Dünya bir gıda kriziyle mi karşı karşıya, yoksa küresel bir kıtlığa doğru mu ilerliyor?
Bu soru, The Guardian’a göre İngiltere Kabine Ofisi’nin geçtiğimiz ağustos ayının sonunda başlattığı ve vatandaşları gıda malzemeleri ile şişelenmiş su stoklamaya çağırdığı kampanyayla doğrudan ya da dolaylı olarak gündeme geldi.
Kampanya, Doğu’da ve Batı’da dünyanın dört bir yanında endişeye yol açtı ve özellikle son dönemde birçok bölgede yaşanan küresel çalkantıların ortasında giderek artan kaygıların önünü açtı.
Soruyu nesnel biçimde yanıtlamak için rakamlara bakmamız gerekiyor; rakamlar ne yalan söyler ne de gerçeği süsler. Örneğin 2026’daki küresel tahıl üretimini ele alalım.
Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre dünya tahıl üretiminin 2,98 milyar tona ulaşması bekleniyor; bu, 2025 seviyesinin yaklaşık yüzde 2 altında. Buna rağmen bu üretim yine de tarihin en büyük ikinci hasadını oluşturacak.
Bu arada Dünya Gıda Programı (WFP), 2026-2027 sezonunun sonunda küresel tahıl stoklarının yaklaşık 947 milyon tona ulaşacağını tahmin ediyor. Stok-kullanım oranının ise yüzde 31,6 olması bekleniyor ve kuruluş bu oranı nispeten rahat olarak nitelendiriyor.
Burada bir çelişki mi var, yoksa küresel açlık korkularının altında daha derin bir mesele mi yatıyor?
Daha doğru sonuç, dünyanın gerçekten ciddi bir gıda kriziyle karşı karşıya olduğudur. Ancak paradoks şu ki bu kriz öncelikle tahıl kıtlığıyla ya da yaklaşan ciddi bir açlık tehlikesiyle bağlantılı değildir. Daha ziyade, dünyanın belirli bölgelerinde kıtlık sıcak noktalarının ve gıda güvensizliğinin yayılmasına katkıda bulunan bir dizi etkenden kaynaklanmaktadır.
Rusya-Ukrayna savaşındaki son tırmanış, Karadeniz üzerinden yapılan tahıl ticaretini durdurdu ve çatışmayı fiilen küresel gıda sistemine karşı yürütülen bir savaşa dönüştürdü.
Geçtiğimiz temmuzdan bu yana Moskova ile Kiev arasındaki çatışmalar güneydeki deniz cephesinde yoğunlaşarak üç yıllık ateşkesi sona erdirdi ve hasat mevsiminin arifesinde limanların kapanmasına yol açtı.
O tarihten bu yana yaşanan aksamalar, dünyanın en önemli tahıl nakliye koridorunun kapalı kalmasına neden oluyor ve küresel tahıl ticaretinin yüzde 17’sini oluşturan ihracatı engelliyor.
Rusya-Ukrayna çatışmasının giderek karmaşıklaşan niteliği ve çatışmanın Balkanlar’a yayılabileceğine ilişkin korkular göz önüne alındığında, gerilimin azaltılması ihtimali zayıf görünüyor. Bu durum, tahıl fiyatlarındaki krizin daha da derinleşeceğine ve bunun sonucunda dünya genelinde gıda emtiası fiyatlarının yükseleceğine işaret ediyor. Bu tür gelişmeler, milyonlarca insanı daha çoğu zaman kıtlıktan önceki aşama olan gıda güvensizliğine sürükleyebilir.
Bu nedenle Dünya Gıda Programı, krizden etkilenen ülkelerde yaklaşık 266 milyon kişinin bu yıl akut düzeyde açlıkla karşı karşıya kalacağını tahmin ediyor.
FAO, yakın tarihli bir raporunda Haziran-Kasım 2026 döneminde daha da kötüleşmesi beklenen 13 açlık sıcak noktası belirledi. Listenin başında Sudan, Güney Sudan, Yemen ve Filistin yer alırken, kuzeydoğu Nijerya ile Somali de en yüksek riskli bölgeler kategorisine girdi.
Bu bölgeler iki yönlü bir tehdidin kurbanı gibi görünüyor: Bir tarafta insan kaynaklı çatışmalar ve iç savaşlar, diğer tarafta ise iklim değişikliğinin giderek artan şiddeti bulunuyor.
Dünyanın, açlığın yayıldığı coğrafyanın genişlediği ve özellikle savaşların sürmesi halinde yerel gıda krizlerinin bölgesel krizlere dönüşme ihtimalinin arttığı bir döneme girdiğini söylemek de yerinde olacaktır.
Şiddetli çatışmalar küresel gıda krizinde önemli bir rol oynarken, insan faaliyetleriyle uzun süredir zorlanan ve dengesi bozulan doğa da artık adeta karşılık vermeye kararlı görünüyor.
El Niño’yu duydunuz mu? Basitçe ifade etmek gerekirse bu, Pasifik Okyanusu’nun orta ve doğu kesimlerindeki yüzey sularının anormal biçimde ısınmasından kaynaklanan doğal bir olaydır. Bu durum da rüzgâr düzenlerini ve dünya genelinde sıcaklık ile yağış dağılımını değiştirir.
Kısa süre önce İngiltere Çevre Bakanı Angela Eagle, gezegenin kayıtlara geçen en güçlü El Niño olayını yaşamanın eşiğinde olabileceği uyarısında bulundu. Peki bu ne anlama geliyor?
Kısaca, 2027 kışı daha yağışlı geçebilir; daha güçlü fırtınalar, kasırgalar ve seller yaşanabilir. Doğanın giderek daha öngörülemez hale gelen davranışlarının işaretleri dünyanın çeşitli bölgelerinde şimdiden görülmeye başladı.
Ancak daha da endişe verici olan, aşırı sıcaklar nedeniyle yazların önemli ölçüde daha kurak hale gelebilecek olmasıdır.
Bunun sonucu tarımsal verimin düşmesi, fiyatların yükselmesi ve nihayetinde dünyanın en yoksul nüfuslarının en temel gıda maddelerini dahi karşılayamaz hale gelmesi olacaktır.
Bu durum küresel bir kıtlığa dönüşebilir mi?
Yanıt, insanlığın bilgeliğine ve birlikte yok olmak yerine bir arada yaşama iradesine bağlıdır; özellikle de çok sayıda savaş, iklim bozulmaları, deniz ablukaları ve yükselen enerji fiyatlarıyla birlikte artan gübre maliyetlerinin aynı anda ortaya çıkması halinde.
Bütün bu hikâyedeki asıl trajedi tek bir olay değil, daha geniş bir dönüşümdür: Gıda, “her ağıza yemek” sağlama idealinden giderek uzaklaşarak jeopolitik bir silaha ve savaş aracına dönüşmektedir.
Kaynak: https://english.aawsat.com/opinion/5325684-food-becoming-geopolitical-weapon
