Gazze Avrupa’yı Nasıl Değiştirdi?

Gazze, çoğumuzun Avrupa hakkında kendimizi avutmak için benimsediği pek çok varsayımı ortadan kaldırdı. Aşırı sağın etkisi artarken, pek çok kişi demokratik özgürlüklerin nadiren bir anda ortadan kalktığını unutmuş durumda. Bu özgürlükler, bazı sesler susturulduğunda, bazı acılar görmezden gelindiğinde ve bazı vatandaşların hakları diğerlerininkinden daha az değerli görüldüğünde aşınmaya başlar.
Ekim 17, 2026
image_print

7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği terör saldırılarına misilleme olarak İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım niteliğindeki savaş, üç acı dolu yıl boyunca 74.000’den fazla Filistinliyi öldürdü, binlerce kişiyi yaraladı ve bölgenin çoğunu enkaza çevirdi. Bu savaş, dünya çapında İsrail’e yönelik görüşleri değiştirdi, Filistin’e verilen desteği artırdı ve ABD’nin gücü hakkında soru işaretleri uyandırdı.

Avrupa’nın İsrail hükümetini hesap vermeye zorlayamaması, küresel itibarını ve etkisini kaybetmesine mal oldu. Ancak bundan daha da ciddi bir durumdan korkuyorum: Gazze, Avrupa’nın kendisini değiştiriyor.

Avrupa hükümetleri soykırımı durdurmaya çalışmak için hiçbir şey yapmadı; ortak yaptırımlar uygulanmadı, ticaret kısıtlamaları getirilmedi ve İsrail’e silah satışlarına son verilmedi. AB, Ukrayna’daki savaşı nedeniyle Rusya’ya yaptırım uygularken İsrail ile ilişkilerini neredeyse her zamanki gibi sürdürüyor. Bu, apaçık bir çifte standarttır.

Gazze, Avrupa’nın sözde evrensel insan hakları taahhüdünün artık kimin acısının kabul edildiğine, kimin direnişinin meşru sayıldığına ve kimin adalet taleplerinin dikkate değer görüldüğüne bağlı olduğunu ortaya koydu. AB politika yapıcıları, işgale karşı mücadeleleri nedeniyle hangi kadın gruplarını kahraman olarak övecekleri ve hangi çocukların yaşam hakkını savunacakları konusunda bile seçici davranıyor.

Bu üç yılın ardından, Filistin meselesinin Avrupa demokrasisinin kendisi için bir stres testi haline geldiğine ikna oldum. Demokratik toplumlar ancak rahatsız edici, düzeni sarsan ve siyasi açıdan sakıncalı görülenler de dahil olmak üzere farklı görüşlere ve itirazlara alan tanındığında gelişebilir. Oysa bugün Avrupa genelinde, yurt dışındaki demokratik olmayan uygulamalara karşı sesini yükselten hükümetler, kendi ülkelerinde ifade özgürlüğüne ve barışçıl protestolara hiçbir pişmanlık duymadan kısıtlamalar getiriyor. Filistin yanlısı gösterilerde polis şiddeti olağan hale geldi. Tek suçu Filistinlilerin haklarını kamuoyu önünde savunmak olan kişiler ise giderek daha fazla suçlu muamelesi görüyor ya da şüpheyle karşılanıyor.

Bu durumun tekrar tekrar yaşanması, demokratik hükümetlerin ve kurumların meşruiyetine duyulan kamu güvenini sarsıyor. Hollanda’nın ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadele ulusal koordinatörü Rabin Baldewsingh’in bana söylediği gibi: “Toplum derin bir bölünme içindeyken hükümetlerin ve kamu kurumlarının kutuplaşmayı pekiştirmeme sorumluluğu vardır.” Ne yazık ki tam tersi yaşanıyor gibi görünüyor.

Gazze’deki savaştan önce de toplumda birçok bölünme vardı, ancak son üç yılda bu bölünmeler yeniden beslenerek güç kazandı. AB Temel Haklar Ajansı, uzun süredir hem Müslüman karşıtı ırkçılık hem de antisemitizm konusunda uyarılarda bulunuyor. Son üç yılda giderek daha endişe verici hale gelen şey ise Gazze ile bağlantılı antisemitizmin haklı olarak demokrasiye yönelik bir tehdit şeklinde ele alınmasına karşılık, İslamofobinin güvenlik ve terörle mücadele merceğinden değerlendirildiği siyasi yaklaşım.

Bunun tüm suçu da aşırı sağa atılamaz. Doğru, bazı aşırıcı gruplar, antisemitizmi Avrupa’ya “ithal edenlerin” Müslümanlar ve mülteciler olduğu yönündeki suçlamaların ardına köklü önyargılarını gizliyor. Ancak Avrupa Halk Partisi (EPP) de eski ve çürütülmüş İslamofobik klişelere yeni ve tehlikeli bir canlılık kazandırıyor. EPP, Ursula von der Leyen ve AB’nin göç alanındaki en üst düzey yetkilisi Magnus Brunner’in de aralarında bulunduğu Avrupa yanlısı merkez sağ ve muhafazakâr siyasetçileri bünyesinde barındıran, AB’nin en büyük siyasi “ailesi”.

Parti, haziran ayında Avrupa’daki demokratik süreçlere “siyasi İslam’ın müdahalesini” kınayan bir kararı destekledi. Eğer “siyasi İslam” Avrupa demokrasisine müdahale ediyor olsaydı, bu karar bir ölçüde geçerli sayılabilirdi. Ancak bu iddiayı destekleyen hiçbir kanıt yok ve söz konusu belgede de kesinlikle hiçbir kanıt sunulmuyor. Belge, yalnızca “İslamcıların kurumlara sızması” hakkındaki Fransız komplo teorilerini yineliyor ve Müslüman Kardeşler ağlarının üyesi olduğu öne sürülen kişilere karşı sert önlemler alınmasını talep ediyor. Karar, “siyasi İslam” ile İslam inancı arasında ayrım yaptığını iddia etse de daha çok Avrupalı Müslümanlara yönelik bir cadı avının başlangıcı izlenimini veriyor.

8 Ekim’de Avrupa Parlamentosunda çoğunluğun desteğini alan, daha da sert bir EPP kararı ise Müslüman sivil toplum gruplarının sadakatini, faaliyetlerini ve Avrupa demokrasisine katılımlarını şüphe altında bırakarak bir adım daha ileri gidiyor.

EPP’nin saldırısında açıkça adı geçen, genç Müslüman örgütlerden oluşan Avrupa çapındaki Femyso ağının başkanı Hiba Latreche, bu tür asılsız suçlamaların yarattığı açmaza dikkat çekiyor: “Aktif olmadığımızda toplulukçuluk, ayrılıkçılık ve entegrasyon eksikliğiyle suçlanıyoruz. Katılım gösterip aktif vatandaşlık sergilediğimizde ise gizli bir gündemimiz olduğu iddiasıyla suçlanıyoruz.”

Böyle bir ortam, ayrımcılıkla mücadelede daha da güçlü adımlar atılmasını gerektiriyor. Oysa Avrupa’nın eşitlik savunuculuğu alanındaki en güçlü kuruluşu olan Avrupa Irkçılık Karşıtı Ağı (ENAR), kısa süre önce Avrupa Komisyonundan aldığı fonu kaybetti. Bunun yıl sonuna kadar faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmasına yol açabileceğinden endişelenen ENAR, karara karşı AB Genel Mahkemesinde hukuki itirazda bulundu.

Gözle görülenlerin ötesinde, AB’nin iktidar koridorlarında uygulanan, ölçülmesi ve karşı çıkılması daha zor, yazılı olmayan birçok “Gazze sonrası kural” da var. AB yetkilileri bana, İslamofobinin “oldukça açık” hale geldiğini, Müslümanların sözde “akıl dışı ve duygusal” davranışlarına ilişkin mikro saldırganlıkların ve yorumların görüldüğünü söylüyor. Von der Leyen’in son “Birliğin Durumu” konuşmasında olduğu gibi, artık pek çok kişi Gazze’den insani bir acil durum olarak söz ediyor; ancak insan eliyle gerçekleştirilen bir soykırım olarak değil. Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetine ve yasa dışı yerleşimlere karşı harekete geçilmesi gerektiği konusunda bir mutabakat var. Bunlar “aşırılıkçıların” işi olarak görülüyor, ancak İsrail hükümetiyle yüzleşmek hâlâ zor.

Birçokları için bu dönem, rahatsız edici konuşmaların, kopan kişisel ilişkilerin ve hayal kırıklıklarının yaşandığı bir zaman oldu. Ancak Avrupa genelinde Filistin yanlısı hareketlerin sendikaları, Yahudi aktivistlerin de aralarında bulunduğu dinî grupları, öğrencileri, ünlüleri ve üst düzey siyasetçileri kapsayacak şekilde genişlemesiyle güçlü dayanışma anları da yaşanıyor. Her perşembe, “Barış için AB Personeli” üyeleri Avrupa Komisyonu ve AB Konseyi binalarının önünde nöbet tutuyor. Eski AB komisyon üyeleri, büyükelçiler ve üst düzey yetkililer, üstlerine mektuplar yazarak İsrail’e karşı daha sert önlemler alınmasını talep etmeyi sürdürüyor.

Yani tüm umutlar kaybolmuş değil. Ancak Gazze, çoğumuzun Avrupa hakkında kendimizi avutmak için benimsediği pek çok varsayımı ortadan kaldırdı. Aşırı sağın etkisi artarken, pek çok kişi demokratik özgürlüklerin nadiren bir anda ortadan kalktığını unutmuş durumda. Bu özgürlükler, bazı sesler susturulduğunda, bazı acılar görmezden gelindiğinde ve bazı vatandaşların hakları diğerlerininkinden daha az değerli görüldüğünde aşınmaya başlar.

*Shada Islam, Brüksel merkezli, Avrupa Birliği konularında yorumlar yapan bir yazardır. Strateji, analiz ve danışmanlık şirketi New Horizons projesini yönetmektedir.

Kaynak: https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/oct/15/how-gaza-changed-europe-exposing-cracks-that-grow-bigger-by-the-week