Rodolphe Gasche, Europe, or the Infinite Task: A Study of a Philosophical Concept‘inde Avrupa (Europe) kelimesi için bir iştikak önerir. Ona göre Avrupa Grekçedeki erobos kelimesinden müştaktır. Ancak erobos Grekçe kökenli veya Grekçenin de ait olduğu Hint-Avrupa kökenli bir kelime değildir. Aksine Sami kökenlidir ve Gasche’ye göre, Küçük Asya da denilen dönemin Anadolu’sunun kıyılarında yaşayan Fenikeliler kanalıyla Grekçeye geçmiştir. Kelimenin aslı ereb‘tir ve karanlık ya da akşam anlamına gelir. Ereb, güneşin ufukta batmaya başladığı zaman inen karanlıktır.
Gasche’ye göre bu anlam, “güneşin battığı batılı toprakları işaret eder”. Bu durumda Sami kökenli ereb‘ten Grekçeye erebos olarak geçmiş Avrupa (Europe) adı, “bu asli anlamıyla, güneş Ege denizinin batı kıyısında battıktan sonra karanlığın başlamasına ad verir ki bu da, oradaki -yani, akşam ülkesi (Abendland) veya Garp [Occident] olan- henüz biçim kazanmamış ülkeyi işaret eder”. (Parantez içi bir not olarak, Heredotus’ta Anadolu’ya atfen Ἀσία olarak geçen Asya kıtasının adının da, Akadcada “doğmak, yükselmek” anlamında gelen bir kelime olduğuna; bu kelimenin de Sami kökenli güneşin doğuşunu işaret eden Asu kelimesinden geldiğine dair bir etimoloji bulunduğunu hatırlatmak gerek.) Yani aslında Avrupa, daha etimolojik anlamıyla dahi, herhangi bir coğrafi yeri adlandırmaz, çünkü güneşin battı anda ortaya çıkan alacakaranlıktaki toprak parçası ancak silüet olarak görülebilir. Eğer bu etimolojik iddialar doğruysa, bu durumda Avrupa kelimesi bile bizatihi Avrupalılara ait değildir; Avrupa’ya Grekler vasıtasıyla nakledilmiştir.
Buna rağmen Avrupa (Europe) kelimesinin Hint-Avrupalı bir kelimeden geldiğini iddia edenler de vardır. Etymological Dictionary of Greek‘inde Eρεβος’un Eski Hint-Avrupalı *hireg’ten türediğini ve “karanlık, loşluk” anlamına geldiğini iddia eden Robert Beekes veya The Brill Dictionary of Ancient Greek’inde kelimenin Homeros’ta ya da Sophocles’te kullanımlarına da yer vererek onun Hint-Avrupalı *reg’ten türediğini ve özellikle yeraltını işaret eden bir “karanlık, loşluk” ya da denizi işaret eden bir “sonsuz derinlik” demek olduğunu öne süren Franco Montanari bunlardan bazılarıdır. Ancak Jean-Luc Nancy, (maalesef doğrudan tetkik edemediğim, Gasche’nin On Jean-Luc Nancy adlı bir derlemede yer alan “Alongside the Horizon” adlı bir makalesi üzerinden takip edebildiğim) “Euryopa: le regard au loin” adlı bir makalesinde, Euryopa kelimesinden kalkan ilginç bir etimolojik çözümleme yapar ve ona dair felsefi bazı mülahazalarda bulunur. Erebos ihtimaline de değinen, ancak kelimenin Grekçeden türediğini iddia eden Nancy, Euryopa kanalıyla erobos‘ta olan akşamın alacakaranlığında bir silüet halinde beliren kara parçası anlamına, bir görüş derinliği katmaya da çalışır. Buna göre, Zeus’un da bir unvanı olan Euryopa, bu unvan üzerinden “ya gözleri faltaşı gibi açılmış veya sesi en uzağa kadar ulaşan (yani, şimşek çaktıran)” anlamını taşır. Böylece Nancy’ye göre Avrupa (Europe) kelimesinin geldiği Euryopa, daha çok “bakış” üzerinden tanımlanır ve erebos‘taki akşam karanlığında loşlaşmış o kara parçasının bizatihi kendisini değil, ona bakan bir bakışı veya gözü işaret eder: Euryopa, “loşluğa, kendi loşluğuna derinliğine bakan” bakıştır.
Bu demektir ki Euryopa olarak Avrupa, kime ait olduğu belli olmayan bir bakışla (ki bu zaten cihanşümûl veya alemşümûl olamamış bir “evrensel”in en belirgin niteliğidir) henüz kendisi olmamış bir kara parçası olarak, akşamın alacakaranlığındaki o belirsiz kara kütlesinin loşluğuna veya müphemliğine, kendi müphemliği veya loşluğu olarak bakan bakıştır. O kadar ki Nancy’nin tasavvurunda Euryopa olarak Avrupa’nın bu loşluğu, kendisini sadece Avrupa olarak belirlemeyecek, o “evrensel” bakışla baktığı kara kütlesini aynı zamanda “dünya” olarak da adlandıracaktır. Yani, Avrupa, esasında, dünyaya bu şekilde bir loşluk olarak bakılmasını ve onun bu şekilde bir loşluk olarak kavranmasını sağlayan bakıştır.
Yine de tipik bir Avrupalı olarak Nancy, sadece akşamın alacakaranlığında bir kara kütlesini değil, bütün bir “dünya” tasavvurunu da loşlaştıran bu bakışa olumlu bir nitelik atfetmekten de duramaz. Ona göre, loşlaştıran bu bakış, “evrensel”in bakışıdır ve bir idea ya da fikir olarak kendi formunu haizdir. Bu nedenle, “Avrupa böylelikle kaçınılmaz olarak bir fikrin [idea] fikridir -form ve vizyondur [vision]”. Nancy bu “idea”nın “idea”sına ve “form”a, henüz herhangi bir dile (bir dil olarak diyelim ki Fransızcaya, İngilizceye, Almancaya veya hatta bunların ait olduğu Hint-Avrupalı dillerin en eski hali olarak bir Proto-Hint-Avrupalı dile) dönüşmemiş bir “dil” de tayin eder. Çünkü (Gasche’nin ifadesiyle) “bu bir bakış fikri, sözkonusu bakışın ideal bir biçimi fikri, kendisini, kendine özgü bir açılma [veya şerh] tarzıyla ya da bir dille uyum içinde arzeden [açan, şerh eden] ve yayılan bir bakış fikri”dir.
Kısacası kimseye ait olmayan bir dil olarak logos‘a ihtiyaç duyar; yani logos, bir bakış fikrinin fikridir. Ancak logos verili bir şey değildir ya da kendi bakışının fikrinin fikri olmaktan başka verili bir şeyi yoktur. Dolayısıyla o loşluğa bakış, bir form olarak açıldıkça veya şerh edildikçe, logos olarak seyreder: “Fikir kendisini logos‘a göre izhar eder, biçimlendirir ve açar: yani, özerklik yasasına göre, kendisini kendisi üzerine temellendirenin yasasına göre, kendisini kendisi vasıtasıyla geliştirenin ve gerçekleştirenin yasasına göre ve kendinde ve kendi için kendisine geri dönenin yasasına göre [izhar eder, biçimlendirir ve açar]. Logos, ‘neden’i [reason] olduğu sürece fikrin dilidir. Fikrin ana ‘neden’i, temel biçim olmaktır, kendi kendisini biçimlendirdiği oranda temel biçim; dolayısıyla kendisini görünür ve idrak edilebilir kılan herşeyde kendisini görür”.
Elbette bunlar tuhaf cümlelerdir, hatta ancak felsefe tarihindeki benzer başka söylenenlerle ilişki içine sokularak anlaşılabileceğinden kendi başına hayli kriptiktir. Ancak sonuçta şu söylenebilir: Nancy Euryopa olarak Avrupa için öyle bir bakış tasavvur eder ki bu bakış nihayette kendi ifadesiyle “kendini görür görme”dir (seeing-oneself-seeing). Burada elbette gören kendini bile gören olsa da kimdir, belli değildir; lakin zaten Batılı düşüncede “evrensel” tam olarak budur ve Nancy de bu tür bir “evrensel” düşüncesinden olabildiğince istifade eder. Çünkü bu tür bir loş “kendini görür görme”den hasıl olan bakış anında gördüğü o loşluğu, “dünya” olarak anlar ve logos vasıtasıyla o loşluğa açıldıkça ve yayıldıkça “dünyalaşır”. Böylece Euryopa olarak Avrupa, kendisini sadece o çıkış anındaki müphem toprağa bir bakış olarak ve kendini bir bakış olarak gören bir bakış olarak biçimlendirdikçe bütün arz yüzeyine yaymaya başlar: ta ki en kamil halini alana dek. Elbette burada kamil olma, Kant’taki gibi insan teki için değil, hatta bir tür olarak insanlık için değil, bizzat bakışın kendi fikri ve kendi formu içindir. Kendini görür gören bakış, artık her kime aitse, yayılımını tamama erdirdiğinde sonuna da erecektir: “Avrupa momenti kendisini ‘Garp’ın figürü olarak biçimlendirir; bu, onun, dünyanın totalleştirilmesinin figürü olması demektir ki amaç olarak tı-otalleşmeyi sonuna erene kadar sürdürür”. Zaten Batılı düşünce için geneli itibarıyla kemale erme, sona ulaşmadır. Herhangi bir sonu olmasa, sonsuz olarak uzansa da. Elbette bu düşüncelerde Kant’ın da, Hegel’in de vesair izi bulunabilir; lakin sanki ilginç olanı hayli mesiyanik olmasıdır.
Ne var ki burada olabildiğince kısa tuttuğumuz Nancy’nin Euryopa olarak Avrupa fikrinin Greklerle bir alakası yoktur. Her ne kadar çıkış yeri olarak Anadolu’nun Ege kıyılarında Greklerin sahipleneceği topraklara bakan bir yanı varsa da, Grekler Avrupa’yı hiç böyle düşünmemişlerdir. Denebilirse bu düşüncelerde Greklerden kalan bir şey varsa o da naklediliş, Nancy bağlamında bakışın sürekli olarak nakledilişidir. Çünkü Grekler Avrupa’yı ya mythos olarak, ya “geçit” olarak veya Aristoteles’teki gibi kendilerinin “orta” yerde durduğu Asya’nın öteki ucu olarak görür.
Mythos olarak Avrupa (Europe), sonu nihayette Girit’te biten bir masala dayanır. Denis Guenon’un About Europe‘unda Milattan önce ikinci yüzyılda İskenderiyeli şair Moschus’tan alıp özetlediği şekliyle, masal şunu anlatır: Evvel zaman içinde Europē adında bir prenses varmış. Bir gün babası Kral Agenor’un sarayında yatağında uzanıp uyuklarken bir rüya görmüş. Rüyasında kadın görünümünde iki toprak parçası kendisi hakkında çekişiyormuş. “Asya” adlı birisi onu korumak ve gözetlemek, “en uzak kıyı” adındaki diğeri de onu deniz üzerinden aşırıp götürmek istiyormuş. Prenses şaşkınlıkla uyanmış ve yanında başka prenseslerle birlikte deniz kıyısında çiçek toplamaya gitmiş. Birden karşılarına kocaman nazik bir boğa çıkmış ve onu sırtına binmeye ikna etmiş. Prenses bir an tereddüt etse de boğanın sırtına binmiş. Boğa ayaklanmış ve denize doğru koşturmuş. Suyu geçerlerken ona kendisinin Zeus olduğunu, aşkından dolayı onu alıp kaçırmak için boğa kılığına girdiğini bildirmiş. Boğa kılığındaki Zeus böylece Europē‘u Girit’e götürmüş ve Europē orada boğayla çiftleşerek “muhteşem oğlanlar” doğurmuş. Bu masala göre Europē ona duyulan şehvet nedeniyle kapma ve koparılma vasıtasıyla Asya’dan Girit’e kaçırılan bir prensesin adıdır.
Lakin ilk Grek tarihçileri, örneğin Tarih‘inde Herodotus, en azından bilebildiği kadarıyla dünyayı Asya, Libya ve Avrupa diye üçe bölerken, bugünkü anlamıyla bir kıta olarak Avrupa çok da bilmez görünür: “Avrupa’ya gelince, kuzeyi ve doğusu deniz midir, kimse bilmez. Uzunluğu biliniyor, dünyanın öbür iki bölümü [Asya ve Libya] kadardır”. Sonra da ilginç bir şahsi gözlemde bulunur: “Zaten bir türlü akıl erdirememişimdir, neye dayanarak bir tek toprağa, hepsi de dişil sontakılı üç ad verilmiştir ve bölgeler arasında sınır olarak niçin Mısır’da Nil ve Kolkhis’de Phasis (başka birilerine göre Palus-Maiotis’de Tanais ve Kimmerler Boğazı) seçilmiştir. Ayrıca bu ayrımları kim yapmış, bu adları kim vermiştir?”
Gerçekten bu adları kim vermiştir de Libya, Greklerin bildiği üzere, “oralı bir kadının adı olan Libye’den”; Asya, “Prometheus’un karısından” ya da Lidyalılara göre, “Manes oğlu Kotys’in oğlu olan Asias”dan almıştır? Herodotus Avrupa’nın adını aldığı “Europe’ye gelince, o da suyla mı çevrilidir? Kimse bilmez; adı nereden gelir? Kim bulmuştur bu adı? Bunlar da bilinmez” der; ama mythos‘taki Tyroslu prensesi da hatırlayarak, “belki de … Tyroslu Europe kendi adını vermiştir” diye ekler. Peki ya o Tyroslu prensesin adı olan Europe nereden gelmiştir? “Europe’nin, ki aslı Asyalıydı, Greklerin bugün Europe dedikleri ülkeye gelmediği kabul edilmektedir. O, yalnız Fenike’den Girit’e, Girit’ten de Lykia’ya gitmiştir”. Yani, Heredotus’a göre Europē Avrupa’ya ayak basmamıştır; Europē‘den adını alan Avrupa, adına layık olarak, tam anlamıyla loş ve karanlık bir yerdir.
Aristoteles ise Herodotus’tan daha zalimdir. Politika‘sında iyi bir yönetime sahip bir kentin büyüklüğünün ne olması ve içinde ne kadar çokluğun bulunması gerektiğine dair “kendine yeter bir yaşam”a uygun olması şeklinde bir karara ya da sınırlandırmaya vardıktan sonra, böyle kentin en iyi nerede doğasını bulunabileceğini sorgular. Bunun anlaşılabilmesi için Grek kentleri ile Grekler dışındaki etnos‘un yaşadığı yerler arasında bir kıyaslama yapmanın gerektiğinden bahseder. Böylece üçlü bir ayrım yapar. “Soğuk bölgelerdeki kavimler [etnos], özellikle Avrupa cıvarındakiler hayat doludurlar, ancak düşünce ve zanaat konusunda kıt olurlar, bu yüzden özgür kalmayı başarsalar da politik teşekkülleri yoktur ve komşularını yönetemezler”. Bunun aksine, “Asya civarındakilerin ise zeki ve zanaatkar, ancak ruhsuz olurlar, bu yüzden de teba ve köle olurlar”. Elbette Aristoteles için Şarkiyatçılıktan bahsedilemez, ancak nasıl böyle “Şarkiyatçı” bir neticeye vardığı belki de özellikle krallık mefhumlarına dayalı bir çerçevede araştırılması gereken bir husustur (çünkü Hint-Avrupası dil ailesi içindeki ayrıma göre, Şark kralları Batılı asa ya da taç sahibi bir kral olarak değil, teba sahibi bir kral olarak tasavvur edilegelmiştir).
Son olarak Grekler, daha doğrusu Grek genos‘u gelir. Aristoteles Grekleri Asya ile Avrupa arasında “orta” bir yerde konumlandırır: “Grek genos‘u ise, nasıl ki bu iki bölgenin ortasında kalır, aynı şekilde ikisinden de pay alır”. Yani, bugüne ulanan bir şekilde ifade etmek gerekirse, Grekler Asya ile Avrupa arasında ikisinden de pay alan bir köprüdür. Bu nedenle Grekler, Avrupalılar gibi “hayat dolu ve özgür”dür, ama onlardaki eksikliği iyi yöneticiler olarak kapatırlar; aynı şekilde Asyalılar gibi “zeki ve zanaatkar”dırlar, ancak onlar gibi köle ve teba değillerdir, özgürdürler. Yine de Aristoteles, Grekler arasında da Asyalı veya Avrupalı bir tabiatı haiz olanların bulunduğunu belirtir (Politika‘dan alıntılarda Gurur Sev’in çevirisini kullandım, ancak bazı durumlarda C. D. C. Reeve’in İngilizce çevirisine göre ufak değişiklikler yaptım).
Bu durumda Grekler için bir ufuk olarak veya kendini görür gören bir bakışın idea‘nın biçimi olarak “evrensel” diye bir şey yoktur. Zaten Grekler, İonya ayrı olsa da, en azından Attike ve cıvarındakiler, Asya’dan bakışla güneşin battığı anda karşı kıyıda giderek loşluğa ve alacakaranlığa bürünen bir kara parçasında yaşarlar; ancak görüldüğü üzere kendilerini Avrupalı olarak görmezler. Öyleyse Grekler için Avrupa ve dahası onun bir ufuk olarak açılan veya kendini görür gören bir bakışın fikrinin formu olarak “evrensel” nedir?
Doğrusu Greklerin Avrupa adı çerçevesinde bir mythos‘ları ve Avrupa karşısında kendilerini “orta”da bir yerde konumlandırmaları varsa da, ne Avrupa adı verilen bir idea‘ları ve ne de Avrupa’nın vasıtası olduğu ufku açık, ama cihanşümûl olamayan “evrensel” diye bir fikriyatları vardır. Zaten Avrupa fikri için en azından bir miras olarak felsefe diye bir faaliyet alanını ve çok sonradan klasik olarak addedilen bir edebi kültürü içerse de Grekler Avrupa’nın doğduğu yerde değildir; Grekler için Avrupa, o da kendilerine nakledili bir şekilde gelen, güneşin battığı yerdeki alacakaranlıkta karşı kıyının büründüğü loş ve müphen silüettir. Avrupa ötedeki hoş, ama loş; soğuk bir diyardır. Avrupa Greklerle doğmaz; zaten Avrupa doğmaz.
Yine de Nancy’nin (bu kez “La nuisance continuée de l’Europe” adlı yazısından Gasche’nin Europe, or the Infinite Task‘ında aldığı bir bölümden atıfla) “Avrupa, ya da hala bu şekilde konuşmak mümkünse, Avrupa’nın ‘özü’, öncelikle ve evvel emirde bir projeden daha çok bir doğum düzenidir” demesi Avrupa’nın doğmadığının bir göstergesidir. Avrupa doğmaz, sadece doğumdur (birth), ama battığı yerde ev sürekli olarak, hep yeniden gerçekleşen bir doğum. Çünkü Nancy, Avrupa’nın birlik olarak bir proje halini aldığı, hatta şimdilerde en büyük kaygısı kendisini savunma olsa da daha çok sonradan reddedilen olan Avrupa anayasası gibi teşekküller açısından tartışıldığı bir dönemde, tam olarak 1992’de, belki de bir uyarı niyetiyle, “Kuşkusuz kırk yıldan fazla bir süredir yürüyen Avrupa projeleri, belirleyici rollerini oynamışlardır ve oynamaya da devam edeceklerdir. Lakin Avrupa doğar da” derken, o kendini görür gören bir ufkun sürekli kendisini yenilemesinden bahseder. Bu beklenmedik olana, aniden geliverene açık bir “doğum”dur: Avrupa, “beklenmedik, öngörülmedik, ihtiyatsız değilse de, noksan, gelişmemiş ve bitirilemez herşeyle birlikte gelir“. Bu tuhaf tanımlamaların bir karşılığı vardır ama: “Kimse bir yeni doğandan çok fazla şey istememelidir”. Avrupa, birlik oluşturmak için tasarladığı veya uyguladığı projeleriyle birlikte ve aslında bu projelere rağmen, yeni doğmuş bir bebektir. Daha doğrusu, hep yeniden doğan bir bebektir.
Elbette böyle olmadığını biliyoruz. Nancy’nin o kendini görür gören bakışında Avrupa’nın kapladığı ufuk neyse ona göre yayılmasında ve “dünya” halini almasında, sömürgeciliklerin, soykırımların, köleleştirmelerin, baskıların, kültürleri tahrip etmelerin hiçbir yeri yoktur. Nancy sanki bunlar hiç olmamış gibi davranır. Aslında onun gibi alemşümûl olamayan bir “evrensel” fikriyatını haiz herkesin ve her projenin böyle bir kaygısı yoktur. Avrupa bütün dünyayı yakıp yıksa da masumdur, çünkü o hep yeniden doğan bir bebektir.
O zaman Kant’ın o “roman” gibi yazılan, ama yine de “sistem” sahibi olan kozmopolitan bir bakış açısıyla “evrensel” bir tarih fikri için öngördüğü ana hatlardaki Grekler için ne denebilir? Kendilerinden etkilenen ve dolayısıyla kendilerinin nakledildiği Romalılar tarafından yıkılıp gitmişlerdir demekten başka bir çare yok gibidir; ancak her nakledilişin de, o ne olduğunu tahayyül etmenin neredeyse imkansız olduğu kendini görür gören bakış için, bir formu vardır. Bu form Grekleden Roma’ya ve daha sonrasına geçişte felsefe olmuştur.
Gerçekten Roma, Zeus’un kapma ve koparılma vasıtasıyla Fenike’den Girit’e kaçırdığı Europē gibi, Greklerden felsefeyi mi kapıp koparmıştır? Bir sonraki yazıda göreceğimiz üzere mesela Heidegger pek öyle düşünmez ve bu da bizi başka bir Avrupa sorununa, Avrupa’nın bölünmüşlüğü sorununa geri götürür.
