On yıllardır ilk kez, ABD’nin Suriye’ye yönelik politikası nadir görülen bir sonuç ortaya koyuyor: Amerikan çıkarları, bölgesel istikrar ve modern çağın en korkunç vahşetlerinden birinden sağ çıkmış bir halk için gerçek bir kazanım. Washington, Orta Doğu’daki duruşunu yeniden şekillendirirken ve Arap ortaklarıyla ilişkiler için yeni çerçeveler arayışına girerken, Suriye; ilkelere dayalı ve çıkar odaklı diplomasinin neler başarabileceğini gösteren bir örnek olarak takdir edilmeyi hak ediyor.
Beşşar Esad rejiminin Aralık 2024’te devrilmesi, ABD’nin hızla değerlendirdiği bir fırsat yarattı. Trump yönetiminin yaptırımların hafifletilmesine yönelik hızlı adımları — Haziran 2025’te Suriye’ye yönelik kapsamlı yaptırımların kaldırılması ve Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) Yabancı Terör Örgütü listesinden çıkarılması da dâhil olmak üzere — Washington’un, Esad sonrası Suriye ile geçmişine göre değil, mevcut nitelikleri temelinde ilişki kurmaya hazır olduğunu gösterdi. Bu pragmatik yaklaşım şimdiden meyvelerini vermeye başladı.
Ahmet Şara liderliğindeki Suriye’nin yeni yönetimi, ABD’nin terörle mücadele hedefleri, bölgesel istikrar amaçları ve kırılgan toplulukların korunmasına yönelik çabalarıyla doğrudan uyumlu olacak şekilde kurumlar inşa etmek ve düzeni yeniden tesis etmek için harekete geçti. Yeni hükümet, Esad rejiminin kalıntılarına karşı somut adımlar attı. Nisan 2026’da Suriyeli yetkililer, 2013 yılında Şam’da 40’tan fazla sivilin katledilmesinden sorumlu eski bir askerî istihbarat subayı olan ve “Tadamon Kasabı” olarak bilinen Amjad Yusuf’u tutukladı. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack bunu, “cezasızlıktan hesap verebilirliğe doğru atılmış güçlü bir adım” olarak nitelendirdi. Bu aynı zamanda, yeni Suriye’nin, zorlu durumlarda dahi adaletin peşinden gitmeye istekli olduğunun da bir göstergesidir. Mayıs 2025’te kurulan Ulusal Geçiş Dönemi Adalet Komisyonu, güvenilir bir hesap verebilirlik süreci için kurumsal altyapıyı oluşturmakta olup ABD’nin bu süreci aktif biçimde desteklemesi gerekmektedir.
Bu süreç aynı zamanda daha geniş bir bölgesel koalisyonun önemini de göstermektedir. Körfez ortakları, özellikle Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’nin uluslararası finans sistemine yeniden entegrasyonunda belirleyici bir rol oynadı; her iki ülke de 14 yıllık aranın ardından Dünya Bankası faaliyetlerinin yeniden başlamasına destek verme taahhüdünde bulundu. Türkiye, Ürdün ve Irak ise sınır yönetimi ve mültecilerin durumunun istikrara kavuşturulması açısından kritik önemini korumaktadır. Bu ortaklara rağmen değil, onlarla birlikte ve onlar aracılığıyla işleyen bir ABD Suriye politikası bir taviz değil; bir güç çarpanıdır. Suriye, Amerikan liderliğinin yalnız hareket etmek yerine koalisyonlar kurduğunda nasıl bir görünüm sergilediğinin bir örneğidir.
Azınlık toplulukları konusunda kaydedilen ilerleme gerçektir, ancak eksiktir; ve bu ayrım önem taşımaktadır. Ahmet Şara, Aralık 2024 gibi erken bir tarihte Suriye’deki farklı Hristiyan mezheplerinin liderleriyle bir araya geldi ve bu temas geçiş süreci boyunca devam etti. Mart 2025’te kurduğu kabinede farklı kesimlerden temsilcilere yer verdi; ayrıca yetkililer, Süveyda’daki Dürzi topluluğunu dışlamak yerine devlet kurumlarına entegre etmek için adım attı. Bu durumun Esad dönemiyle oluşturduğu karşıtlık dikkate değerdir. Dini liderler, hükümeti sözlerini kalıcı ve uygulanabilir koruma tedbirleriyle desteklemeye çağırmayı sürdürürken, atılan bu ilk adımları da memnuniyetle karşıladılar.
Suriye’nin uluslararası topluma tam anlamıyla yeniden entegre olmasının önündeki son yapısal engel, 1979 yılında “terörizmi destekleyen devlet” (SST) olarak tanımlanmış olmasıdır. Bu tanımlama, artık var olmayan bir rejimin eylemleri nedeniyle yapılmıştı. Bu listeden çıkarılmanın hukuki ölçütü açıktır: Yönetim ve politikalarda köklü bir değişimin gerçekleşmesi ve listeye alınmasına yol açan davranışlardan inandırıcı biçimde kopulması. Ahmet Şara yönetimindeki Suriye, Hizbullah ile bağlarını koparmış, İran’ın ülke üzerindeki etkisini ortadan kaldırmış ve terörle mücadele konusunda ABD ile aktif iş birliği yürütmüştür. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya geçen yıl bu tanımlamayı gözden geçirme talimatı verilmişti. Bu inceleme artık sonuçlandırılmalıdır. SST etiketinin kaldırılması, dış yardım akışının önünü açacak, finansal işlemleri normalleştirecek ve Suriye’nin yeniden inşasının ciddi biçimde başlamasını sağlayacaktır. Bu sonuçlar, Suriye’nin çıkarlarının yanı sıra Amerikan çıkarlarına da hizmet edecektir.
ABD, Orta Doğu’da işe yarayan bir politikaya sahip olduğunu sık sık gösterme fırsatı bulamaz. Ancak Suriye söz konusu olduğunda bunu yapabilir. Artık görev, zafer ilan etmek değil, onu pekiştirmektir; bunun yolu da hesap verebilirliğe verilen desteğin sürdürülmesi, kapsayıcı ve şeffaf ekonomi politikaları konusunda tutarlı baskının devam etmesi ve Washington’un geride bırakılmasına katkı sağladığı rejimin hukuki kalıntılarının ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Suriye’deki geçiş süreci kırılgandır, ancak gerçektir. Amerikan politikası, bu gerçeğe hak ettiği ciddiyetle yaklaşmalıdır.
*Abdulrahim Ismail, Suriyeli-Amerikalı bir savunuculuk kuruluşu olan Citizens for a Secure and Safe America’nın (C4SSA) başkanıdır. Bakr Ghbeis ise C4SSA’nın eski başkanı ve mevcut yönetim kurulu üyesidir.
Kaynak: https://www.newsweek.com/why-us-policy-in-syria-is-working-opinion-12083831
