6 Şubat 2023 depremlerinin ardından Türkiye, insani yardım ve afet yönetimi alanında Cumhuriyet tarihinin belki de en ağır sınavını verdi. Bu sınavın olumlu ve olumsuz bazı sonuçları oldu. Bununla beraber sivil toplum kuruluşları, meslek mensupları, gönüllüler ve yerel dayanışma ağları, bütün imkânsızlıklara rağmen önemli bir müdahale kapasitesi ortaya koydu. İHH İnsani Yardım Vakfı’ndan AKUT’a, yerel derneklerden gönüllü gruplara kadar çok sayıda sivil unsur, arama-kurtarma ve insani yardım çalışmalarına katıldı. İHH, 64 ekip ve 2.156 arama-kurtarma görevlisiyle sahada yer alırken AKUT 800’ü aşkın saha gönüllüsünü bölgeye sevk etti. Kamu ve özel sektörde çalışan 9.798 madenci ise mesleki bilgi ve tecrübelerini enkaz altındaki canları kurtarmak için kullanarak 324 kişiyi sağ çıkardı. Adını bilmediğimiz pek çok yerel kuruluş da yardımın merkezden ulaşamadığı mahalle ve köylere erişti. Bütün eksikliklerine rağmen bu tablo, Türkiye’de sivil inisiyatifin afet anlarında insani yardım kapasitesinin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu gösterdi.
Ne var ki 6 Şubat sürecinde sahada somut biçimde görülen bu sivil kapasite, bugün Ahbap’a yöneltilen iddialar üzerinden bütünüyle tartışmaya açılıyor. İnsani yardım faaliyetlerinin yalnızca merkezi devlete bağlı resmî kurumlar eliyle yürütülmesi ve devlet dışındaki aktörlere güvenilmemesi gerektiği savunuluyor. Oysa Ahbap, Türkiye’deki geniş sivil yardım kapasitesinin yalnızca bir parçasıdır. Henüz kesinleşmiş bir yargı hükmüne dönüşmemiş iddialar üzerinden bütün sivil toplumu zan altında bırakmak ve vatandaşların bağışlarını merkezi kurumlara yönlendirmek ne ölçüde akılcıdır? Bir kuruluş hakkındaki suçlamalar, yüzlerce bağımsız yardım kuruluşunun faaliyetlerini değersizleştirmek için gerekçe olabilir mi?
Üstelik insani yardımın devletleşmesi ve merkezileşmesinin doğuracağı sonuçlar da yeterince tartışılmıyor. Merkezi kurumlar, bütçe kullanımından personel seçimine kadar siyasallaşma ve bürokratikleşme riski taşırken sivil yapılar gönüllülük, yerel bilgi ve inisiyatif kullanma kabiliyetleri sayesinde daha esnek ve hızlı hareket edebilir. İnsani yardım gibi çok yönlü bir alanda karar yetkisini tek merkezde toplamak ise yerel ekiplerin müdahale kapasitesini zayıflatabilir. Nitekim 2023 depremlerinin ilk saatlerinde belediyelerin, STK’ların ve bazı yerel arama-kurtarma birimlerinin merkezden yönlendirme beklemesi, müdahaleyi geciktiren etkenlerden biri oldu. Afet anında ülkenin bütün kapasitesini koordine etmek üzere kurulan AFAD’ın zamanla icracı, merkezi ve bürokratik bir yapıya dönüşmesi de karar alma ve koordinasyon güçlüklerinin zeminini hazırladı[1]. Deprem sonrasında yapılan bazı akademik çalışmalar da afetlere yönelik acil müdahalede aşırı merkezileşmenin sahadaki inisiyatifi ve müdahale hızını olumsuz etkilediğine işaret ediyor.
Türkiye’nin arama-kurtarma ve insani yardım kapasitesini artırmasının yolu yeni bürokratik yapılar kurmaktan değil; sorumluluğu, imkânı ve inisiyatifi geniş bir aktör tabanına yaymaktan geçiyor. Sû-i misal emsal olmaz. Şu ya da bu derneğe yöneltilen iddiaları bütün sivil topluma teşmil etmek, Türkiye’nin insani yardım kabiliyetini güçlendirecek bir yaklaşım değildir. Kaldı ki Türkiye, bu alanda ciddi bir sivil birikime sahip. Kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine bir devlet kurumu değil, kamu yararına çalışan bir dernek ve köklü bir STK olan Kızılay, bu birikimin en önemli temsilcisidir. Deprem sırasında Ahbap’a verilen çadırların sonuçta depremzedelere ulaştığı gerçeği göz ardı edilerek biraz da insafsız[2] bir biçimde eleştirilen bu tarihî kuruluş, bugün ilk kadın genel başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz tarafından yönetiliyor ve kurumsal yapısını daha da ileri bir noktaya taşımak için çalışmalar yürütüyor. Temelleri 1992 Bosna Savaşı sırasında atılan İHH İnsani Yardım Vakfı ise otuz yılı aşan tecrübesiyle birçok coğrafyada ümmetin yüz akı olarak faaliyet göstermeye devam ediyor. Hayrat Yardım’dan Sadakataşı Derneği’ne kadar kamuoyunda yeterince tanınmayan pek çok kuruluş da gurur verici çalışmalar yürütüyor. Elbette her STK’nın eksiği, verimsiz yönleri, hatta kusurları olabilir. Fakat STK’lardaki kusurları büyütürken devlet kurumlarını hatadan münezzeh, neredeyse ilahî yapılar gibi görmek de sağlıklı değildir. Zira insanın olduğu yerde hata da kötü niyet de olabilir; bundan ne sivil toplum kuruluşları ne de devlet kurumları bütünüyle azadedir. Mesele kurumları peşinen mahkûm veya hatadan münezzeh ilan etmek değil, hepsini şeffaflık, liyakat ve hesap verebilirlik ölçüsünde değerlendirmektir.
Türkiye’nin arama-kurtarma ve insani yardım kapasitesini büyütmesinin yolu, devletin tek icracı olma iddiasından uzaklaşarak standartları belirleyen, farklı aktörleri hazırlayan, koordine eden ve denetleyen bir konuma yerleşmesidir[3]. Örneğin iki yüzden fazla üniversitenin her birinde, çalışanlardan gönüllülük esasına göre kurulmuş, profesyonellerce eğitilmiş ve gerekli donanıma sahip birer arama-kurtarma ekibi bulunsa; bu ekipler afet anında merkezden ayrıca talimat beklemeden önceden belirlenmiş görev bölgelerine intikal edebilse bu durum herhalde Türkiye’nin acil müdahale kapasitesine olumlu etki ederdi. Ya Türkiye’deki 1406 belediyenin her birinin gönüllü vatandaşlardan oluşan benzer birimleri olsa? Devletin görevi bütün işleri kendi üzerine almak değil, toplumun harekete geçebileceği zemini hazırlamaktır. Sivil toplumu güçlendirmek devleti zayıflatmaz; aksine devletin üzerindeki yükü hafifletir ve erişim alanını genişletir. Zira milletin güçlü olmadığı yerde devlet de uzun süre güçlü kalamaz. Kendi sorunlarını çözme kabiliyetini kaybeden ve her ihtiyacını devlete havale eden toplumlar zamanla edilgenleşir; edilgenleşen bir toplumun devleti de ilk büyük sarsıntıda taşıyabileceğinden daha ağır bir yükün altında kalır. Bu nedenle Ahbap hakkındaki iddialardan hareketle insani yardım faaliyetlerindeki sivil çabayı baltalamak, Türkiye’yi afetler karşısında daha güçlü değil, daha kapasitesiz hale getirir.
[1] Örnek bir çalışma olarak: Samed Kurban ve Muhammed Zahid Çığman. 2025. “Koordinatör Kurum-İcracı Kurum Tartışmaları Çerçevesinde Afet Yönetimi ve AFAD.” Afet ve Risk Dergisi 8 (1): 275-88. https://doi.org/10.35341/afet.1526117.
[2] Kızılay çadırları depremzedelerden kaçırıp kâr amacıyla piyasaya satmadı; Ahbap’ın aldığı çadırlar yine depremzedelere ulaştı ve ödenen paranın yeni üretime aktarılması amaçlandı. Bu nedenle olayın bir yağma veya vurgun gibi sunulması doğru değildir.
[3] Almanya’nın Federal Teknik Yardım Ajansı (THW) bu modelin işleyen bir örneğidir: 1950’den bu yana faaliyet gösteren kurum, yalnızca yaklaşık 2.200 kadrolu personelle idari/koordinasyon çekirdeğini oluştururken, asıl operasyonel gücünü 88.000’i aşkın gönüllüden almaktadır.
