Davos’ta Grönland hakkında yapılan açıklama gerilimi azalttı, ancak egemenlik, kendi kaderini tayin hakkı ve ABD’nin gücü, NATO’nun uyumu ve Avrupa’nın stratejik zayıflığı arasındaki kırılgan denge gibi temel meseleleri çözümsüz bıraktı.
2026 Dünya Ekonomik Forumu, NATO ülkeleri arasında Grönland konusunda iş birliği olasılıklarına dair şaşırtıcı bir anlaşmanın duyurulmasıyla sona erdi. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin diplomatik çabaları sayesinde, ABD’nin güç kullanımı görünüşe göre bertaraf edilmiş oldu—bu çözüm ilk olarak Trump tarafından önerilmiş, ancak ABD’de Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson ve kıdemli danışman Steven Miller dahil olmak üzere pek çok kişi tarafından reddedilmişti. Bununla birlikte, söz konusu açıklama Arktik adanın geleceği konusundaki tartışmaları yatıştırmaya yetmiş olsa da, anlaşmanın ayrıntıları ve hâlihazırda çözülmemiş meselelerin nasıl ele alınacağı hâlen belirsizliğini koruyor.
Bu anlaşma ne şekilde olacak? Şimdilik askeri seçeneğin bir kenara bırakılmasıyla birlikte, Washington’un, 1951 tarihli anlaşmalar uyarınca hâlihazırda sahip olduğu yetkilerden daha geniş bir manevra alanını adada müzakere etmesi olasılıklar arasında yer alıyor. Trump bu seçeneğe pek sıcak bakmıyor ve Amerikalı seçmenleri bir imtiyazı savunmanın gerekliliğine ikna etmenin güç olacağını öne sürüyor (“kim bir kira sözleşmesini savunur ki?”). Bu akılda kalıcı sözün ötesinde, tarih benzer çözümlerle doludur; örneğin, Londra’nın, Hong Kong’un Britanya kontrolü altında olduğu dönemde burayı savunması gibi. Alternatif olarak, Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki askeri üsleri üzerinde mutlak egemenliğe sahip olması örneğinde olduğu gibi, ABD’nin Arktik adanın daha geniş ya da daha dar alanları üzerinde egemenlik “satın alması” da göz ardı edilemez. Ancak mevcut koşullar altında, Washington’un böyle bir satın alım gerçekleştirmesi uzak bir olasılık olarak kalmaktadır; zira Anayasa, başkanın Kongre tarafından tahsis edilmemiş parayı harcayamayacağını öngörmektedir.
Duyurulan anlaşmanın türü ne olursa olsun, adanın kendi kaderini tayin hakkı meselesi gündemde kalmayı sürdürüyor. Batı tarafından kendi hedeflerine uygun şekilde esnek biçimde kullanılan bir ilke olan bu hakkın uygulanmasına izin verilmesi durumunda, yetkin kaynaklara göre Nuuk’un düzenleyeceği bir referandum, Grönland’ın AB ve NATO’dan uzaklaşması riskini doğurabilir. Oysa, Avrupa’nın da savunduğu gibi, değerlere dayalı bir dış politikanın geçerli olduğu bir dünyada, böyle bir riskin ciddiye alınması dahi gerekmez. Bunun yerine, ülkelerin çıkarlarının çoğu zaman ilkelerin önüne geçtiğine dair bir başka işaret olarak, hem ABD hem de AB Grönland’ı Batı’nın etki alanında tutmak istemekte ve bu konuda halkoyuna başvurulmasından korkuyor gibi görünmektedir.
Kanada Başbakanı Mark Carney’nin de vurguladığı gibi, “Kurallara dayalı düzen, şimdiye dek yararlı bir kurgu işlevi görmüştür.” Bu nedenle, Atlantic Council’den Justina Budginaite-Frohely’nin savunduğu üzere, “Avrupa, Grönland’da hiç kimsenin Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’da yaptığını yapmamasını sağlamak istiyorsa, bu nedenle Avrupa, sadece kurallara bel bağlamayı bırakmalı ve zorlamayı akla dahi getirmeyi imkânsız kılacak bir gerçeklik inşa etmeye başlamalıdır.” Avrupa Birliği’nin, AB Antlaşmaları’nın belirlediği mevcut bağlamda böyle bir ‘gerçeklik’ inşa etme kapasitesinin ne düzeyde olduğu ise hâlâ açık bir sorudur. Yetkin akademisyenlerin iddia ettiklerinin aksine, Avrupa’nın kırılganlığı ABD’ye bağımlılığında değil; kurumlarının zayıflığında, ortak bir dış ve savunma politikasının yokluğunda ve enerji bağımlılığında yatmaktadır.
Ayrıca, Trump’ın yaklaşımının transatlantik ilişkileri kalıcı biçimde zedelemiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bir yandan, bu pek olası görünmemektedir; zira ABD’nin Grönland’a yönelik stratejik ilgisi, ülkeler arası işbirliğine açık olan başkanlar tarafından bile (örneğin 1916’da Wilson, 1946’da Truman ve 1956’da Eisenhower) defalarca dile getirilmiş, bu da ilişkilerde herhangi bir zarara yol açmamıştır. Öte yandan ise, Grönland meselesinin ele alınışında görünüşe göre en az üç hata yapılmıştır. Birincisi, önceki taleplerin aksine, Beyaz Saray güç kullanma tehdidini gündeme getirmiştir. Güç ilişkileri her zaman uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü etkilemiş olsa da, diplomatik yollar daha hiç denenmeden bir müttefike karşı askeri müdahale tehdidinde bulunulması endişe verici bir yenilik olurdu. İkincisi, bu yaklaşım Grönland halkını yabancılaştırma riski taşımaktadır ve bu da ABD’nin kendi planlarına ciddi zarar verebilir. Daha geçen nisan ayında Grönland’da yapılan bir halk oylaması bağımsızlığa yönelik açık bir istek ortaya koymuştu. Bugün ise askeri müdahale olasılığının tamamen dışlanmamış olması, Grönlandlıların zihniyetinde bir değişime yol açmış olabilir. Üçüncüsü, Nuuk ile yapılan anlaşmalara göre, adanın bağımsızlığına ilişkin referandumun Kopenhag tarafından onaylanması gerekmektedir. Daha düne kadar Danimarkalı yetkililer böyle bir referandumu onaylamaya açık görünüyordu. Bugün ise, böyle bir yetki vermek Amerikan baskısına boyun eğmek olarak yorumlanabileceği için siyasi açıdan zehirli bir durum oluşturabilir. Bu nedenle, bugün bir referandum yapılması, yalnızca birkaç hafta öncesine kıyasla bile daha uzak bir olasılık olarak değerlendirilmektedir—ve bu durum, son anketlerin de gösterdiği üzere Trump yönetimi için ve her şeyden önce, bağımsızlık umutlarının zayıfladığını gören Grönland halkı için olumsuz sonuçlar doğurabilir.
Avrupa başkentleri, Davos’taki açıklamayla adeta gafil avlanmış görünüyor. Bu yeni bir durum olmasa da (bağlam için bkz. AB’nin Ukrayna müzakerelerindeki marjinal rolü), Trump’ın Rutte’yi güvenilir bir ortak olarak gördüğü göz önüne alındığında, ABD‑NATO‑Danimarka formatı gerçekte uygulanabilir bir anlaşma sağlayabilir. Ancak bazı hususlar göz ardı edilmemelidir. Birincisi, Trump ile Rutte arasındaki anlaşma sadece duyurulmuş olup, ayrıntıları hâlâ açıklanmamıştır. İkincisi, ABD’nin NATO’dan çekilme kararı, Kongre’de üçte iki çoğunlukla onaylanmak zorundadır. Ne var ki, Beyaz Saray’la ilişkilerinde Rutte, ortaklarının eylemsizliğinden bıkmış bir mutlak çoğunluk hissedarıyla mücadele eden bir CEO rolünü üstleniyor gibi görünmekte—bu durumun ittifakın istikrarı üzerinde doğurabileceği tüm sonuçlarıyla birlikte. Üçüncüsü, Avrupa’daki NATO üyesi ülkelerin GSYİH’lerinin %5’ini savunma harcamalarına ayırma konusunda kaydettikleri ilerleme kesin olmaktan uzaktır ve bu durum, bir noktada müzakereleri rayından çıkarabilir.
Trump’ın Grönland konusundaki tutumunu birkaç ay sonra öngörmek imkânsız olsa da, bu tutumun Kasım ayındaki ara seçimlerin sonucundan etkilenmesi pek olası görünmemektedir. Dahası, ABD Anayasası başkana, Senato’nun resmî onayı olmaksızın da uluslararası anlaşmalar ve antlaşmalar yapma konusunda geniş bir hareket alanı tanımaktadır. Trump’ın popülaritesi düşüşte olsa da, son başkanlık döneminin sonuna yaklaşırken, (a) “izini bırakmak” adına kendini daha da özgür hissedebilir ve (b) Kongre’deki yasama faaliyetlerine karşı çıkmaya, yasa tasarılarını veto ederek ve yürütme emirleri yayımlayarak (ilk yılında sıkça yaptığı gibi) devam edebilir.
