2024 yılının Mart ayında İngiltere’de Cambridge Üniversitesine bağlı Trinity Kolejinde sergilenen Lord Atrhur James Balfour’un portresi bir grup Filistin’den yana vicdanlı aktivist tarafından önce kırmızıya boyanıp sonra da parçalandı. Bu eylem sıradan bir aktivizm olarak haberlerde yer alsa da aslında Siyonizm’in 7 Ekim sonrası yaşattığı soykırıma gelen tepkiler arasında en sembolik eylem olarak okunabilir. Çünkü bugün Ortadoğu’da yaşanan tüm bu gerilimler Balfour’un sunduğu kısa ama etkili notun arkasında saklıdır.
2 Kasım 1917’de İngiliz Hükümetinin Dış İşleri Bakanı Arthur Balfour Filistin’de Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulmasından yana olduklarını ilan eden bir notu meclisle paylaştı. Elbette bu küçük not ve onu tamamlayan kısa mektubun ortaya çıkmasına neden olan en önemli isim bir Rus Yahudi’si olarak geldiği İngiltere’de İngiliz Siyonizm örgütünün başına geçen ve İsrail’in de ilk devlet başkanı olarak görev yapacak olan Haim Weizmann’dı. Weizmann Paris Barış Konferansı’nda Filistin topraklarının Milletler Cemiyetine devrini ve onların da kontrolü Büyük Britanya İmparatorluğu mandasına vermesini teklif eden kişiydi. Elbette bu sadece basit bir teklif olarak kalmadı. Çünkü Weizmann Avrupa’daki diplomatlar arasında etkisi olan biriydi ve siyonizmin Amerika’dan Avrupa’ya kadar örgütlenmesinde etkisi çok büyüktü. Weizmann özellikle Ortadoğu’nun İngiltere kontrolünde olmasını istiyordu. Bu durum sömürge sonrası dönemde Fransızların etkinlik alanlarının azalacağı anlamına geliyordu ve Fransızlar yakın gelecekte nasıl bir siyasal gerileme yaşayacaklarını tahmin edebiliyorlardı. Nitekim onların tüm itirazlarına ve çabalarına rağmen Weizmann’ın teklifi kabul edildi.
Elbette siyonistlerin Büyük Britanya tercihi başlı başına güçlü İngiltere teziyle açıklanamaz. İngiliz modernleşmesi ile Fransız modernleşmesi arasındaki farkı analiz etmek bu tercihin bazı gerekçelerini ortaya koyacaktır. İsrail kurulurken tamamıyla bilimsel hukuki zemine dayanan bir tarih anlatısı üretmedi. Teolojik anlatının özellikle Yahudi toplumun geri dönüşünü motive edeceği güçlü bir ihtimaldi ve nitekim öyle de oldu. Tüm dünyadan Yahudiler sadece bir devlet kurma refleksi ile değil kutsal kitaplarının ürettiği mit gereği ibadet bilinciyle ata yurdu olarak gördükleri Filistin topraklarına göç etmeye başladılar. İşte burada İngiliz modernleşmesinin dinle sosyal hayat arasında kurduğu esnek geçişin etkisi görülebilir. İngiliz modernleşmesinde gelenek, hukuk ve monarşi arasında kurulan denge dinin sosyal hayatta kamusal görünürlük kazanmasına imkân tanır. Bu aynı zamanda dinle siyasal söylem arasında Fransız modernleşmesi tarafından keskin bir şekilde yapılan ayrımı da ortadan kaldırır. Dinin sosyal hayatta yaşanabilir kalmasının bir yönü de siyasal söylemi şekillendiren güce sahip olmasıdır. “Vadedilmiş topraklar” miti ne bütünüyle teolojik bir kurgudur ne de ulus devleti şekillendiren 19. Yüzyıl modernleşmesine saplanıp kalmış ideolojiye atıf yapar. Ama aynı zamanda her ikisini de bünyesinde barındıran siyasal söyleme ve politik eylemlilik potansiyeline sahiptir. Bu açıdan İngiliz modernleşmesinin kilise ile devlet arasında ürettiği şeffaf geçişe daha uygundur.
Fransız modernleşmesi ise “dini müntesib” yerine “ulusal vatandaş” kurgusunu merkeze alır. Bu açıdan kollektif dini kimliklere karşı şüphecidir ve ideolojik baskıyı örgütleyen bir modele sahiptir. Türkiye modernleşmesinin 100 yıla yakındır yaşadığı travma bunun en iyi örneklerinden biridir. İsrail’i kuranlar teolojik ve siyasal hedeflerle taşımak istedikleri Yahudi nüfusunun tahakküm edici bir sekülerleşme baskısı ile kültürel yabancılaşma yaşamasına engel olmayı hedeflemişlerdir denilebilir. Siyonist hareket, kendisini seküler evrenselcilik içinde eritecek bir Fransız modernleşmesi yerine, dini kimlikleri siyasal olarak araçsallaştırabilen İngiliz muhafazakâr modernleşmesini tercih etmiştir. Filistin’in İngiliz mandasına bırakılması talebi ve tercihi, yalnızca emperyal güç dengelerinin değil; modernliğin dinle kurduğu ilişkinin de bir sonucudur. İngiliz modernleşmesi, Siyonist projenin teolojik ve tarihsel iddialarını taşıyabilecek esnekliğe sahipken, Fransız modernleşmesi bu tür kolektif-dinsel talepleri kamusal meşruiyet alanının dışında tutmayı tercih etmiştir. Fransız modernleşmesinin yarattığı toplumsal travmanın en belirgin örneklerinden biri Cezayir’dir elbette. Türkiye gibi Cezayir’de Fransız modernleşmesinin yarattığı travma ile dini geri dönüşü çok yoğun yaşamıştı. 1990 seçimlerinde İslami Selamet Partisi (FİS) seçmenlerin oylarının yarısından fazlasını alarak iktidar olmuştu. Fakat askeri darbe ile indirildiler ve hala ülkede belirgin bir travma hali mevcut. Konumuzun ana odağını dağıtmadan geri dönersek örneklerden de anlaşılacağı gibi Fransız modernleşmesinin yarattığı tahakküm ve yabancılaşma bir dönüşüm yerine bastırılan dini kimliğin farklı şekilde geri dönüşüne sebep olur. Zamanla toplumsal çatışmanın taraflarından biri olma hüviyeti kazanan dini kimlik bu çatışmalar neticesinde hem siyasal proje üretme kabiliyetini hem de sosyal hayatla barışma potansiyelini de yitiriyor. Nitekim Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal gerilim buradan hareketle açıklanabilir.
İsrail’in Anglo-Sakson modernleşmesi tercihi elbette sadece onların kendi projeleri olarak okunamaz. Britanya İmparatorluğunun uzun vadede Akdeniz’e hakimiyet ve Ortadoğu üzerine kurduğu yayılım ve kaosun sürekliliği projesi de karşılıklı bir çıkar ilişkisi üretiyordu. Bu anlamda İsrail’in varlığı İngiltere için Ortadoğu’da bir siyasi yük değil stratejik süreklilik sağlar. Oysa hem sol hem de İslami bağımsız Filistin mücadelesi emperyalizmle çatışmada kurduğu tarihsel ve ideolojik kurguyla İngiltere ve müttefikleri için birer gerileme sebebidir. Suriye’nin batısı, Kıbrıs ve Süveyş kanalı post-kolonyal dönem için kültürel sömürünün mekanlarıdır ve hem İsrail hem de İngiltere için kritik noktalardır. Onun için Baas rejimlerinin Rusya ile kurduğu ittifaklar her zaman İngiltere ve ABD için tehlike oluşturmuştur. Elbette Baas ve Rusya’da başka bir emperyal bloğu temsil ediyor bu durum güç yayılımın kaçınılmaz sonucu. Ama İsrail yayılmacılığının tek merkezi gücün hükümranlığı eksenin Akdeniz’i asıl halkları açısından savunmasız bırakacağı aşikâr.
İsrail’in varlığı tarihsel ve sosyolojik bir okumayla, dini bir iddianın ya da ulusal inşanın ötesinde, Anglo-Sakson dünyanın Akdeniz ve Ortadoğu’da kurduğu siyasal, sosyal ve ekonomik mimarinin parçası olarak şekilleniyor. Bu proje, emperyal devletler için İsrail’i bölgesel bir yük değil, stratejik bir süreklilik unsuru olarak konumlandırıyor. Bu açıdan İsrail’in Suriye başta olmak üzere bölgesel yayılmacılığı sadece askeri ve siyasi bir yayılma biçimi değildir. Kültürel ve ekonomik yayılmacılığı da Doğu Akdeniz’i bir İsrail denizi haline getirerek yeni bir küresel sömürü ağının zaferine kapı açacaktır. Bu açıdan İsrail ile devam eden ticari, akademik veya kültürel ilişkiler ABD, İngiltere ve İsrail’in siyasallaşma alanını arttıracaktır.
