Batı’nın Çöküşü Üzerine – Michael Hudson’la Söyleşi

Ekonomist Michael Hudson bu söyleşide Lena Petrova’nın sorularını yanıtlıyor. Söyleşi, ABD’nin askerî varlığının uluslararası sistemdeki konumu, bu yapının ekonomik temelleri ve Trump yönetiminin tarifeler yoluyla küresel güç dengesini etkileme girişimleri üzerine odaklanıyor. Kritik Bakış okurlarının ilgisine sunuyoruz.
Şubat 4, 2026
image_print

Batı’nın Yenilgisi – Davos Panik, AB’nin Yıkımı ve Ekonomik Çöküş.

 

LENA PETROVA: Katıldığınız için teşekkür ederiz. Ben Lena Petrova, World Affairs in Context podcast’inin yeni bölümüyle karşınızdayım. Bugün Profesör Michael Hudson’ı konuk etmekten gerçekten büyük bir onur duyuyorum.

Lütfen michael-hudson.com adresinden Michael’ı takip edin; burada son röportajlarının metinlerini ve güncel olaylara dair çeşitli makaleleri bulabilirsiniz. Aşağıya bağlantıyı da ekleyeceğim. Şunu söylemeliyim ki bu gerçekten harika bir kaynak. Çalışmalarınızdan çok şey öğrendim, Profesör. Programa hoş geldiniz. Katıldığınız için teşekkür ederim.

MICHAEL HUDSON: Çok teşekkür ederim. Adres michael-hudson.com — herkes her zaman yanlış yazıyor.

LENA PETROVA: Evet, düzelttiğiniz için teşekkür ederim. Bunu yapmanıza sevindim. Web sitesinin bağlantısını aşağıya ekleyeceğim ki izleyicilerimiz kolayca ulaşabilsin. Ben oradan her zaman çok şey öğreniyorum — ekonomi ve siyaset üzerine adeta eksiksiz bir ders gibi. Gerçekten harika; izleyicilerimizin mutlaka bakması gerek.

Ocak ayının ilk haftaları oldukça yoğundu. Pek çok şey oluyor. ABD’nin ulusal borcu 38,5 trilyon dolarlık yeni bir rekora yaklaşıyor. Bu borcun faiz ödemeleri yıllık 1 trilyon doları geçmiş durumda. Enflasyonun yeniden baş göstermesiyle ekonomi yavaşlıyor.

Aynı zamanda, yılın sadece ilk üç haftasında Washington Venezuela’da bir askerî operasyon gerçekleştirdi, başkanını kaçırdı ve tüm Batı Yarımküre’nin ABD’nin kontrolü altında olduğunu ilan etti. Washington ayrıca İran’da başarısız bir rejim değişikliği girişimini destekledi, Rusya’ya ait petrol tankerlerine el koydu, “Barış Kurulu” adında bir yapı oluşturdu ve şu anda İran’a askerî müdahale planlıyor olabilir.

Profesör, bu son gelişmeleri ekonomik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

MICHAEL HUDSON: Aslında ulusal borcun ne tür bir sorun oluşturduğu konusunda çok fazla kafa karışıklığı var. Hükümet her zaman para basabilir ve Federal Rezerv bütçe açığını finanse etmek için gereken tüm parayı yaratabilir. Yani burada hiçbir sorun yok. Eğer bir trilyon dolarlık faiz ödemesi gerekiyorsa, bunu basabilir. Bu tahvil sahiplerini zenginleştirir ama kimse bunun için vergi ödemek zorunda kalmaz. Bu, modern para teorisinin temel ilkesidir.

Askerî harcamalarla ilgili asıl sorun ulusal borcun kendisi değildir. Sorun, ödemeler dengesi meselesidir. Amerikan ödemeler dengesinin açık vermesine neden olan şey — Kore Savaşı’yla başlayıp 1950’ler, 60’lar, 70’ler ve bugüne kadar süren — yurtdışı askerî harcamalardır. Yabancı ülkelerdeki askerî harcamalar, o on yıllar boyunca ödemeler dengesi açığının neredeyse tamamından sorumluydu.

Yurtdışında harcanan dolarlar, geri dönenlerden fazla olduğunda, dolar üzerinde değer kaybı baskısı oluşur. Bunu önlemek için Amerika Birleşik Devletleri diğer ülkeleri bu açığı sübvanse etmeye zorlamaya çalıştı. Alttaki mitoloji şudur: ABD, önce Sovyetler’in, şimdi de Rusya ve Çin’in işgalinden korunmak için dış yardımlara ve ödemelere ihtiyaç duymaktadır.

Görünürde, Amerika’nın devasa askerî bütçesinin yabancı ülkeler tarafından karşılanması gerekmektedir — çünkü ABD onları kontrol etmek istediği için değil, dünya genelinde 800 askerî üs kurmak istediği için değil, ama sözde onları “koruduğu” için. Bu mit, NATO’nun kurulmasına ve Avrupa’nın domine edilmesine olanak tanımış, ülkeleri döviz rezervlerini altın veya başka para birimleri yerine dolar olarak tutmaya zorlamak için bir mekanizmaya dönüştürülmüştür.

Bugün, özellikle Davos’taki son gelişmelerin ardından, bu sistemin çözülmeye başladığını görüyoruz. Asıl soru şu: Artık dış ticaret fazlası vermeyen, sanayisizleşmiş ve dünyanın alacaklısı değil borçlusu hâline gelmiş olan Amerika Birleşik Devletleri, askerî ve siyasî hâkimiyetini nasıl finanse edecek?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, önde gelen sanayi, finans ve askerî güçtü. Artık öyle değil. Bugün diğer ülkelere sunabileceği tek şey, uysal davranırlarsa ekonomilerini yok etmeyeceğine dair bir söz vermektir. Trump’ın gümrük vergisi tehditleri de işte bunu temsil ediyor: bir tür koruma şantajı.

Bu durum Avrupa’da giderek daha net hâle geliyor. Seçmenler artık şunu sorguluyor: Neden Amerikan çıkarlarını önceliklendirmeliyiz? Neden ekonomimizi feda etmeliyiz? Neden ABD’ye yarar sağlarken Avrupa’ya zarar veren yaptırımlar ve enerji politikaları uygulanıyor?

Avrupa’nın Rusya ya da Çin’den korunmaya ihtiyacı olduğu iddiası giderek bir efsane olarak ortaya çıkıyor. Eğer gerçek bir işgal tehdidi yoksa, o zaman neden yaptırımlar uygulanıyor, neden Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazı için şişirilmiş fiyatlar ödeniyor ve neden askerî genişlemeyi finanse etmek için sosyal demokrasi ortadan kaldırılıyor?

Tanık olduğumuz şey, insanların medeniyet, hukuk ve güç kavramlarını nasıl düşündüklerini şekillendirmeye yönelik bir entelektüel savaş girişimidir. ABD kendini “medeniyet” olarak sunarken, diğerlerini barbar olarak etiketleyerek, 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması’ndan bu yana uluslararası hukukun temel ilkesi olan ulusal egemenlik ve içişlerine karışmama ilkesini gölgelemiştir.

Trump’ın Birleşmiş Milletler kurumlarından çekilmesi, sözde “Barış Kurulu” gibi alternatif yapılar oluşturması ve çok taraflı normları reddetmesi, yüzyıllardır süregelen uluslararası düzenden keskin bir kopuşu temsil ediyor. Bu sembolizm neredeyse komik, ama sonuçları ciddi.

İşte bu yüzden bugünkü tartışma önem taşıyor. Küresel ekonomi ve dünya güç dengesi yapısal bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

LENA PETROVA: Çarpıcı olan şu ki, yüzyıllar boyunca kaydedilen ilerleme yalnızca son birkaç yılda — özellikle de son on iki ayda — ne kadar büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Onlarca uluslararası kuruluştan çekilme, zorlama ve hegemonik bir yeniden yapılanma yönünde bir değişimi işaret ediyor.

Son makalelerinizden birinde şöyle yazmıştınız: “Bugün ABD politikasının en baskın hedefi, ülkelerin ABD kontrolündeki dünya ekonomisinden çekilmesini engellemek ve Avrasya merkezli bir ekonomik sistemin ortaya çıkmasını önlemektir.”
Washington ne kadar zorlayıcı hâle gelirse, dünyanın geri kalanı da dolar bağımlılığından o kadar hızlı uzaklaşıyor.

Bu yıkıcı baskı aracı — yani yaptırımlar, gümrük tarifeleri ve tehditler — Washington’un elinde kalan tek güç bu mu?

MICHAEL HUDSON: Aslında ABD’nin sunabileceği bir Amerikan pazarı yok. Trump, gümrük tarifeleriyle bir Amerikan sanayi pazarı yaratabileceğine inanıyor. Ancak uyguladığı tarifeler, 19. yüzyılda sanayileşmiş ülkeler — örneğin o dönemin ABD’si veya Almanya’sı — tarafından uygulanan türden değil. Tarifeleri tamamen yanlış şekillerde uyguluyor. Ham maddelere — çelik ve alüminyum gibi — gümrük tarifesi koydu. Bu da sanayi üreticilerine yardımcı olmak yerine, çelik sendikalarına ve muhtemelen kampanyasına bağış yapan alüminyum şirketlerine fayda sağlıyor; fakat çelik ve alüminyum içeren her şeyin maliyetini artırıyor.

Ve şunu fark etmiyor: Sadece gümrük tarifesi politikasıyla bir ekonomiyi sanayileştirmek ve onu yeterince güçlü hâle getirmek mümkün değildir. Sanayileşmiş her ülkede devlet altyapısı çok güçlü bir rol oynamıştır. 19. yüzyıl Amerika’sında, ilk işletme okulu olan Pennsylvania Üniversitesi’ndeki Wharton School’un ilk ekonomi profesörü şöyle demişti: “Emek, sermaye ve hatta toprak gibi üretim faktörlerini düşünmeye alışkınız, ama kamu altyapısı da vardır.” Ve bu, ülkelerin sanayide rekabetçi olmasını sağlayan en önemli üretim faktörüdür.

Sermayenin aksine, altyapı kâr etmeye odaklanmaz; çünkü amacı maliyetleri düşürmektir. Eğitim, sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçları ve aynı zamanda ulaşım ve iletişim gibi doğal tekelleri sağlar; fiyatları sübvanse eder, böylece ücretli çalışanların bütçeleri de dâhil olmak üzere genel ekonomi, para için tekel fiyatları ödemek zorunda kalmaz.
Amerika’da gördüğünüz şey şu: İnsanlar özelleştirilmiş ulaşım için tekel fiyatları ödemek zorunda kalıyor. Bu, doğal bir tekel olup tekelci rant üretir; aynı durum iletişim hizmetlerinin özelleştirilmesi için de geçerlidir. Elektrik şirketleri, telefon şirketleri — bugün bunların hepsi özelleştirilmiş durumda.

Doğal bir tekeliniz olduğunda, bu durum sahiplerine tekelci rant elde etme imkânı tanır. Eğer doğal tekelleri özelleştirir ve onları genellikle bankacılık ve finans sektörü tarafından örgütlenen rant çıkarım araçlarına dönüştürürseniz, yüksek maliyetli bir ekonominiz olur. Trump, Amerika’yı dünyanın en yüksek maliyetli ekonomisi yapmak için elinden geleni yapıyor ve bunda başarılı oldu. ABD’de GSYİH’nın %18’i, hatta şimdi %20’si sağlık hizmetlerine gidiyor ki bu, diğer ülkelerdeki sosyalize edilmiş sağlık sistemlerinden çok daha pahalı. ABD’de erişilebilen eğitim, birçok ülkedeki gibi ücretsiz değildir.
Yıllık maliyeti 50.000 dolardır ve bu da ücretli çalışanları, yani öğrencileri, iş hayatlarına çok ağır bir borç yüküyle başlamak zorunda bırakır. Ve eğer bir iş bulacaklarsa, o işin hem bu pahalı sağlık hizmetlerini hem de bu pahalı eğitimi karşılayabilecek kadar gelir sağlaması gerekir. Ayrıca, yüksek fiyatlar ve tekelci rantlar karşılığında özelleştirilmiş ulaşım ve iletişim hizmetlerini satın almak zorundalar. Amerika Birleşik Devletleri’nin temsil ettiği neoliberal ekonomi modeli, yüksek maliyetli bir ekonomidir — ancak yüksek değerli bir ekonomi değildir.

Gerçekten de, Adam Smith, John Stuart Mill ve Marx gibi klasik iktisatçılara geri dönmek gerekir; çünkü hepsi de şunu söylemiştir: “Değer, bir ürünün üretimindeki içsel maliyettir. Ancak fiyatlar, değerden daha yüksektir ve fiyatın değer üzerindeki fazlası ekonomik ranttır.” Toprağın bir üretim maliyeti yoktur. Doğa tarafından sağlanır. Ama eğer toprak mülkiyetini özelleştirirseniz ve toprak sahibi sınıfa — Avrupa’daki feodal, kalıtsal toprak sahibi sınıf gibi — piyasadan sıkıştırabilecekleri her türlü kirayı talep etme hakkı verirseniz, o zaman öyle yüksek maliyetli bir ekonomi elde edersiniz ki, Ricardo’nun da söylediği gibi, nüfus arttıkça ve gıdaya yönelik baskı yükseldikçe gıda fiyatları artacaktır. (Ki buna krediyle alınan evler nedeniyle konut fiyatlarının da artacağını ekleyebilirdi.) Ve sonunda artık kâr için yer kalmayacaktır.

Tüm bunlar 1810’larda Ricardo tarafından açıklanmış ve detaylandırılmıştır. Sanayi kârlarının en büyük savunucusu ise, ironik bir şekilde, Kapital’in 3. cildinde Marx olmuştur. John Stuart Mill’in de ifade ettiği gibi, toprak sahibi toprağı sömürür ve uykusunda gelir elde eder. Bu sömürüdür. Alacaklılar, tahvil sahipleri faiz kazanır ve “kupon kırpanlar” faiz gelirini uykularında elde eder.

Peki, sanayiciye nasıl yaklaşmalıyız? Şöyle bir sömürü biçimi vardır: Sanayici — ki bu bugünle de ilgilidir — işçiye ücret öder ve işçinin ürettiği ürünü daha yüksek bir fiyata satar. Bu da kârdır.

Ve Marx şöyle demiştir: “Ancak sanayici, yani kapitalist, uykusunda para kazanmaz. Kapitalist, işletmeyi organize eder; işçiler tarafından işlenecek hammadde tedariğini sağlar; ürünleri satmak için pazarları düzenler; üretkenliği organize eder ve diğer ülkelerle rekabet edebilmek için maliyetleri düşürmeye çalışarak üretkenliği artırmaya gayret eder.”

Marx, sanayi kapitalizminin uluslararası dinamiğinin, diğer ülkelerle rekabet edebilmek için sürekli maliyetleri kısmak olduğunu ve bunu gerçekleştirmek için kamu yatırımlarının artan bir role sahip olması gerektiğini söylemiştir.

Hükümet harcamalarının finansmanı için, ekonomik rantları — toprak rantı, tekel rantı — vergilendiren bir vergi sistemine ihtiyaç vardır. Böylece bu rantlar fiyatlara yansıtılmaz. Ayrıca finans sektörü — bankacılık gibi — Çin’de olduğu gibi kamusal bir hizmet olarak kalır. Böylece ekonomiyi borçla yükleyip faiz toplayarak para kazanmaya çalışan bir finans sınıfı yerine, kredi yönlendirilerek yeni üretim araçları finanse edilir, yeni fabrikalar kurulur ve daha fazla işgücü istihdam edilir. Sanayi kapitalizminin dinamiği budur.

Marx’ın inandığı şey — ve bu, onun kuşağındaki neredeyse herkesin de inandığı bir şeydi — sanayi kapitalizminin eğiliminin sosyalizme evrilmek olduğudur. Ama olan bu olmadı. Rantçılar karşı saldırıya geçti. Toprak sahipleri, bankacılar ve tekelcilerle birleşti ve dediler ki: “Ekonomik rant diye bir şey yoktur. Değer ile fiyat arasında hiçbir fark yoktur.”

Bu da şu anlama gelir: Herkes sahip olduğu tüm servet ve geliri üretken bir rol oynayarak elde etmiştir.

Ve eğer insanların zihninden şu düşünce silinirse — yani insanların para kazanmak için üretken değil de yağmacı, rant peşinde koşan kişiler olabileceği düşüncesi — o zaman hiçbir siyasî parti ya da hareket çıkıp da, “Ekonomik rantçıları ortadan kaldıralım ki daha düşük maliyetli bir ekonomi kuralım ve ekonomi üretkenleştikçe ve zenginleştikçe gerçek değeri elde edelim” demez.

Gayrimenkul, konut ve ofis fiyatlarının artacağı zaten açık. Kredinin değeri de artacaktır. O hâlde, ekonomik fazlayı ekonominin büyümesi, yaşam standartlarının yükselmesi ve üretkenliğin artması için kullandığımızdan emin olalım — bu fazlayı, ekonominin geri kalanını ev sahipleri ve borçsuz üreticiler yerine kiracılara, borçlulara ve tüketicilere dönüştürerek servetlerini artıran, piramidin tepesindeki süper rantçı finansçılar, tekelciler ve emlak sahipleri sınıfına aktarmayalım.

Dolayısıyla Trump ve tüm Amerikan kalkınma felsefesi — yani aslında tüm Batı’nın kalkınma teorisi — 19. ve 20. yüzyılın başlarında önce Britanya’yı, ardından Fransa, Almanya ve Amerika’yı önde gelen sanayi ülkeleri hâline getiren sanayi kapitalizminin bütün dinamiklerine karşıdır. İşte bu da bugünkü durumda yaşadığımız sorunların bir parçasıdır.

Amerika gerçekte nasıl rekabet edebilir?

Sanayi istihdamını yurtdışına kaydırmış, sanayisizleşmiş ve sadece dış borç biriktirerek para kazanmaya çalışıyor. Yani diyor ki: “Eğer bize satış yaparak kâr ediyorsanız — örneğin OPEC üyesiyseniz ve petrol satıyorsanız — petrol için istediğiniz kadar ücret talep edebilirsiniz, ama tüm birikimlerinizi ABD doları cinsinden tutmak zorundasınız; ABD Hazine bonoları ya da başka ABD tahvilleri satın almalısınız. Tüm paranız dolarda kalmak zorunda.”

Ama işte tüm bunlar artık sona eriyor. Bu yüzden ülkeler dolarlarını satıyor, altın ve gümüş alıyor, birbirlerinin tahvillerini ve para birimlerini satın alıyorlar.

Gerçekten de, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ivme kazanan sanayi kapitalizmine karşı verilen tüm karşı-devrimin sonuna tanıklık ediyoruz. Avusturya iktisat okulu, liberter okul ve neoliberal okul “devlet düzenlemesi diye bir şey yoktur” diyor. Onlara göre bu, “serfliğe giden yol”dur — ama şu an içinde bulunduğumuz yolun aslında “yeni-feodalizme giden yol” olduğunu göremiyorlar.

Bu yüzden bugün bir mücadele var: İnsanların zihinleri üzerine, olayları nasıl anlayacakları üzerine bir mücadele.

Davos’la ilgili gazete haberlerini okuyorum; orada şöyle yazıyor: “Ziyaretçilerin gözündeki tüm at gözlükleri kalktı.” Herkes bunun bir efsane olduğunu fark etti.

Ve tam da Kanada’dan Mark Carney’in yapmaya çalıştığı şey buydu: “Bize kurallara dayalı düzen hakkında anlatılan her şey bir efsaneymiş,” diyerek, kafilenin önüne geçti. Ve bu sözleriyle ayakta alkışlandı.

Donald Trump’ın buna ne kadar öfkelendiğini tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden kesinlikle Kanada’ya karşı harekete geçmeye çalışacaktır. Macron aynı şeyi söylediğinde de çok öfkelendi ve hemen Fransız şampanyasına %200 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti.

Aslında tanıklık ettiğimiz şey, dünya ekonomisinin nasıl işlediğine dair yapısal bir yeniden yapılanma — ve dolayısıyla uygarlığın yöneldiği istikamet — ama neredeyse çocuklaştırılmış bir benzetmeyle sunuluyor.

LENA PETROVA: Bu gerçekten büyüleyici. Mark Carney’nin konuşmasının tarihi önemde olduğunu düşündüm. İlginç olan şu ki, Kanada ve Fransa uzun süredir sözde “kurallara dayalı düzenin” bir parçasıydı. Şimdi ise bu düzen onlar için artık elverişli olmadığında, dengeler değiştiğinde şöyle dediler: “Aa, bir dakika, bu artık işlemiyor.”

 

Dolayısıyla Carney’nin konuşmasını duymak ferahlatıcıydı, ama aynı zamanda şunu da düşündüm: Dünya zaten bunu size uzun zamandır anlatmaya çalışıyordu. Kurallara dayalı düzen, Küresel Güney’i sömürüyor ve diğer ülkeleri birer kaynak olarak kullanıyor.
Elbette bunu Batılı liderlerden duymak güzel, ama bu açıklamaların çok geciktiği de ortada.

MICHAEL HUDSON: Bunu belirtmekle kesinlikle haklısınız çünkü Carney de konuşmasında şunu kabul etti: “Bu kurallara dayalı düzenden biz kendimiz uzun süre faydalandık.” Peki, o zaman boyunca bunun nasıl işlediğini bilmiyor muydu?

Bir politikacı olarak davranışı tamamen fırsatçıydı — ve bu çok güzel konuşmayı yaparken bile — söylediği tüm hoş şeyleri dile getirirken bile — aslında söylediğim gibi “kafilenin önüne atlamaya” çalışıyordu, çünkü kendi siyasetini korumak ve kendini bu sürecin önde gelen liderlerinden biri olarak konumlandırmak istiyordu. Şimdi birdenbire çıkıp, “Ah, dünya düzeni sömürücüymüş” diyen kişiler, uzun süre boyunca asıl sömürenlerdi. Bu yüzden de sömürünün nasıl işlediğini çok iyi biliyorlar — çünkü bizzat sömüren taraftaydılar. İşin ironisi de burada zaten.

Sorun şu ki, eski Sovyetler Birliği, Çin ve Küresel Güney ülkeleri gibi sömürülen ülkeler aslında sömürülmekte olduklarını tam olarak anlamamışlardı. Şimdi birdenbire “Evet, sömürülüyordunuz” deniyor — peki, bunu nasıl açıklayacaksınız? Sanırım tüm bu program boyunca da zaten bunu tartışıyoruz.

LENA PETROVA: Ocak ayının ilk üç haftası tamamen Venezuela, Grönland, Davos ve Trump yönetimiyle ilgili manşetlerin hâkimiyetindeydi. Bu da ABD’nin fiilen tüm Batı Yarımküre’nin kontrolünde olduğunu ilan etmesi anlamına geliyor.
Washington’un petrol ve maden kaynakları üzerinde yeniden kontrol sağlayarak Çin’in ekonomik yükselişine karşı bir meydan okuma pozisyonuna geçmeye çalıştığı yönünde yorumlar duydum.

Sizce, birçok kişinin emperyalist dış politika olarak adlandırdığı bu yaklaşımı yönlendiren esas şey bu mu, yoksa Washington’un peşinde olduğu başka hedefler de var mı?

MICHAEL HUDSON: Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in yükselişine meydan okumaya çalışmıyor. Bunu yapabilmek için sanayileşmesi ve Çin’e rakip olması gerekir. ABD, Çin’e rakip olmaya çalışmıyor; Çin’in büyümesini boğmaya çalışıyor. Çin’e zarar vermeye çalışıyor. Ama buna hiç mi hiç gücü yetmiyor — daha önce söylediğim nedenlerden ötürü.
Dolayısıyla yaptığı şey şu oldu: Muhtemelen Amerikan dış politikasının yüz yılı aşkın süredir en önemli taşlarından biri, petrol ticareti üzerinde kontrol kurmak oldu.
Çünkü her ülkenin petrole ihtiyacı vardır. Elektrik üretmek, fabrikaları çalıştırmak, ürün üretmek için petrole ihtiyaç duyarsınız. Ulaşım için, evleri ısıtmak ve aydınlatmak için petrole ihtiyaç vardır.

Amerika şunu düşündü: Eğer başka ülkelerin petrol kullanmasını engelleyebilirsek — örneğin Alman ve genel olarak Avrupa sanayisinin Rus petrolü ve doğalgazı satın almasını engellediğimiz gibi (petrol endüstrisi doğalgazı da içerir) — büyümelerini de engelleyebiliriz.
“Büyümek isteyen bir ülkenin ışıklarını kesiyoruz” diyebilecek bir konumda olursanız, onların büyümesini engelleyebilirsiniz — çünkü kendi büyümelerini, ABD’nin büyümesini değil, öncelemek istiyorlar.

ABD kontrolünde olmayan petrol üretimini durdurmanız gerekir. Venezuela’nın Çin’e, Rusya’ya veya Küba’ya petrol satmasını engellemeniz gerekir. Ve petrol üreten ülkelerin — Suudi Arabistan gibi, Arap ülkeleri gibi — tüm petrol gelirlerini alıp Amerika’ya göndermesini sağlamalısınız ki ABD bundan fayda sağlayabilsin.

İran’ın petrol satmasını istemezsiniz çünkü bunu kendi kalkınması için kullanır. Libya’nın, uzun süre Continental Oil şirketinin orada faaliyet gösterdiği Libya’nın, petrolünü geliştirip bunu altına yatırmasını da istemezsiniz — çünkü altına dayalı bir Afrika para birimi yaratmaya çalışırlarsa bu, dolara rakip olur.

Yani ABD petrolü bir kontrol aracı olarak kullanıyor.

Amerika’nın petrol kaynaklarının sahibi olması bile gerekmez. Yapması gereken tek şey, petrolün pazarlanmasını kontrol etmektir — böylece ülkelerin “düşman” olarak tanımlanan diğer ülkelere, müttefik olmayanlara petrol satmasını önleyebilir.

Petrolün pazarlanmasını ve gelirlerinin nereye gittiğini kontrol etme gücü… Yani doğal kaynaklardan gelen kiraların nerelere yatırıldığı… Bunların hepsinin ABD’ye geri akması gerekir.

Venezuela üzerindeki tüm bu mücadelenin temelinde yatan gerçek budur. Sanılıyor ki bu bir Monroe Doktrini meselesi — ama bu, orijinal Monroe Doktrini değil. 1812 Savaşı’ndan hemen sonra, Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından, bu ülkelerin Avrupa bankalarından aldıkları kredilerle toparlanma çabalarına dair bir anlaşma vardı.

Amerika şöyle dedi: “Siz bizim bölgemize karışmazsanız, biz de sizin bölgenize karışmayız.” Ama Amerika’nın Doğu Yarımküre’ye karışmama gibi bir niyeti hiç olmadı. “Batı Yarımküre bize ait, ama aynı zamanda Doğu Yarımküre’ye de sahibiz.” Bu yüzden askerî harcamalarının büyük kısmı Rusya, Çin ve diğer Asya ülkeleri ile Güney Pasifik’i çevrelemeye yönelik.

Zaten 1898’de, Amerika İspanyol-Amerikan Savaşı’nı yürüttüğünde, dönemin başkanı şöyle demişti: “Bizim kaderimiz, Pasifik boyunca ilerlemek.” Bu yüzden Filipinler’i kontrol altına almamız gerek, çünkü Doğu Asya ile ticareti kontrol etmeliyiz. Hawaii ve Guam, donanmamızın yakıt ikmal istasyonlarıdır.

O zamandan beri Monroe Doktrini, Pasifik Okyanusu’nu, ardından Atlantik’i ve Avrupa’yı da kapsayacak şekilde genişletildi — esasen NATO aracılığıyla. ABD bugün dünyadaki yegâne “etki alanına” sahip ülke.

Geçtiğimiz Aralık ayında yayınlanan Ulusal Güvenlik Konseyi raporuna göre, artık beş etki alanı olacak: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin (bunlar düşman olarak tanımlanıyor), ayrıca Hindistan ve Japonya (bunlar ABD’nin vekil devletleri ya da uyduları gibi konumlandırılıyor). Bu ülkelerin bağımsız bir para birimi ya da siyasi alanları yok.
Hindistan burada joker konumunda. Trump ve yönetimi, Hindistan’ın başka seçeneği olmadığını düşünüyor. “Amerikan pazarına ihtiyacı var.” Ama sonra Başbakan Modi çıktı ve şöyle dedi: “Ekonomimizin gelişebilmesi için Rus petrolüne ihtiyacımız var.”

Ve Çin ile Himalayalar’daki askerî gerilimleri çözmeye başladılar. Rusya ve Çin’e yöneliyoruz. Bu yıl BRICS zirvesine de Hindistan başkanlık ediyor. Yani Trump, ABD lehine gücü ele geçirme çabasında haddini aştığı için diğer ülkeleri tam tersi yöne itti. Yani bu, kendi yarattığı bir ters tepkidir. Trump’ın yaptığı her şey neredeyse istisnasız ters bir tepki doğuruyor. Sadece tiksinti değil, aynı zamanda şu arzuyu da tetikliyor:

“Biz ABD’den kopmalı, bağımsız olmalıyız. Yoksa Trump ekonomimizi sabote etmeye devam edecek — enerji almamıza, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri satın almamıza, örneğin Amerikan pazarına ihracat yapmamıza engel olacak. Yeni ihracat pazarları bulmalıyız.”

Kanada’nın kısa süre önce yaptığı şey tam da buydu. Mark Carney Çin’e giderek şunu söyledi: “Size tarım ürünleri ihraç edeceğiz. Size petrol satabiliriz. Elektrikli arabalarınızı ve diğer elektrikli araçları ithal edeceğiz — o kadar ucuzlar ki artık kimsenin Amerikan arabası hatta Alman arabası alacağını sanmıyorum.” Bunu izlemek gerçekten inanılmaz — adeta bir Yunan trajedisi gibi: trajik kahraman, tam da kaçınmak istediği kaderi bizzat kendi elleriyle getiriyor. Trump’ı “trajik kahraman” olarak tanımlamak istemem ama uygun bir sıfat bulabilirsiniz.

LENA PETROVA: Avrupa Birliği bağlamında, Trump’ın ona bir müttefik gibi yaklaşmadığı açık. Bu durum Davos’ta ve Davos öncesindeki süreçte net bir şekilde ortaya çıktı — sekiz Avrupa ülkesine gümrük tarifesi tehdidinde bulunduğunda özellikle.

Kendisi tamamen çıkar odaklı biri. Taleplerine uymamaları hâlinde — nazikçe söylemek gerekirse — hemen gümrük vergileri dayatmaya hazır.

Greenland meselesinde Fransa kısa süreliğine “ekonomik bazuka” tehdidinde bulundu ama ardından Avrupalılar asıl tehdidin hâlâ Rusya ve Çin olduğunu ilan ettiler.
Greenland birçok açıdan geri dönüşü olmayan bir noktaydı; çünkü AB’nin gerçek dokusunu ortaya çıkardı.

Yani Avrupa’nın Amerika’ya olan bağımlılığı giderek artıyor. Siz daha önce Avrupa’nın enerji anlamında ABD’ye bağımlı olduğunu söylemiştiniz. Ancak Avrupa aynı zamanda siyasî ve ekonomik anlamda da egemen değil.

Tüm bunlardan sonra Avrupa’nın akıbetini nasıl görüyorsunuz, Profesör?

MICHAEL HUDSON: Bu daha da sinsi bir bağımlılık. Davos toplantısından önce NATO’nun başındaki Rutte, Trump’a adeta şöyle yazdı: “Merak etme Donald, senin tarafındayım. AB’ye karşıyım. Neyse ki NATO AB’yi yönetiyor. Davos’a geldiğimizde bunu konuşuruz; eminim Avrupa’yı sana teslim edebilirim, Grönland’da istediğini yapmana izin veririm, sadece şu sivil hükümetlerdeki dangalaklarla ben ilgileneyim.”

Elbette burada söylediklerini serbestçe aktarıyorum, ama yazdığı şey tam bir yaltaklanma metniydi. Ve gerçekten de bunu yapmaya çalıştı. Trump, Davos’tan ayrılırken şöyle dedi:
“Biliyorsunuz, harika Bay Rutte ile konuştum. NATO’da ne yapacağımız konusunda bir anlaşmaya vardık.”

İşte tüm sorun burada. NATO Avrupa’yı yönetiyor. Avrupa bir demokrasi değil. ABD tarafından, NATO aracılığıyla yönetiliyor. NATO, Von Der Leyen ve Kallas gibi isimleri “teslimiyet maymunları” konumuna getiren yapı oldu. Dış politikadan sorumlu olan tek yetkililerin ABD’nin hizmetkârları olmasını sağladı — Avrupa’nın değil. Onların görevi, Avrupa’nın bağımsız bir sesi olmamasını sağlamak; ABD ne isterse onu yapmak.

NATO, Rutte ve Trump arasındaki bu yazışmalar daha fazla gündeme getirilmeli.

Bu durum açıkça gösteriyor ki Avrupa’nın gelişebilmesi ve gerçek bir demokrasi olabilmesi için NATO’yu dağıtması gerekiyor. Çünkü NATO’nun amacı tektir: Rusya’ya saldırmak ve Güney Çin Denizi’nde Asya’da bir güç hâline gelmek — yani Çin’e de saldırmak.

NATO saldırgan bir yapıdır ve Avrupa’nın bu şekilde bir başarı şansı yok. Çünkü NATO, Amerikan silahlarına dayalı bir askerî yapılanma. Bu silahlar işe yaramıyor.

Ukrayna’da gördüğümüz gibi, Amerikan hava savunma sistemleri hiç işe yaramıyor.

Amerikan tankları işe yaramıyor. Alman tankları işe yaramıyor. İngiliz füzeleri işe yaramıyor. Bu bana, nadir şaraplarla yapılan yatırım esprisini hatırlatıyor:
İnsanlar çok nadir şarapları inanılmaz fiyatlara satın alır. Sonra bir milyarder bu şişeyi açar, diğer milyarder arkadaşlarına servis eder ve onlar şöyle der: “Bu şarap bozulmuş.”
Şarap garsonu da şöyle yanıtlar: “Bu şarap içmek için değil, takas için.”
Silahlar da tam olarak böyle — satmak içindir, savaşta kullanılmak için değil.Ama ne Rusya ne de Çin’in özel mülkiyete ait bir silah üretim endüstrisi yok. Onlar silah üretimini gerçekten işlevsel ve savaşta kullanılabilir şekilde yapıyor.

Bu yüzden onların füzeleri, insansız hava araçları, uçakları Amerikan ve NATO savunmalarını rahatlıkla aşıyor.

Yani bu silah sistemi bütünüyle bir efsane. NATO’nun işlevi, silah alımları üzerinden devasa teknolojik tekel rantları yaratmak. Gerçek değerinin çok üstünde fiyatlandırılmış silahlar. Meşhur 550 dolarlık uçak tuvaleti örneğinde olduğu gibi. Amerikan askerî-sanayi kompleksi bunu sistematik olarak yapıyor.

Şimdi yeni bir savaş gemileri var — sanırım bir destroyer. Ama banyolar çalışmıyor. Tuvaletler sifon çekmiyor. Yani gemi işlevini yerine getirmiyor. Ama mesele bu değil; mesele çalışması değil. Mesele, üreticilere devasa kârlar sağlamak. Bu üreticiler sistemli olarak her askerî parçayı ülkenin farklı yerlerindeki fabrikalarda üretiyorlar ki yerel milletvekilleri ve senatörler üzerinde baskı oluşturup, “askerî yatırımları savunmak”, dolayısıyla bölgelerinde istihdamı korumak adına bu devasa askerî kârların sürmesini gerekçelendirebilsinler.

Yani bu endüstri, ABD’de gerçekten çalışan yegâne endüstri. Ama bu, silahların üretkenliği ya da verimliliği üzerine kurulu rekabetçi bir endüstri değil. Bu, siyasî nüfuza dayalı bir sistemdir. Ülkeleri zorlayarak şunu söylüyor: “Aşırı pahalı ve sizin işinize pek yaramayacak, üstelik bakım maliyetleri çok yüksek olan silahlarımızı almak zorundasınız. Ama bunu yapmalısınız çünkü bu, Amerika’ya ödemeniz gereken bir haracın karşılığıdır. Size doğrudan ‘bize para gönderin’ diyemeyiz; ama F-16 satın alarak bunu yapmış olursunuz. Bu uçaklar, bize ödemeniz gereken haracı iletmenin aracıdır.”

LENA PETROVA: Kesinlikle. Sizce Avrupa’yı ekonomik ve siyasî olarak boyunduruk altına almak Washington’un uzun vadeli bir planının parçası mıydı, yoksa bugün gördüğümüz tablo zamanla mı gelişti?

Avrupa Birliği isteyerek ve memnuniyetle egemenliğinden vazgeçti ve fiilen bir vassala dönüştü. Ama artık mutlu bir vassal değil. Belçika Başbakanı’nın deyimiyle mutsuz bir köle hâline geldi. Bu hep planın bir parçası mıydı, yoksa sadece mevcut yönetimlerin yönlendirdiği bir gelişme mi?

MICHAEL HUDSON: İşte bu, 1972’de yazdığım Superimperialism (Süremperyalizm) adlı kitabımın konusu. Evet, kesinlikle, tüm amaç buydu.

Kitapta, II. Dünya Savaşı sonrası düzenin yeniden yapılandırılması hedefinin — Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla — esasen Britanya İmparatorluğu’nu Amerikan ekonomisine dâhil etmek olduğunu anlattığım bir bölüm var.

Amerika şöyle diyordu: “Serbest ticaret olmalı. ‘Sterling bölgesi’ olamaz. Hindistan gibi kolonilere veya Arjantin’e, savaş sırasında Müttefiklere sağladıkları ham maddeler karşılığında biriktirdikleri tasarrufları sadece Britanya’da harcamaları gerektiğini söyleyemezsiniz. Bu parayı özgürce harcayabilmeliler.” Amerika bunu söylüyordu çünkü biliyordu ki Britanya gerçek bir rakip değildi ve bu paraların çoğu ABD’de harcanacaktı.

Amerika, Britanya’ya 5 milyar dolarlık bir kredi verdi ama şunu da şart koştu: “Sterlinin değerini fazla belirleyin. Yani döviz kuru o kadar yüksek olsun ki, sanayiniz rekabet edemez hâle gelsin. Ayrıca sermaye kontrollerine de izin vermeyin.” Yani savaş sonrası ekonomi tümüyle Amerika’nın lehine yapılandırıldı.

Bütün bunlar Trump yönetiminin geçen ay yayımladığı ulusal güvenlik stratejisinde de kabul ediliyor. Orada, II. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası liberal ekonomik düzenin 50–70 yıl boyunca ABD çıkarlarına hizmet ettiği ama artık işe yaramadığı söyleniyor.
Bu yüzden yeni bir düzene geçmemiz gerekiyor, diyorlar. Artık serbest ticaret yok, sermaye kontrollerini engellemek yok, istediğimizi yaparız. Uluslararası hukuk yok. Birleşmiş Milletler’i reddetmeliyiz, çünkü dünyayı BM değil, ABD yönetmeli — ve Trump’ın deyimiyle, bu da “benim kişisel olarak yönetmem” anlamına geliyor. Yani Tony Blair’le birlikte kurdukları sözde “Barış Kurulu” planı da bunun parçası.

Superimperialism kitabını okursanız, göreceksiniz: Amerika, IMF’yi, Dünya Bankası’nı, dış ticaret sistemini, dolar sistemini ve altın rezervine dayalı uluslararası para sistemini, kendisinin dünyanın en büyük altın sahibi olması avantajını yansıtacak şekilde tasarladı.
1950’de, Kore Savaşı’na girildiği sırada ABD Hazine’si, dünya para altınının %80’ine sahipti. Yani sistemin altına dayanması kaçınılmazdı. Ama bugün yayımlanan ulusal güvenlik stratejisi diyor ki: “Artık altına dayalı bir sistem kuramayız çünkü altın kazanamıyoruz. Altın artık başka ülkelere gidiyor.” Bu yüzden, diğer ülkeleri tasarruflarını ABD tahvilleri ve borç senetleri üzerinden yapmaya zorlamalıyız.

Ama günümüzde tahvil piyasasına bakarsanız, yabancıların ABD tahvillerini satıp altın aldığını görüyorsunuz — yani bu da sistemin tersine döndüğü anlamına geliyor. Yarım yüzyıldan fazla süredir ABD’ye hizmet eden bu sistem çökmeye başladı.

Elbette Amerika sadece Britanya İmparatorluğu’nu değil, Avrupa’yı da kendi altına almak istiyordu. 2022’de artık açıkça şunu söylediler: “Avrupa’yı tamamen kendimize bağımlı hâle getirmeliyiz. Alman sanayisini mahvetmeliyiz. Çünkü BASF gibi kimya şirketleri ve otomotiv şirketleri Çin’e yatırım yaparak onun sanayi teknolojisini geliştiriyor. Bunu istemiyoruz. Yatırımlarını Amerika’ya yapsınlar.”

Peki ne yaptılar? Sadece Kuzey Denizi’ndeki Nord Stream boru hattını havaya uçurmakla kalmadılar, hâlâ çalışır durumda olan boru hattının da işletilmesini engellediler.
Avrupalı politikacılar da çıkıp şunu söyledi: “Rusya’dan ucuz doğal gaz ve petrol istemiyoruz. Amerika’dan 4 kat daha pahalı enerji alacağız çünkü maaşlarımız oradan geliyor.”

Bunu açıkça söylemediler ama ima ettikleri şey buydu.

ABD’nin sorusu şu: “Avrupa sanayisinin — örneğin BASF gibi kimya şirketlerinin ve otomobil üreticilerinin — şu anda yaptığı şeyi yapmasını nasıl engelleriz?” Çin’in sanayi teknolojisini geliştirmesine katkı sağlayacak yatırımlar yapmalarını istemiyoruz. Yatırımlarını Amerika’ya yönlendirmelerini istiyoruz. O hâlde Alman sanayisini mahvedelim. Artık modern savaşta hiçbir ülke başka bir ülkeyi işgal etmiyor. Hiçbir ülke, piyade gönderip başka bir ülkeyi işgal etmeyi karşılayamaz. İşte bu yüzden Amerika, Ortadoğu gibi yerlerde vekil ordular kullanıyor. Afrika ve Güney Amerika’daki savaşlar da bu vekiller aracılığıyla yürütülüyor.

LENA PETROVA: O ufuk ötesi saldırılar gerçekten de süreci insanlıktan uzaklaştırdı ve savaşı Amerikan halkı için görünmez hâle getirdi. Böylece halk gerçekte ne olduğunu asla öğrenemiyor.

MICHAEL HUDSON: Evet, sömürü süreci görünmez hâle getiriliyor. Sanki işleyen silahlar satıyormuşuz gibi gösteriliyor ama aslında satılan silahlar işe yaramıyor.Ve diyelim ki işe yarıyor olsalardı, Avrupa ülkeleri gerçekten Rusya’yı daha da bombalamaya kalksaydı — Ukrayna’dan öteye geçseydi — o zaman Rusya şöyle derdi: “Tamam. Bu kez saldırırsanız, ertesi gün konuşacak kimse kalmayacak.” Putin’in söylediği buydu. Ve ne demek istediği çok açıktı.

LENA PETROVA: Evet, kesinlikle. Profesör Hudson, bu gerçekten büyüleyici bir sohbetti. Bunu en kısa zamanda tekrar yapmayı çok isterim. Katıldığınız için çok teşekkür ederim. Zaman ayırdığınız için minnettarım. Umarım yeni bir bölüm için tekrar bizimle olursunuz.

MICHAEL HUDSON: Bu konuları gündeme getirdiğiniz için teşekkür ederim. Zamanlama açısından çok isabetli bir sohbetti.

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=RaqCCptB21E

 

SOSYAL MEDYA