Beni Bana Çarpan

Aslında yalnızlığın her zaman öyle romantize edilecek, övülecek, huzur verici bir yanı da yok… Çoğu zaman son derece acımasız; huzursuz, hatta insanı kendi gözünde küçük düşüren bir şey. Kendi hücremize çekildiğimizde arkasına saklanacağımız, suçu atacağımız ya da kendimizi aklayacağımız bir başkası kalmıyor odada. O sessizlikte insanların seni ne kadar az tanıdığını değil, senin kendine ne kadar yabancılaştığını görüyorsun. Kalabalık bu bakımdan bir sığınak aslında; insanı kendi içindeki o tekinsiz uçurumdan koruyor. Yalnızlığınsa öyle merhametli bir huyu yok. Seni alıp doğrudan o uçurumun kenarına oturtuyor.
Kasım 6, 2026
image_print

Kalabalık dediğin şey, çoğu zaman sırf üstümüze binen devasa bir yük. İnsanlardan nefret ettiğimizden, onlara düşman olduğumuzdan değil bu; onların arasında, o bitmeyen gürültünün içinde yürürken bir türlü kendi merkezimize varamadığımız, kendi sesimizi duyamadığımız için yoruluyoruz. Yanımıza biri oturduğu an, içimizde o ana kadar özgürce dolaşan, sağa sola çarpan, kendi hâlinde yaşayan ne varsa hemen korkak bir kedi gibi sinip bir kuytu buluyor. Oysa oda küçülmüyor; daralan, büzüşen doğrudan biziz. Bizi hiç tanımayan ya da yalnızca bizimle temasları ölçüsünde, gündelik teraneler içinden tanıyan insanların bizi bütünüyle bildiklerini düşünmeleri… Hayatımızın en dıştaki katmanına bakıp benzerlerimiz olduklarına içtenlikle inanmaları.. İnsanı kalabalıktan asıl soğutan bu.

Karşıdaki ürkmesin, bizi yanlış anlamasın diye duygularımızın o sivri, özgün uçlarını kendi elimizle törpülüyoruz. Sonra masaya dökülen o kırıntı insanı alıp “İşte ben buyum” diye yutturmaya çalışıyoruz dünyaya. Biri çıkıp da gözlerimizin içine bakarak “Seni çok iyi tanıyorum” dediğinde içimizin ürpermesi, midemize hafif bir bulantının oturması bundan. Tanıdığı şey biz değiliz ki; sadece onun yanındayken var olmasına izin verdiğimiz, ehlileştirilmiş kadarımız. Başkasının bakışı bizi özne olmaktan çıkarıp bir nesneye dönüştürmekle kalmayıp, onun zihnindeki kalıba girmeye de zorluyor.

Pessoa’nın odaya kapanmış, kendi içine çekilmiş gölge adamıyla Yeraltı Adamı aynı koridorda karşılaşsa birbirlerinin yüzüne bakıp sessizce kafa sallarlardı herhalde. İkisi de bilir: Yalnızlık, insanı kendi tezgâhında, kendi soğuk örsünde biçimlendiriyor. İçerideki sesleri, o yeraltı uğultularını çoğaltırken dışarıya konuşan, vitrine çıkan tarafımızı yavaş yavaş aşındırıyor. Bir başkasının varlığı —tek bir kişi bile olsa— zihindeki o ince akışı pat diye kesiyor. Bazen bir başkasıyla temas etmek insanın kendini ifade etme dürtüsünü tetiklerken çoğu zaman tam tersine bir tutulmaya, neredeyse felce dönüşüyor. Kendi başımızayken zihnimizde sayısız insanla konuşabiliyor, henüz yazılmamış tiratlar dökebiliyoruz; içimizdeki o diyaloglar sahiden canlı, aynadaki suretler gibi birer ruha sahip. Ama birinin fiziksel olarak odaya girmesiyle o büyülü dünya toz oluyor.

Aslında yalnızlığın her zaman öyle romantize edilecek, övülecek, huzur verici bir yanı da yok… Çoğu zaman son derece acımasız; huzursuz, hatta insanı kendi gözünde küçük düşüren bir şey. Kendi hücremize çekildiğimizde arkasına saklanacağımız, suçu atacağımız ya da kendimizi aklayacağımız bir başkası kalmıyor odada. O sessizlikte insanların seni ne kadar az tanıdığını değil, senin kendine ne kadar yabancılaştığını görüyorsun. Kalabalık bu bakımdan bir sığınak aslında; insanı kendi içindeki o tekinsiz uçurumdan koruyor. Yalnızlığınsa öyle merhametli bir huyu yok. Seni alıp doğrudan o uçurumun kenarına oturtuyor.

Yine de dönüp dolaşıp o soğuk odaya sığınıyoruz. Çünkü bize gerçekten ait olan ne varsa —örtbas etmeye çalıştığımız karanlık da, utanç da, çocukça hevesler de— ancak herkes kapıyı çekip gittikten sonra su yüzüne çıkıyor. O zaman kimseye bir şey kanıtlamak zorunda kalmadan, içimizdeki o yabani sürgünleri törpülemeden masanın üstüne bırakabiliyoruz. Belki de “kendimiz” dediğimiz şey tam olarak bu: Birbiriyle asla geçinemeyen, sürekli kavga eden taraflarımızın aynı odada birbirinden kaçmadan, sessizce durabilmesi. Biraz da bu yüzden yalnızlıktan tamamen kurtulmak istemeyiz.

Yorulduğumuz, sırf bir tıkırtı, bir insan sesi duymak için dışarıdaki adımları dinlediğimiz uzun, gri geceler olur elbet. Ama biri gerçekten gelip kapıyı çaldığında, az önce kaçmak istediğimiz o tekinsiz sessizliği deliler gibi özleriz. Bir odada tek başına oturan insan, kapının çalmasından korkar; fakat o kapının hiç çalmayacağını bilmenin ağırlığıyla da ezilir. Bu çelişki çözülmez. Zaten çözülmesi de gerekmiyor. Çünkü bazı şeyler bize bir cevap verdikleri için değil, bizi alıp kendimize geri fırlattıkları için gereklidir.

Ömrümce hep bunu hissettim. Odamda, masamda, kitaplarımın arasında, kafamda, içimde dolanıp duran şehirde kalabalık kalabalık dolanırken birkaç metre ötede duran annemin odasındaki gündemle kalınca acayip yalnızlaşıyorum. Ömrüm böyle geçiyor. İçimdeki insan bir devken annemin gündemiyle ilgili olduğum insan bir cüce… Kendimi şu cümleyi kurarken buluyorum: “Büyük romancılar ve karakterleri olmasaydı biz böyle sokak ve pazarlarda düz ve vasat insanla kalır, kendimizi de insan görmüş sayardık.” O kadar metin, Dostoyevski’ye bir daha bakmaya yarıyor. Öyle bir romancı ki, insanın altından ve üstünden geçirebiliyor. Onu her okuyuşumda insanı ilk kez görüyormuşum gibi hissediyorum; her karakteri önüme düşüp insanda uyuklayan bin türlü durumu gösterebiliyor.

Bu böyle ama şöyle de bir hakikat var: Dostoyevski’nin, Cioran’ın, Pessoa’nın evreniyle kalsaydım hep SOKAK’tan, “halktan-encümenden” yoksun kalır, ona eşlik edemez olurdum. Onlarınki bir kanatlanma hali, bir taşkınlık, buralardan bir aşkınlık… Şüphesiz aşkınlığın tadı bir başka, o hep damağımızda, tarafından çekiliyoruz zaten. Fakat aynı zamanda çamuruz, toprağız, halkız, encümeniz. Mesela evladın var, baban var, kardeşin var. Onlar da hakikat, onlar da senin hakikatin… Bu sebeple çamurla, toprakla, evlatla, anneyle kalmak ve dahi kalabilmek de elzem, nimettir. Az da normalleşmek yani… Simone Weil’in “Kötülük de içeren Dünya’nın var olabilmesi için Mutlak iyi olan Tanrı fedakârlık edip geri çekilerek daha az var olmayı tercih etmiştir. Tanrı Dünya’yı yaratmamıştır; Dünya (kötülük), Tanrı’nın fedakârlık edip geri çekilmesiyle (doğan boşluktan) neşet etmiştir” dediği fedakarlık sevgisi var ya, az geri çekilmek… Evlat da var olabilsin diye… Değilse, büsbütün yalnızlığımızın gazına basmak, daha da kanatlanmak hoş ama bencilce… Buralarda yaşamamızı imkansız kılan bir doz fazlası uyuşturucu demek… Ben biraz normalleşmeyi (yani hoşluğumuzdan fedakarlık etmeyi) önemsiyorum.

“Halvet der encümen” demişler, halkın içinde Hak ile olmak… Çamurda, toprakta çiçeklenmeyi becerebilmek… Ayak yerde, baş gökte… Sıkıca sarılıp ruh ile tene sızmak…

Böyle, böyle…

 

 

*Fotoğraf: Zeki Demirkubuz – St. Nedelya  Kilisesi, Sofya, Bulgaristan, 2022.

Hayatta ve Fotoğrafta En İyi Pozu Yalnızlar Verir sergisinden.

Gül Nihal Erdemir

Dr. Gül Nihal Erdemir, 1988'de Ankara'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde göz hastalıkları alanında uzmanlık eğitimini sürdürüyor. Hekimliğin yanı sıra sinema, şiir ve edebiyat üzerine denemeler yazıyor. Yazılarında bakmak ile görmek arasındaki mesafenin peşinden gidiyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA