ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance, Batı’da “medeniyetin yok edilmesi”ne dair uyarılarda bulunurken, tezlerini desteklemek için sık sık Birleşik Krallık’ı ve özellikle Londra’yı işaret ediyorlar. Ancak Birleşik Krallık gerçekten de ibretlik bir örnek sunsa da, bu MAGA’nın düşündüğü türden bir örnek değildir. Göç karşıtı kültür savaşlarına kapılmak yerine, Trump ve destekçileri zamanlarını Britanya’nın küresel üstünlüğünü kaybetmesiyle nasıl başa çıktığını incelemeye ayırmalıdır. Hiçbir ülkenin yakın geçmişi, Amerika’nın muhtemel geleceğine ilişkin bundan daha net bir gösterim sunmamaktadır.
İngiliz-Amerikan ilişkisi her zaman büyüleyici olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren, yoksul İngiliz politikacılar ve aristokratlar, statülerini genellikle Amerikalı zenginlerle evlenerek korumuşlardır. Britanyalılar Yeni Dünya’yı eskiyi canlandırmak için kullandı, ancak bu yeni bağımlılıktan her zaman rahatsız oldular. İki ülke II. Dünya Savaşı ve sonrasında müttefik olarak kaldı, ancak ilişki hiçbir zaman gerilimsiz olmadı. Britanyalılar kendilerini kibirli bir şekilde zarif Atinalılar, Amerikalıları ise kaba Romalı varisleri olarak görüyordu. Amerikalılar yeni imparatorluklarını kurarken, Britanya’nın eski düzene tutunma çabalarına karşı giderek daha fazla hoşnutsuzluk duydular.
İngiliz sterlini bir zamanlar dünyanın en baskın para birimiydi, sonra bu özelliğini yitirdi. Ancak 1960’larda bile ABD Hazine Bakanlığı, İngiltere’nin hâlâ ABD dolarının savunma hattını oluşturduğunu düşünüyordu. Ardından 1967’de sterlinin devalüe edilmesi geldi ve bu durum dünyanın geri kalanı için dolar standardının sonunun başlangıcı oldu.
ABD liderleri, kendi para birimlerine ilişkin endişeleri gidermek için o dönem İngiliz dilini bile ödünç aldılar. İngiltere Başbakanı Harold Wilson’ın televizyonda yaptığı açıklamada devalüasyonun “cebinizdeki sterlinin” değerini etkilemeyeceğini söylemesinin ardından, ABD Başkanı Richard Nixon seçmenlerine; “Eğer Amerika’da üretilen ürünleri satın alan Amerikalıların ezici çoğunluğu arasındaysanız, dolarınızın değeri yarın da bugün olduğu kadar olacaktır” dedi. İki açıklama da doğru değildi. Değer kaybeden para birimi aslında yaklaşan enflasyon krizinin habercisiydi.
Dünyanın geri kalanı ABD dolarına alternatifler ararken, Britanya’nın geçmişteki düşüşü bu duruma başka bir örneklik sunuyor. Trump yönetimi gibi Britanya da siyasi olarak kendisiyle aynı çizgide olmak isteyen ülkeler bulmak için büyük çaba sarf etti. 1945’ten sonra bu ülkelerden ikisi Mısır ve Arjantin’di; her ikisi de büyük sterlin rezervlerine sahipti ancak zayıflayan bir hegemonla bağlantılı olmaktan çabucak yoruldular. Benzer şekilde Trump da, tuhaf bir şekilde oluşturulmuş ve büyük ölçüde başkanı pohpohlayarak çıkar sağlayacağını düşünen otoriter rejimlerden oluşan Barış Kurulu aracılığıyla Amerikan gücünü sürdürmeye çalışıyor.
Çoğu zaman olduğu gibi, gerileyen gücün temel kırılganlığı mali alandadır. Daha birkaç yıl önce Liz Truss’ın kısa ömürlü Birleşik Krallık hükümeti, finansmanı sağlanmamış vergi indirimlerinin veya harcama artışlarının tahvil piyasalarını nasıl sarsabileceğini, emeklilik fonlarını nasıl tehdit edebileceğini ve devlet borçlanma maliyetlerinde nasıl sürdürülemez bir artışa yol açabileceğini gösterdi. Şimdi ise piyasalar, kalıcı açıkların ABD’nin borçlanma maliyetlerini artırabileceği ihtimali konusunda giderek daha fazla endişe duyuyor.
Amerikalılar ayrıca 1970’lerin stagflasyon dönemindeki Britanya korumacılığından da ders çıkarabilirler. O dönemde İşçi Partisi’nin sol kanadı ve onu destekleyen iktisatçılar, hükümet daha fazla harcama yaparsa yatırımı artırabileceğini, verimliliği yükseltebileceğini ve böylece enflasyonu düşürerek malları daha uygun fiyatlı hâle getirebileceğini savunuyordu. Bu tamamen bir yanılsamaydı ve enflasyonu düşürmek yerine hızla artmasına neden oldu. Ancak şimdi aynı argümanı Trump’ın danışmanlarından da duyuyoruz; onlar, yapay zekâ devriminin ve veri merkezlerine yapılan devasa yatırımların verimliliği artıracağını, enflasyonun düşeceğini ve bütçe açıklarının ortadan kalkacağını kendinden emin bir şekilde iddia ediyorlar.
Yine, ekonomik tarihe başvurmalarında da fayda var. Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı; karmaşık tedarik zincirlerinin olduğu bir dünyada menşe kuralları ile temel veya yeri doldurulamaz ürünler için muafiyetler hakkında bitmek bilmeyen ticaret politikası tartışmalarıyla birlikte on yıllık bir belirsizlik dönemini başlattı. Trump’ın gümrük tarifelerinin yarattığı derin ve kalıcı belirsizlik, ABD ekonomisi üzerinde Brexit’in Britanya’da yarattığından daha büyük ve daha zararlı bir etki yaratabilir.
Britanya deneyimi aynı zamanda siyasi dersler de sunuyor. Jeffrey Epstein olayı uluslararası bir boyuta sahip olsa da, etkileri belki de şaşırtıcı bir şekilde en çok İngiltere’de hissedildi. Bu skandal, hem o zamanlar prens olan Andrew’un olaya karışması ve kimin bu durumdan haberdar olduğu sorusu nedeniyle monarşiyi hem de hükümlü cinsel suçluyla derin bağları olan eski bir bakanı ABD’ye büyükelçi olarak atayan mevcut başbakanı yıkma tehdidi oluşturuyor. Şu ana kadar, Epstein’ın uzantılarının daha derine ulaştığı Amerikan siyaseti daha az kırılgan gibi görünüyor. Ancak ticaret meselesinde olduğu gibi, bu da zamanla etkileri artacak bir skandaldır.
Dahası, bu skandal bir magazin haberinden fazlasıdır; çünkü daha derin bir çürümenin işaretlerini taşımaktadır. Britanya ve ABD, iki partili siyasi sistemleri sayesinde 20. yüzyılı ustalıkla yönetti. Koalisyon hükümetleri kurmak için çok partili sistemlerde gerekli olan zorlu pazarlıklarla uğraşmak zorunda kalmadılar. Peki ya her iki parti de güvenilirliğini kaybederse ne olur? Britanya’da bu skandal, statükonun iflasından güç alan bağımsız bir partinin yükselişine katkıda bulundu. MAGA’nın Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmesi ve Demokratların, merkezciler ve solcular arasında derin bir bölünme yaşamasıyla birlikte, İngiliz parti sisteminin çöküşü, Amerika’nın geleceğine dair son bir ön gösterim sunuyor.
*Harold James Princeton Üniversitesi’nde Tarih ve Uluslararası İlişkiler Profesörü ve yakın zamanda yayınlanan Seven Crashes: The Economic Crises That Shaped Globalization (Yale University Press, 2023) adlı eserin yazarıdır.
Tercüme: Ali Karakuş
