ABD/İsrail–İran Savaşı Ve Sosyal Medya Cephesi

ABD/İsrail–İran gerilimi sırasında sosyal medyanın bu yeni savaş alanı olduğu bir kez daha görülmüştür. Netanyahu’nun sağlık durumuna ilişkin spekülasyonlar ve manipülatif içerikler, kamuoyunu yönlendirme çabalarının bir parçası olarak öne çıkmıştır. İsrail’in, sahadaki gelişmeleri gölgelemek amacıyla magazinsel içeriklerle gündemi yönlendirmesi, sosyal medya cephesinin stratejik önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Nisan 12, 2026
image_print

Hakikatin Parçalandığı Yeni Dünya Düzeni

Dezenformasyonla ülke olarak mücadele ederken, dünya siyasetinde de devletler arası iletişim stratejilerinde benzer bir mücadelenin yaşandığına tanıklık ediyoruz. ABD/İsrail–İran geriliminde de bu durum açıkça görülmüştür. Daha savaşın başlangıç aşamasında İsrail’in, İran’da yaygın olarak kullanılan bir namaz uygulamasını hackleyerek dezenformasyon içerikleriyle algı operasyonu yürütmeye çalıştığı; sahte ses kayıtlarıyla toplumda infial oluşturmayı hedeflediği gözlemlenmiştir. Bu tablo, meselenin artık doğrudan ulusal güvenliği ilgilendiren bir “dijital cephe”ye dönüştüğünü göstermektedir.

Bilginin dolaşım hızı artarken, doğruluğunun teyit edilmesi giderek zorlaşmaktadır. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu’nda dezenformasyonun ulusal güvenlik açısından en büyük ikinci risk olarak değerlendirilmesi, bu tehdidin boyutunu ortaya koymaktadır. İnternet ortamında sınırsız bilgi üretilirken, yapay zekâ destekli sahte içeriklerin artması, her bilginin mutlaka teyit edilmesi gerektiği bir dönemi beraberinde getirmiştir.

Bu süreçte toplumsal direncin güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Üniversiteler ve kamu kurumları aracılığıyla toplumun bilinçlendirilmesi ve dezenformasyona karşı direnç geliştirilmesi gerekmektedir. Yapay zekâ artık yalnızca yanlış bilgi üretmekle kalmamakta, doğrudan hakikati hedef almaktadır. Bu nedenle doğru bilginin yaygınlaştırılması ve güvenilir kaynaklar üzerinden teyit mekanizmalarının güçlendirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Dezenformasyon, artık ikincil bir unsur olmaktan çıkmış; doğrudan bir savaş cephesine dönüşmüştür.

Türkiye’de de benzer dezenformasyon girişimleriyle zaman zaman karşılaşılmaktadır. Operasyonel hesaplar aracılığıyla yanlış bilgilerin hızla dolaşıma sokulduğu görülmektedir. Örneğin, Türkiye’nin gübre krizi yaşayacağı ve bunun gıda arzını olumsuz etkileyeceği yönündeki iddialar tamamen dezenformasyon içerikli olup, yetkili kurumların açıklamalarıyla çürütülmüştür. Benzer şekilde sınır güvenliği konusunda ciddi zafiyet olduğu yönündeki iddialar da kamu otoriteleri tarafından yalanlanmıştır. Antalya’da gerçekleştirilen Hürjet test uçuşlarının “F-16 uçuşu” olarak servis edilmesi de bir başka manipülasyon örneğidir. Tüm bu örnekler, dezenformasyonun hem ulusal hem de küresel ölçekte ciddi riskler doğurduğunu göstermektedir.

Kitleleri yönlendirmek ve psikolojik üstünlük sağlamak amacıyla bu yöntemler artık devletler tarafından da sistematik biçimde kullanılmaktadır. Yapay zekâ ile gerçeğe son derece yakın içeriklerin üretilebilmesi, hakikatin parçalandığı yeni bir dönemi beraberinde getirmiştir. Sahte içeriklerin yoğunluğu içinde doğru bilgiye ulaşmak giderek zorlaşmaktadır. Tarih boyunca savaşlarda psikolojik unsurlar kullanılmış olsa da, günümüzde bu süreç algoritmalar, yapay zekâ ve bot ağları üzerinden çok daha geniş ve etkili şekilde yürütülmektedir.

Bu içeriklerin önemli bir kısmı, duygu analizi temelinde üretilmekte; korku, öfke ve kaygı gibi duygulara hitap edecek şekilde tasarlanmaktadır. Zaman zaman mağduriyet algısı oluşturmak için duygusal içerikler, zaman zaman ise saldırgan söylemlerle psikolojik hazırlık yapılmaktadır.

Geçmişte yaygın olan “görsel varsa doğrudur” anlayışı artık geçerliliğini yitirmektedir. Yapay zekâ sayesinde hiç yaşanmamış olayların dahi gerçekmiş gibi sunulabildiği bir döneme girilmiştir. Bu durum, “artık her gördüğüne inanma” çağını başlatmıştır. Hakikat, adeta pusulaya yerleştirilen bir mıknatıs gibi yönünü şaşırmaktadır; pusula çalışmakta, ancak gösterdiği yönün doğruluğu tartışmalı hale gelmektedir.

Sosyal medya platformlarında üretilen yoğun içerik akışı, bireyleri “sonsuz kaydırma” (scroll) döngüsüne sürüklemektedir. Bu süreçte insan beyni, tekrar eden ve yoğun içerik maruziyeti nedeniyle duyarsızlaşmaktadır. Nörolojik tolerans olarak adlandırılan bu durum, bireylerin insani tepkilerini zayıflatmaktadır. Filtreler ve manipülatif içerikler, özellikle gençlerin algı dünyasını olumsuz etkilemekte; empati duygusunun zayıflamasına yol açmaktadır.

Dijital içeriklerle şekillenen bu yeni dönemde etik algı da ciddi biçimde aşınmaktadır. En büyük risk, yalnızca insanların yanlış yönlendirilmesi değil, aynı zamanda zararlı davranışların toplum tarafından normalleştirilmesidir. Toplumsal ortak zemin parçalanırken, yerini sentetik ve yapay bir medya düzeni almaktadır.

Sentetik medyanın en kritik kırılma noktası ise şudur: Gerçeklik zayıfladıkça, gerçek olan da “sahte” olarak nitelendirilmeye başlanmaktadır. “Yalancının temeddüdü” olarak adlandırılan bu durumda, gerçek olaylar bile “deepfake” iddiasıyla reddedilebilmektedir. Bu durum, hakikatin ispatını giderek zorlaştırmaktadır.

Gabon Devlet Başkanı Ali Bongo’nun sağlık durumuna ilişkin yayımlanan video sonrasında yaşanan tartışmalar ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’ye atfedilen sahte teslimiyet videosu, bu sürecin somut örnekleridir. “Gerçeklik apatisi” olarak tanımlanan bu durum, toplumun gerçeği arama motivasyonunu kaybetmesine ve kurumlara olan güvenin zedelenmesine yol açmaktadır.

Son olarak, ABD/İsrail–İran gerilimi sırasında sosyal medyanın bu yeni savaş alanı olduğu bir kez daha görülmüştür. Netanyahu’nun sağlık durumuna ilişkin spekülasyonlar ve manipülatif içerikler, kamuoyunu yönlendirme çabalarının bir parçası olarak öne çıkmıştır. İsrail’in, sahadaki gelişmeleri gölgelemek amacıyla magazinsel içeriklerle gündemi yönlendirmesi, sosyal medya cephesinin stratejik önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, dezenformasyonla mücadelede daha güçlü mekanizmalar geliştirmek, sahte içerikleri tespit edebilmek ve dijital okuryazarlığı artırmak artık bir tercih değil, zorunluluktur. Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin doğruluğunu yine yapay zekâ ile sorgulamak her ne kadar paradoksal görünse de, dijital dünyada hesap verebilirlik meselesi giderek daha kritik hale gelmektedir.

 

A. Cemal Saygın

Öğr. Gör. A. Cemal SAYGIN
Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan A. Cemal Saygın, yüksek lisans eğitimini Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nde sosyal medya üzerine tamamlamıştır.
Kariyeri boyunca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumlarda; Özel Kalem Müdürlüğü, İletişim Koordinatörlüğü ve Öğretim Görevliliği gibi idari ve akademik görevlerde bulunmuştur.
TÜGVA, ÖNDER, İlim Yayma Cemiyeti ve Gazeteciler Cemiyeti başta olmak üzere çok sayıda ulusal ve uluslararası STK’da yönetim tecrübesine sahip olan Saygın; akademik birikimini algı yönetimi, siyasal iletişim ve dezenformasyonla mücadele projeleriyle birleştirerek çalışmalarını bu alanlarda sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.