik ve düşük değerli sektörlerde sanayi üretimini en üst düzeye çıkarma amacıyla iç tüketimi baskılamayı sürdürdü. Ortaya çıkan tablo, ekonomist Yasheng Huang’ın “mutlak üstünlük” ekonomisi olarak adlandırdığı durumdur: yapay zekâ, elektrikli araçlar ve elektronik alanında Amerika Birleşik Devletleri ile tekstil, hazır giyim ve ufak tefek ev eşyaları üretimi konusunda ise Afrika’nın en yoksul ülkeleriyle eş zamanlı olarak rekabet eden bir ülke. Bu durum, diğer pek çok ülkenin izlediği karşılaştırmalı üstünlük ilkesine dayalı temel ekonomik mantığın yanı sıra, her türlü tarihsel emsale de aykırıdır. Güney Kore ve Tayvan gibi merkantilist kalkınma stratejileri izleyen hükümetler bile, iç ücretler yükseldikçe düşük katma değerli imalatı terk ettiler.

Pekin rotasını değiştirme hususunda isteksiz, çünkü ihracata dayalı büyüme modeli hem ekonomik bir büyük strateji hem de siyasi bir proje. Çift dolaşım, Çin’in ölçekli imalat, enerji, altyapı, işgücü ve mühendislik uzmanlığındaki avantajlarına dayanıyor. Aynı zamanda Şi’nin 2020 tarihli bir konuşmasında yansıttığı, Çin’in “dijital ekonominin inşasını hızlandırması… gerektiği, ancak reel ekonominin temel olduğu ve çeşitli imalat sanayilerinin terk edilemeyeceği” yönündeki derin köklü inancını da yansıtıyor. Ekonomist Zongyuan Zoe Liu’nun bu sayfalarda yazdığı gibi, “Partinin gördüğü şekliyle tüketim, kaynakları Çin’in temel ekonomik gücü olan sanayi tabanından uzaklaştırma tehdidi oluşturan bireyci bir dikkat dağıtıcıdır.”

Yeniden yapılandırmanın ortaya çıkardığı siyasi ikilem Şi’nin sanayiye olan yakınlığının ötesine geçiyor. Pekin’in uygun biçimde yeniden denge sağlaması için her eyaletin ve belediyenin bağımlı olduğu mali modeli yeniden kurması, bunun sonucunda yerel yönetim gelirlerinde yaşanacak çöküşü kabul etmesi ve kitlesel işten çıkarmaları absorbe etmesi gerekecektir. Böyle bir değişiklik, her düzeydeki yetkilinin ve kurumların son yirmi yıldır izlemeye alıştıkları hedeften önemli ölçüde farklı bir ekonomik hedef doğrultusunda teşvikleri yeniden düzenlemesini gerektirecektir. Hâlihazırda yerel yetkililerin bir üst makama terfileri, büyümenin sürdürülebilir olup olmadığına bakılmaksızın, büyüme hedeflerine ulaşmaya bağlı. Yerel yöneticiler, bu hedeflere ulaşmak ve yerel harcamaları finanse etmek için arazi satıyor, elde edilen geliri sübvansiyonlu fabrika arsalarına ve sanayi parklarına aktarıyor, yerel banka şubelerinden ve yerel yönetim finansman araçlarından kredi sağlıyor ve daha da fazla fabrika inşa ediyorlar. Eyaletler ve belediyeler kronik olarak açık verdiği ve büyük ölçekte gelir yaratmak için alternatif araçlardan yoksun olduğu için, üretim odaklı bu döngü sonsuza kadar devam ediyor. Bu sorun ve çözümleri-her şeyden önce, daha çok tüketime dayalı bir ekonomik model-Çin’de gayet iyi biliniyor. Ancak bu, meselenin çözümünün daha kolay olduğu anlamına gelmiyor.

 

Duvardaki Yazı

Pekin felaketi önlemek için gerekli reformları benimseyip benimsememeyi tartışırken, diğer ülkelerin Çin ihracatının akışını engellemeye çalışması muhtemeldir. Bu tür hamleler Çin’in geniş bir yabancı pazarlar yelpazesine erişimini aniden kapatabilir, ihracata dayalı büyüme modelinin başarısızlığını hızlandırabilir ve küresel bir ekonomik kriz olasılığını artırabilir. Bu yüzyılın ilk on yılında, zengin ülkeler düşük marjlı imalatı Çinli firmalara kaptırmayı kabullendiler. Ancak Pekin’in son dönemde yüksek değerli imalata yönelmesi, bu ülkelerin ekonomik stratejileri için doğrudan bir tehdit oluşturuyor ve geleneksel serbest ticaret kalelerinde bile bir korumacılık dalgasının zeminini hazırlıyor.

Uzun süredir Çin ile ticaretin savunucusu olan ve bundan faydalanan Almanya örneğini ele alalım. Rhodium Group verilerine göre, 2025 yılında Almanya’nın Çin’e yaptığı mal ihracatı son on yılın en düşük seviyesine geriledi; 2025 yılı ihracatı, 2024’e kıyasla yüzde 9,3’lük, 2022’deki zirve noktasına kıyasla ise yüzde 23’lük bir düşüş yaşadı. Ters yöndeki trafik arttı. 2025’in ikinci çeyreğinde Almanya’nın Çin’den ithalatı, kimyasallar ve taşıt imalatı da dâhil olmak üzere 2.241 ürün kategorisinin tamamında yıllık bazda en az yüzde 10 arttı; toplu olarak bu kategoriler Almanya’nın Çin’den yaptığı tüm ithalatın yüzde 60’ından fazlasını oluşturuyordu.

Bu yerinden edilme otomotiv sektöründe en ağır biçimde hissedilmektedir. Çin’in küresel otomotiv pazarındaki payı büyürken, Alman firmalarının Çin otomobil pazarındaki payı küçülüyor. 2022 ile 2025 yılları arasında Almanya’nın Çin’e yönelik otomobil ihracatı yüzde 66 oranında düşerken, Çin’in toplam araç ihracatı iki katından fazla artarak ülkeyi dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı konumuna getirdi. Sonuç olarak, Almanya’daki otomotiv işçisi işten çıkarmaları şu anda 2008-2009 küresel finans krizi veya COVID pandemisi dönemindekinden daha yüksek seviyede seyrediyor; bu durum, Alman ve Avrupalı ​​iş dünyası örgütlerini benzeri görülmemiş derecede katı yerel içerik şartları talep etmeye sevk ediyor. İşverenler birliği Gesamtmetall, Aralık 2025’te ülkenin en büyük sektörü olan Almanya’nın metal ve elektrik mühendisliği sektörünün ayda yaklaşık 10.000 iş kaybettiğini bildirdi. Volkswagen şu anda, iş gücünün neredeyse altıda birine denk gelen 100.000 kadar istihdamı azaltmayı ve Almanya’daki dört fabrikada üretimi durdurmayı değerlendiriyor. BMW ve Mercedes-Benz de kapsamlı yeniden yapılandırmalar yürütüyor; analistler Financial Times’a Alman otomotiv sektörünün artık “kalıcı, sürekli bir biçimde” küçüldüğünü söyledi. Çin kaynaklı bu şok, Alman Başbakanlığı’nı bir zamanlar akla hayale gelmeyecek bir seçeneği değerlendirmeye zorladı: Avrupa Birliği’nin, Çin’in ihracat fazlasını hedef alan gümrük vergileri uygulamasına ve Çin para birimi yuanın yeniden değerlenmesini teşvik etmesine olanak tanıyacak ABD’deki Gümrük Kanunu’nun 301. maddesine benzer bir mekanizmayı değerlendirmesine yönelik tekliflere destek vermek. Çin uzmanı Daniel Rosen’ın da belirttiği üzere, yaşananlar Alman özelliklerine sahip bir Hillbilly Elegy’ye (ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in hayatını konu alan Dağ Köylüsüne Ağıt anlamına gelen bir film) yani Alman kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan bir endüstrinin yok oluşuna eşdeğer bir durumdur.

AB, en azından söylem düzeyinde, entegrasyon projesinin temel bir unsuru olarak çok taraflılığa ve serbest ticarete, ABD’ye kıyasla uzun zamandır daha güçlü bir ideolojik bağlılık göstermektedir. Ancak yıllarca ABD ve Çin arasında denge kurmaya çalıştıktan sonra, Çin ihracatına ticaret engelleri koyma konusunda Washington’ın liderliğini gecikmiş ve isteksiz biçimde takip ediyor. Ekim 2024’te Avrupa Komisyonu, Çin’in elektrikli araç tedarik zincirindeki sübvansiyonlara yönelik bir soruşturmanın ardından Çin’de üretilen elektrikli araçlara yüzde 35,3’e kadar telafi edici vergiler uyguladı. Mart ayında Komisyon, “AB’de Üret” yerel içerik gereklilikleri getirecek ve kilit sektörleri kapsayan anlaşmalarda teknoloji transferini zorunlu kılacak Sanayi Hızlandırma Yasası’nı ortaya koydu. Ayrıca, kritik sektörlerdeki ithalatlar için en az üç kaynağa sahip olacak şekilde çeşitlendirme yapmalarını Avrupa şirketlerine zorunlu kılacak mevzuat da dâhil olmak üzere, tüm birlik için daha geniş tedarik zinciri kurallarını değerlendiriyor.

Çin’in karşı karşıya olduğu zorluklar ABD ve Avrupa ile sınırlı değil. Çin 2025 yılında kritik minerallerin işlenmesinde ve mıknatıslar gibi bunlarla bağlantılı ürünlerin üretimindeki hâkimiyetini silah olarak kullanmaya istekli olduğunu gösterdiğinde, koordineli ve küresel bir tepkiyi harekete geçirdi. Trump yönetimi tarafından bir araya getirilen yeni Kaynak Jeostratejik Etkileşim Forumu, düzinelerce ülkenin desteklediği ve “Çin’siz” kritik mineral tedarik zincirlerine yönelik kamu ve özel sektör yatırımlarını hızla ölçeklendirmeyi amaçlayan bir koalisyondur. Bu, Pekin için daha da ürkütücü bir ihtimalin habercisi olabilir: küresel pazarları Çin mallarına kapatmak ve Pekin’i başkasının takvimine göre yeniden dengelemeye zorlamak üzere işbirliği yapan istekli ülkelerden oluşan koalisyonlar. Telekomünikasyon, elektrikli araçlar ve dronlar gibi bazı hassas sektörlerde, Huawei ve ZTE gibi Çinli telekomünikasyon şirketlerinin ekipmanlarının kullanımına yasaklar ve kısıtlamalar getiren bu tür gruplar şimdiden oluşmuş durumda.

Büyük ithalatçı ekonomiler, gümrük vergilerinin, yerel içerik gerekliliklerinin ve ulusal güvenlik istisnalarının kullanımını şimdiden artırıyor. Bu durum, ister koordineli bir çaba şeklinde isterse tek taraflı önlemlerden oluşan karmaşık bir ağ olarak devam ederse, Çin üzerindeki etkisi dış talepte ani ve kalıcı bir açık olabilir.

 

Dünya Yetmez

Eğer Çin’in ticaret ortakları arasındaki ticaretin politik ekonomisi Pekin’in ekonomik modeli için bir meydan okuma oluşturuyorsa, aritmetik yasaları da en az onun kadar göz korkutucu bir meydan okuma oluşturuyor. 2026’nın ilk iki ayında Çin’in ticaret fazlası yıllık bazda yüzde 20’den daha fazla arttı. Bu arada Uluslararası Para Fonu, küresel ekonominin bu yıl yalnızca yüzde 3,1 büyüyeceğini öngördü. Bu eğilim sürdürülemez: küresel talep, kilit sektörlerde veya toplamda, Çin’in ihracatını bu hızda absorbe edecek kadar hızlı artmıyor. Sonunda Çin’de yeni fabrikalar için pazar, tıpkı emlak piyasasında olduğu gibi kuruyacak. Çin’in ticaret fazlası, fiilen kendi üzerine çökebilir.

Mevcut dengesizlikler, Pekin’in en stratejik olarak belirlediği sektörlerde en üst düzeyde seyrediyor. Çinli fabrikalar, yılda yaklaşık 1.200 gigavatlık güneş enerjisi altyapısı üretme kapasitesine ulaştı; bu miktar, geçen yıl dünya genelinde kurulan kapasitenin neredeyse iki katına denk geliyor. Güneş panellerini oluşturan güneş hücrelerinin Çin’den yapılan ihracat hacmi, 2025’in ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 73 oranında artarken, bu hücrelerin ortalama birim fiyatı yaklaşık yüzde 25 düştü. Ucuz ve bol miktarda güneş paneli arzı, enerji dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışan ülkeler için iyi olabilir ancak temiz enerji ürünlerinin imalatında rol oynamaya çalışan ülkeler için bu durum hiç iyi değildir.

Bu sorun, elektrikli araçlar için çok daha ciddi bir boyuttadır. 2025 yılında Çin’in araç ihracatı yüzde 21 artışla 142 milyar dolara, lityum iyon batarya sevkiyatları ise 77 milyar dolara ulaştı. Ekonomist Brad Setser’in tahminlerine göre Çin, yeni enerjili araçlara yönelik kendi iç talebinin yılda yaklaşık 12 milyon seviyesinde durakladığı bir dönemde, bu muazzam büyümeyi mümkün kılmak amacıyla kabaca 25 milyon elektrikli ve şarj edilebilir hibrit araç üretme kapasitesini hayata geçirdi. Bu arada elektrikli araçlara yönelik küresel talebin bu yıl yalnızca 23 milyona çıkması bekleniyor. Çin artık elektrikli araçlar ve içten yanmalı motorlu araçlar dâhil olmak üzere yaklaşık 55 milyon otomobil üretme kapasitesine sahip; bu da yaklaşık 90 milyon araçlık küresel pazarın yaklaşık yüzde 60’ına denk geliyor. Aynı zamanda yeni otomobil üretim kapasitesine, otomobillere yönelik küresel talebin büyümesini aşan bir hızda yoğun yatırım yapmaya devam ediyor; bu da pazar payının muhtemelen artacağını gösteriyor. Bir noktada, Çin’in tüm otomobilleri için artık yeterli alıcı olmayabilir.

Bu atıl fabrikaların inşasına yol açan sermaye harcamaları patlamasının sona ermesinin yanı sıra, pazarların doygunluğa ulaşması da bir krizin koşullarını yaratacaktır. Bunun bedelini sadece Çin değil, dünyanın geri kalanı da ödeyecektir.

 

Oyun Bitti mi?

Pekin, ihracatın büyümesini ve çifte dolaşımın devam etmesini sağlamak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Yuanı zayıflatabilir; halihazırda trilyonlarca yuan harcanan öncelikli sektörlere yönelik sübvansiyonları genişletebilir; ticari uçaklar ve yapay zeka donanımı da dâhil olmak üzere Çin’in henüz hâkim olmadığı bir sonraki sektörlere daha fazla yatırım yapabilir. Ticaret ortakları Çin ihracatının önüne daha fazla engel koymaya çalışırsa Pekin, diğer ülkeleri pazarlarını açık tutmaya zorlamak için işlenmiş kritik minerallere erişimi kısıtlamak gibi ekonomik zorlama araçlarına başvurabilir. Çin’in ticaret fazlası, küresel GSYİH içindeki payı bakımından daha da büyüyebilir ve imal edilmiş mallarda hâlihazırda temsil ettiği yaklaşık yüzde ikinin çok ötesine geçebilir. Ancak dünyanın böyle bir duruma uzun süre tahammül etmesi pek olası değildir.

Çin daha önce dış talepte bir çöküşle karşı karşıya kaldı. 2008-9 küresel finans krizi sırasında ve hemen sonrasındaki toparlanma döneminde, Michael Pettis ve Nicholas Lardy gibi ekonomistler Pekin’i hane halkı tüketimini artırmaya yönelik uzun süredir vaat edilen çabalarını hızlandırmaya çağırdılar. Bunun yerine Pekin, neredeyse tamamı altyapı ve inşaat alanına yönlendirilen ve Çin’in 2008’deki GSYH’sinin yaklaşık yüzde 12’sine denk gelen yaklaşık 586 milyar dolarlık bir teşvik paketini devreye soktu. Yatırım çözümü büyük ölçüde işe yaradı çünkü demografik rüzgârlar hâlâ Çin’in arkasındaydı: orta sınıf büyüyor ve giderek kentlileşiyor, çalışma çağındaki nüfus da genişliyordu. Ancak bu rüzgârlar o zamandan beri tersine döndü. Çin’in kentlerine yönelik kitlesel iç göç yavaşladı, ülkenin çalışma çağındaki nüfusu 2015’te zirve yaptı ve toplam nüfusu 2022’de küçülmeye başladı.

Çin’in şişkin emlak sektörü 2021’de çökmeye başladığında, Pekin yeniden topu ileri attı ve sanayi politikasını yüksek değerli imalata yani elektrikli araçlar, bataryalar, güneş modülleri ve yarı iletkenlere uygulayarak yeniden denge sağlamaya çalıştı. Setser’ın izini sürdüğü üzere, 2024 itibarıyla Çin’in ihracat hacimleri küresel ticaretten on puandan daha fazla hızlı büyüyordu ve 2025’te net ihracat GSYİH büyümesinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturdu.

Ancak bu son yükseliş yataylaşır veya gerilerse, oyun gerçekten bitebilir. Çin ekonomisi için GSYİH büyümesinin bir başka yüzde 30’unu yaratabilecek bir sektör belirlemek zor. Gayrimenkul sektörü, bir neslin büyük bir kısmına yayılabilir nitelikte uzun süreli bir durgunluk yaşıyor. Altyapı sektörü artık üçüncü kademe şehirlerdeki yeni ve gereksiz yüksek hızlı tren hatlarını destekleyemez durumda. İmalat, iç talebi kolaylıkla karşılıyor. Çoğu ekonomide yerinden edilen sanayi işgücünü emen hizmetler sektörü ise, hane halkı tüketiminin payı onları sürdüremeyecek kadar baskılanmış olduğundan hâlâ cılız. Çin’in ticari uçaklar, yapay zekâ donanımı gibi hâlâ geliştirebileceği endüstriler aradaki farkı kapatmak için fazlasıyla küçüktür.

 

Bir Sonraki Çin Şoku

Çin sistemine gelecek bir şok, dengesiz ekonomisinde ciddi sonuçlar doğuracak dalgalanmalara yol açabilir. Hâlihazırda düşük kâr marjlarıyla faaliyet gösteren firmalar kitlesel olarak iflas edebilir; kamu bankaları ise yıllardır sırtlarında taşıdıkları zombi firmalardan kaynaklanan zararları kayıtlara yansıtmak zorunda kalabilirler. Yerel yönetim finansman araçları art arda temerrütlerle karşı karşıya kalabilir. Arazi satışlarının ve sanayi faaliyetlerinin düşmesiyle eyalet gelirleri çökebilir. Ve kıyıdaki imalat eyaletlerindeki işsizlik, onları Pekin’e karşı, Pekin’in onlarca yıldır uğraşmak zorunda kalmadığı bir biçimde çevirebilir.

Pekin teşviki çözümün bir parçası olarak görebilir. Ancak 2008’den farklı olarak, 2026’da herhangi bir teşvik, büyüyen bir Çin ekonomisine değil, kısıtlanmış bir ekonomiye akacaktır. ÇKP, üretimin çöktüğü, borç yüklerinin arttığı ve meşruiyetinin zorlandığı, mümkün olan en kötü koşullarda yeniden denge sağlamak zorunda kalacaktır. Çin, Japonya’nın kayıp on yılının daha kötü bir versiyonuyla karşı karşıya kalabilir. Japonya 1991’de kayıp on yılına dünyanın en zengin ülkelerinden biri olarak başladı; satın alma gücüne göre düzeltildiğinde kişi başına geliri ABD’ninkiyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Bugün Çin, göreceli olarak Japonya’nın o zamanki durumundan çok daha yoksuldur. Satın alma gücüne göre düzeltildiğinde kişi başına geliri Japonya’nın yaklaşık yarısı ve ABD’nin üçte biri kadardır. Çin ayrıca Japonya’nın o dönemde sahip olduğundan daha kötü bir demografik görünümle karşı karşıya ve Tokyo’nun kademeli olarak toparlanmasını sağlayan kurumsal altyapıdan yoksundur.

Çin’in, bizzat kendi yarattığı bir krize yönelik müdahaleye liderlik etmesi pek olası görünmüyor.

Böyle bir şokun ekonomik sonuçları küresel olacaktır. Çin’in küresel ihracata, özellikle de hammadde ve ara mallara yönelik talebindeki keskin bir düşüş, büyük emtia ihracatçısı ekonomileri zincirleme bir şekilde etkileyecektir. En büyük ticaret ortağı Çin olan çok sayıda yükselen ve gelişmekte olan ülke, bilhassa savunmasız kalacaktır. Çin’de sabit kıymet yatırımlarının yavaşladığı 2012-2015 döneminde bakır fiyatları yüzde 40’ın, petrol fiyatları yüzde 60’ın ve demir cevheri fiyatları ise yüzde 70’in üzerinde düşüş kaydetmişti. Emtia fiyatlarındaki bu keskin düşüş, doğal kaynak yoğun Sahra Altı Afrika ülkelerinde GSYH büyümesinin hızla gerilemesine yol açarak bölgenin büyüme oranını 2013’teki yüzde 5,3 seviyesinden 2016’da yüzde 1,3’e yani son yirmi yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine düşürmüştü. Tam kapsamlı bir ihracat şoku çok daha kötü olacaktır. Avustralya, Brezilya ve Şili toplam ihracatlarının yüzde 25 ila 40’ını Çin’e gönderiyor; Angola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Moğolistan ve Kongo Cumhuriyeti ise ihracatlarının yüzde 45 ila 90’ını Çin’e gönderiyor. Bu ülkelerin ekonomik varlığını sürdürebilmesi, Çin’den sürekli bir talep olduğu varsayımına dayanıyor. Çok daha fazla ülke, bir ölçüde Çin talebine bağımlı durumdadır.

Ateşe benzin döken bir diğer unsur da Çin sermayesinin geri çekilme ihtimali olabilir. Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki küresel kredi hacmi 2016’daki zirve seviyesinden gerilemiş olsa da, Çin gelişmekte olan dünyaya yönelik ikili kredilerde açık ara en büyük alacaklı konumunu koruyor. Pekin bir iç krizle başa çıkmak zorunda kalsaydı; Pakistan, Ekvador, Zambiya ve ötesinde yeni bir devlet borcu yeniden yapılandırma ve temerrüt dalgası zincirleme bir şekilde yayılabilirdi.

Bazı ölçütlere göre küresel ekonomi 2009’da olduğundan çok daha iyi durumdadır. Bankaların bilançoları daha güçlü ve finansal sistem, stres belirtilerini tespit etmek açısından daha iyi bir konumdadır. Ancak başka açılardan ise durum daha kötüdür. Gelişmiş ekonomiler 2008 yılına, GSYH’nin yaklaşık yüzde 70’i düzeyinde bir ortalama kamu borcuyla girmişti. Bugün bu borç yaklaşık yüzde 110 seviyesindedir. Hükümetlerin son derece ucuz borçlanma dönemi sona erdi ve kamu borcuna hizmet etmenin maliyeti giderek arttıkça, hükümetlerin makroekonomik şoklara yanıt vermek için giderek daha az kaynağı olacaktır.

En kötü senaryonun gerçekleşmesi durumunda, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ilave kaynaklarının yanı sıra, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) 2008 veya 2020’dekine benzer ölçekteki swap hatlarına yeniden ihtiyaç duyulabilir. Bu önlemler bile bir devlet temerrüdü dalgasını önlemede yetersiz kalabilir; üstelik 2008 ve 2020’de olduklarından daha az etkili olabilirler.

 

Çıkış Yolu

Dünya bir Çin kriziyle karşı karşıya kalırsa, Pekin’in çözüme öncülük etmesi pek olası değildir. Çin; Rusya ve Brezilya’ya da sıçrayan 1997 Asya finans krizi ile 2008-2012 dönemindeki küresel finans krizi ve ardından gelen Avro Bölgesi krizi gibi krizler sırasında küresel ekonomiye yön vermeyi de kapsayan, Washington’ın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü konumu üstlenme konusunda henüz herhangi bir kapasite veya ilgi sergilememiştir. Bir sonraki kriz Çin kaynaklı olsa bile, krizin yarattığı tahribatı giderme yükü, sıklıkla olduğu gibi muhtemelen yine Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onun dayanak oluşturduğu kurumların omuzlarına yüklenecektir.

2008-2009 küresel finans krizi ve sonrasındaki dönemin büyük bir kısmında, Uluslararası Ekonomik İşlerden Sorumlu Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı ve G-8 ile G-20 toplantılarında ABD’nin şerpası (liderler zirvesi hazırlık temsilcisi) olarak görev yaptım. Orada, dünyadaki finansal sistemleri potansiyel bir depresyonun eşiğinden geri getiren siyasi liderler, maliye bakanlıkları ve merkez bankaları arasındaki koordinasyonu gördüm. Çin, 2009’daki Londra G-20 zirvesinde, ihracatçılarını korumak amacıyla yaklaşık bir yıl boyunca yapay bir şekilde düşük tuttuğu para biriminin değerini daha fazla düşürmemeyi kabul etti; ancak bunu sağlamak için ABD ve diğer liderlerin ortak baskısı gerekti.

O zirvede ABD Başkanı Barack Obama, İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Çin Devlet Başkanı Hu Cintao ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin küresel finans krizine verilen yanıtın son kalan ayrıntılarını karara bağlamak üzere odanın köşesinde bir araya geldiklerini izledim. Bugün bu tür bir işbirliğini hayal etmek zordur. 2008’den bu yana iş birliği kurumları, araçları ve alışkanlıkları; tıpkı ABD liderliğine duyulan güven gibi önemli ölçüde zayıfladı. Şubat ayında Politico tarafından yapılan bir ankette Kanada, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’taki katılımcıların yüzde 42 ila 57’si, Amerika Birleşik Devletleri’ne “bir kriz sırasında güvenilemeyeceği” konusunda hemfikir oldu. Böyle bir krizin ortaya çıkması için ideal bir zaman değil.

Felaket niteliğindeki sonuçtan kaçınmak için Çin; Amerika Birleşik Devletleri ve diğer büyük ekonomilerle birlikte, ekonomisinde önleyici ve kademeli bir yeniden dengeleme sürecini koordine etmelidir. Böylesi koordineli bir yaklaşım; aşırı değerlenmiş ABD dolarının değerini düşürmek ve ABD’nin büyük dış ticaret açığını azaltmak amacıyla döviz piyasalarına müdahale edilmesini öngören; Fransa, Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Batı Almanya arasındaki 1985 tarihli Plaza Anlaşması’nın ruhunu yeniden canlandırabilir. Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in oluşturduğu meydan okumanın niteliğine dair giderek belirginleşen mutabakattan yola çıkarak; ihracatın sınırlandırılması da dâhil olmak üzere, Çin’in yuanının değerini yeniden ayarlaması ve ekonomisini yeniden dengelemesi yönünde doğrulanabilir taahhütler almayı amaçlayan ortak bir çaba oluşturabilir. Yuan aşamalı olarak değer kazanacaktır. Öncelikli sektörlere yönelik sübvansiyonlar kademeli olarak azaltılacaktır. Pekin, daha fazla sosyal ve ekonomik hareketliliğe izin vermek ve daha güçlü bir sosyal güvenlik ağı oluşturmak için ülkenin hane halkı kayıt sisteminde daha güçlü reformlar uygulayacaktır. Çin’in ticaret ortakları, korumacılıklarını geçişin kapsamını yansıtacak şekilde kademeli olarak ayarlayabilir ve yükün herhangi bir ekonomi veya sektörün tek başına üzerine düşmemesi için düzenlemelerini koordine edebilir. Bunlar, Çin’in daha dengeli ve sürdürülebilir bir büyüme için gerekli olacağını uzun zamandır bildiği; ancak büyük ölçüde görmezden gelmeyi tercih ettiği adımlardır. Fakat Pekin meseleyi sürekli ertelemeye devam ederse, yakında yolun sonuna gelecektir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Çin’in son yirmi yıldır bu konularda ayak diremesine yönelik derin ve anlaşılır bir hayal kırıklığı bulunmaktadır. Bu yılın başlarında Washington’ın yeniden dengelemeyi ABD-Çin ticaret gündeminin merkezi bir parçası olarak savunmaya devam edip etmeyeceği sorulduğunda, ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, “Peki, bu ne kadar etkili oldu?… Çin siyasi sisteminin, tüm bu ekonomik unsurları da dâhil olmak üzere, işleyiş biçiminde devasa ve kapsamlı bir reform olmayacağı gerçeğini kabullenmiş durumdayız” dedi. Bunun yerine yönetim, Beyaz Saray’ın ifadesiyle “hassas olmayan mallar” üzerinden ikili ticareti yönetmek için bir “Ticaret Kurulu” oluşturulmasına ve soya fasulyesi, diğer tarım ve enerji ürünleri ve uçaklar dâhil mallar için alım ve satış anlaşmalarının müzakere edilmesine odaklanıyor.

Bu tür sınırlı işlemler kendi başlarına yararlı olabilir, ancak Çin merkantilizminin ABD ve küresel ekonomi için oluşturduğu daha geniş ekonomik riskleri azaltmak veya ilişkideki gerilimin altında yatan ekonomik nedenleri hafifletmek için çok az şey yapacaktır. Washington, Pekin’in gelecekteki ekonomik politikasını şekillendirebilir, ancak bunu yapmak için Çin’e yeniden denge sağlaması yönünde baskı yapmak ve bunu mümkün kılmak üzere isteklilerden oluşan bir koalisyon oluşturmalıdır. Böyle bir sonuca ulaşmak, yeni bir küresel ekonomik dengenin oluşmasını sağlayabilir ve daha da önemlisi, bir sonraki büyük küresel ekonomik krizi önleyebilir.

Bunu başarmak için en açık fırsat, Amerika Birleşik Devletleri’nin 2009’dan bu yana ilk kez ev sahipliği yapacağı, bu Aralık ayında Miami’de düzenlenecek G-20 zirvesidir. Trump yönetimi, G-20’yi “temellerine geri döndürmek” istediğini şimdiden açıkça ortaya koydu ve tarihsel açıdan bakıldığında ise grup, en iyi performansı küresel ekonomik risklerin yönetimine odaklandığı dönemlerde sergilemiştir. Şimdi yapılması gereken görev de bu odaklanmayı gerektirmektedir. Hazine Bakanı Scott Bessent’in Nisan ayında söylediği gibi, “Sürdürülebilir büyümenin olmamasının ardından küresel dengesizliklerin ağır çekimde birikmesi en büyük risktir. Dünya, bir trilyon dolarlık ticaret fazlasına sahip bir Çin’i kaldıramaz.” Bessent’in endişeleri sağlam temellere dayanıyor ve Amerika Birleşik Devletleri Çin’in dengesizliklerini zirvenin merkezine yerleştirmelidir.

Bunların hiçbirinin kolay olmayacağı açıktır. Ancak bunların alternatifleri çok daha kötüdür. Bu olası krizde Çin, Amerika Birleşik Devletleri’nden daha fazla zarar görür; bu durum, küresel ekonominin sorumlu bir yöneticisi olarak Washington’ın yerini almak bir yana, onunla aynı safta yer alma çabasına dahi geri dönülemez biçimde darbe vurur ve Pekin’in on yıllar boyunca geliştirdiği orta ve düşük gelirli ülkelerle olan ilişkilerine zarar verir. Ancak bunun yaratacağı sarsıntı sadece Çin’e zarar vermekle kalmayacaktır. Kriz, 2008-2009 döneminden bu yana benzeri görülmemiş bir şekilde küresel ekonomiye dalga dalga yayılabilir. İşte asıl bir sonraki Çin şoku bu olur ve bu konu, ABD-Çin ilişkilerinin merkezinde yer almalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu konuyu merkeze taşıma fırsatı ve bunu yapma konusunda açık bir çıkarı bulunmaktadır.

 

*Michael Braverman Goodman Froman, Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) Başkanıdır. 2013-2017 yılları arasında ABD Ticaret Temsilcisi ve 2009-2013 yılları arasında Uluslararası Ekonomik İşlerden Sorumlu Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı olarak görev yapmıştır.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/china/next-global-economic-crisis-made-china-michael-froman

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA