Batı Medeniyeti: Kabuk Çatlıyor

Sınırsız büyüme hayalini ve kökten kaçış fantezisini (Ay'a ve ötesine) bir kenara bırakmamız gerekiyor. Hepimiz bu arenada birlikte sıkışıp kaldığımıza göre, dünyamızın bir Roma gladyatör müsabakasına ya da köle pazarına dönüşmesini önlemek için ne yapabiliriz?
Eylül 20, 2026
image_print

Batı toplumlarında yaşayan hepimiz, dünyamızın etrafımızda çözülüp çöktüğü hissine kapılıyoruz. Bu, araştırılan hemen her alanda görülebilir. Uluslararası siyasette, uluslararası alanın, en asgari düzeyde bile olsa, bir tür hukuka tabi olduğu fikri belki de her zaman gerçeklikten ziyade dindar bir umut olmuştur, ama artık düpedüz kötü bir şakaya dönüşmüştür. Ülke içinde ise siyasi sistemlerimiz, muazzam bir hareketsizlik ile son derece keyfî, pervasız kurumsal yıkım eylemleri arasında bocalayıp duruyor. İktidarın bir grup görev sahibinden diğerine sorunsuz ve düzenli biçimde geçmesini otomatik olarak sağladıkları fikri artık geride kaldı. Sistem içinde kademeli reformun, tabiri caizse, sistemin varsayılan konumu olduğunu savunmak imkânsız değilse bile zor hâle geldi. En önemlisi, gerçeklikle yüzleşme konusunda en ufak bir yeteneğe ya da dünyayla başa çıkmada temel bir yeterliliğe sahip siyasi figürler üretmekten aciz görünüyoruz.

Bu işlevsizlik yalnızca siyaseti değil, teknik, ekonomik ve askerî alanları da karakterize ediyor. Sivil altyapımız dağılıyor ve askeriyenin durumu da bundan daha iyi değil: büyük masraflarla inşa edilen gemiler ve tanklar öngörülemez biçimde arızalanıyor. Onlarca yıldır üzerlerine kaynak yağdırılan ABD askerî güçleri, ilan edildiğinden önemli ölçüde daha az karşı konulmaz olduklarını son derece çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Borsa, gerçek ekonomik durgunluğa rağmen fiyatların yükselmeye devam ettiği bir hayal âlemine dönüştü. Vaat edilen refah nerede? Artık herhangi bir ebeveyn, çocuklarının hayatlarının kendilerininkinden niteliksel olarak daha iyi olacağını hâlâ varsayıyor mu?

Yaşadığımız şey yalnızca, kendi içinde ayrımlaşmamış bir tür “kriz” ya da birbiriyle örtüşen “krizler” dizisi değil, daha sistemik bir şey: Batı’nın iş yapma tarzının genel bir çözülüşü. Muazzam pratik başarısızlık, Batı medeniyetinin kabuğunun ölümcül biçimde çatlamış olduğunu gözler önüne seriyor. Peki “Batı medeniyeti” ile ne kastediyoruz?

Bunun tam yanıtı, tarihsel bir pratikler ve kurumlar kompleksinin, bu yaşama ve eyleme biçimlerine gömülü karakteristik kavramlar, inançlar, beklentiler ve teorilerle birlikte ortaya konması olurdu. Aşağıda Batı medeniyetinin üç temel düşünsel bileşenine odaklanmak istiyorum: siyaseten sınırlanmamış ekonomik faaliyete bağlılık; liberal demokratik devlete inanç; ve evrensel olduğu ileri sürülen yasalar, ilkeler ve değerler bütününün benimsenmesi. Bu inançların her birinin son kullanma tarihi geçmiştir ve dahası, çoğu insan bir düzeyde bunun farkındadır.

Antik, Ortaçağ, “modern”

Karl Marx, çığır açıcı metni Grundrisse der Kritik der politischen Ökonomie‘de (1857/8), “antiklerin” görüşü dediği şeyi —elbette antik Yunanlıları ve Romalıları kastediyordu— modern burjuvazinin görüşüyle karşılaştırır. Antikler ekonomiyi katı biçimde etiğe, etiği de siyasete tabi kılıyorlardı. Onlar için ekonomik faaliyetin amacı, ahlaken iyi bir yaşam sürmek için gerekli koşulları üretmekti ve tek amacı da buydu. Üretim ve ticaretin kendi başına hiçbir değeri yoktu ve yaşamın asgari yeniden üretimi için kesinlikle gerekli olanın ötesinde bunlarla ilgilenmek, övgüye değil kınanmaya layık kaba bir davranış sayılıyordu. İyi bir yaşamın önkoşullarının elde edilmesinin kolay olmadığı, ancak bunların kesin biçimde sınırlı olduğu düşünülüyordu: yeterli yiyecek ve su; doğa koşullarından asgari düzeyde korunma; ve fincan, çapa ve çekiç gibi günlük kullanım için birkaç alet ve gereç. Buna karşılık neyin “iyi yaşam” sayılacağı siyaset tarafından belirleniyordu: bu, bağımsız bir şehir devletinin, o şehir devletinin iyi işleyen bir siyasi düzen içinde kalmasına yardımcı olabilecek, bütünüyle etkin yurttaşının yaşamıydı. Aristoteles’in savunduğu gibi etik, siyasetin ana biliminin tâbi bir parçası olarak görülmelidir; tersi değil.

Burada iki nokta kayda değerdir. Birincisi, antikler için bireylerin etkin ve kendilerini ortaya koyan kişiler olmaları gerekirdi, ancak bu etkinlik için en uygun alan özel yaşam ya da ekonomik faaliyet değil, siyasetti; onlar için ezici ölçüde önemli olan, özel yaşamlarına siyasi ya da başka türlü ne ölçüde kısıtlama getirildiği değil, siyasetle uğraşma özgürlüğü ve siyasi faaliyetin içinde bulunan özgürlüktü. İkincisi, bu bir ölçülülük ve kendini sınırlama etiğidir. Bize anlatıldığına göre Delphi kâhininin girişinin üzerinde “Hiçbir şeyde aşırıya kaçma” yazıyordu ve bu öğüt, “altın ölçülülüğü” (aurea mediocritas) en yüce ifadelerle öven Horatius’a kadar tekrar tekrar yinelenmiştir. Aşırılık gibi görünen, yerleşik sınırların ötesine geçen her şey tehlikeli sayılır ve genellikle kınanır. Yunan tragedyası dediğimiz antik dramatik tür, bizzat şehir tarafından finanse edilen ve bütün yurttaşların önünde sahnelenen oyunlardan oluşuyordu: Bu tragedyaların birçoğu, ölçülü olmayı ve kabul edilmiş sınırlara saygı göstermeyi başaramayan ve bunun sonucunda yok olan bireyleri konu alır.

MS 313’te İmparator Konstantin, Hristiyanlığın imparatorluğun resmî dini hâline gelmesiyle sonuçlanan bir süreci başlattı. Hristiyanlık, antik yurttaşlık kültürünün karakteristik değer yargılarının çoğunu tersine çevirdi. Aktif siyasi yaşamın antik idealini şiddetle reddetti ve ekonomik faaliyet alanına karşı da aynı ölçüde olumsuzdu. Üretim, ticaret ya da siyaset olarak bütün yönleriyle bu yaşam bir gözyaşı vadisiydi; bireyler ondan yüz çevirmeli ve dikkatlerini, itaatlerinden sınırsız taleplerde bulunan aşkın ve her şeye kadir bir Tanrı’yla kendi ilişkilerine yöneltmeliydiler. Tanrı yalnızca itaat edilmesi gereken tek tek emirler vermekle kalmadı; Hristiyanlara, hiçbir istisna kabul etmeyen, kategorik ve evrensel yasalardan oluşan bir kanona uymalarını emretti. Ölçülülük hiç de Hristiyan bir erdem değildir. Tanrı’yla doğru ilişki, O’nun ezici haşmeti karşısında sonsuz bir kendini inkâr ve O’nun evrensel yasalarına koşulsuz itaattir.

Ne yazık ki Roma imparatorlarının, son derece çeşitli bir imparatorluğu birleştirmeye yardımcı olabileceğini düşündükleri için ideolojileri olarak seçtikleri Hristiyanlığın, doğası gereği bölünmeye eğilimli olduğu ortaya çıktı. Daha en başından, dört ya da beş Hristiyan’ın bir araya geldiği her yerde sekiz ya da on farklı ve birbiriyle bağdaşmayan teolojik görüşün temsil edildiği görülüyordu. Hristiyanlar için söz konusu olanın boyutları kelimenin tam anlamıyla ölçülemezdi: yanlış teolojik görüşü benimserseniz sonsuz lanetlenme. Yanlış teolojiyi benimsemek aynı zamanda topluma karşı işlenmiş bir suçtu, çünkü başkalarına da sizin yanılgınız bulaşabilir ve bunun onlar için korkunç sonuçları olabilirdi. Bu koşullar altında, dinî farklılıklar fazlasıyla belirgin ve uzlaştırılamaz hâle geldiğinde güç kullanımının olağan dışı bir şey olmaktan çıkmasına şaşmamak gerekir.

Avrupa’daki dinî şiddetin doruk noktası, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda farklı mezhepler arasında verilen savaşlardı (özellikle de son derece yıkıcı Otuz Yıl Savaşı). Bunlar, Avrupa toplumunun düşünsel bakımdan hiçbir zaman gerçekten atlatamadığı bir travmaydı ve bunların sürekli canlı kalan hatırası, Batı’daki erken liberalizmin kilise ile devletin ayrılması konusunda böylesine ısrarcı hâle gelmesinin nedenlerinden biridir. John Rawls gibi geç dönem liberal bir düşünürün hafızasında varlığını sürdürmeye devam eden neredeyse tek tarih —en azından teorik yazılarında belgelendiği kadarıyla— din ile siyaseti birbirine karıştırmanın kötü bir fikir olduğu, çünkü bunun şiddete yol açtığı yönündeki muğlak düşüncedir.

Şimdi Grundrisse‘ye dönelim. Marx, gerçek anlamda modern hiçbir insanın Hristiyanların kendini inkâr anlayışıyla herhangi bir ilişkisinin olmayacağını düşünür, ancak antik görüşleri de aynı ölçüde küçümser. Marx’ın yazdığına göre bu görüşler, insanları, onların temel ihtiyaçlarını ve ahlaki yönelimlerini merkeze koydukları ve diğer her şeyi (tüm ekonomik faaliyetler dâhil) insanın insani niteliklerini geliştirmeye yönelik bu etik amaca tabi kıldıkları için özellikle insancıl ve özellikle yüce görünüyordu. Buradaki sorun, iyi yurttaşın antik etik idealinin fazlasıyla dar olmasıdır —bu ideal yalnızca çok özel bir tür şehir devletinde yaşayan yetişkin erkeklere açıktı— ve herhangi bir biçimde sabit ve sınırlı olması olgusu bile onun aleyhine işliyor görünmektedir. Burada Hristiyanlık, antik ölçülülüğü reddetmesi ve sınırsızlık fikrine duyduğu hayranlıkla doğru bir noktayı yakalamıştı; yalnızca sınırsızlığın insan yaşamındaki yerini yanlış yorumladı. Meseleyi tersinden kavradı. Hristiyanlığın tanıdığı sınırsızlık negatiftir: insanın Tanrı’ya karşı sergilemesi gereken uygun türden kendini olumsuzlama ve kendini inkârı karakterize eder. Modern dünya, sınırsızlığa olumlu değer verilmeye başlandığında, sınırsızlık kendini olumlamayla ilişkilendirildiğinde ve insanın kendini olumlamasının temel alanının insan üretimi olduğu kabul edildiğinde başlar. Marx’ın “modern dünya” dediği şeyde üretim herhangi bir tür siyasete tabi olmamalı, kendi başına bir amaç ve insanın nihai amacı (Zweck des Menschen) olarak görülmelidir. Sahip olduğu sınırlar, kendi kendine koyduğu sınırlardır.

Kendi amacını kendinde taşıyan üretim, liberal demokratik devlet ve evrensel haklar ve değerler

Öyleyse Batı medeniyeti kompleksinin önemli unsurlarından biri şudur: azami ölçüde sınırlanmamış ekonomik üretime yönelik genel olarak olumlu bir etik tutum. İkinci bir bileşen, uygun siyaset biçimi olarak liberal demokratik devlete bağlılıktır. Destekçilerinin çoğu açısından, liberal demokrasinin kendi başına bir değere sahip olduğunun mu düşünüldüğü —böyle düşünenler genellikle liberal demokrasilerde eşsiz biçimde gerçekleştirildiği ileri sürülen bir insan özgürlüğü anlayışına başvururlar— yoksa insan üretimini asgari ölçüde engelleyip azami ölçüde teşvik edecek siyasi biçim olduğu için mi değerli görüldüğü, hatta her ikisinin de doğru kabul edilip edilmediği pek açık değildir. Durum her ne olursa olsun, genellikle kullanıldığı şekliyle “liberal demokratik devlet” teriminin, doğal olarak hiç de birbiriyle bağdaşmayan iki şeyi bir araya getirme girişimi olduğunu kabul etmek önemlidir.

Antik Yunan’da somutlaştığı şekliyle özgün demokrasi fikri, nüfusun bir bütün olarak tamamen egemen olduğu ve iradesi bir kez oluşturulup ifade edildiğinde hiçbir şeyin bu iradenin önünde duramayacağıydı. Bu aslında, başlangıcından itibaren her türlü siyasi iktidarın kullanımına katı sınırlamalar getirilmesinde ısrar eden liberalizmin tam tersidir. Temel liberal görüş, örneğin, toplumun geri kalanının tamamı bunun iyi bir fikir olacağına ezici bir üstünlükle ve demokratik biçimde karar vermiş olsa bile, hiçbir hükümetin azınlıklara meşru biçimde zulmedemeyeceğidir. Halkın demokratik iradesine yapılan başvurular ile hoşgörü, rıza ve zorlamama konusundaki liberal görüşlere yapılan başvurular arasında gidip gelmek, Batı toplumlarının siyasetinin kalıcı bir özelliğidir ve kesin bir çözüme izin vermeyecek bir özelliktir.

Bu arada, İngilizce siyaset tartışmalarının “demokrasi” ile “cumhuriyet”in sürekli karıştırılması ya da birbirine eşitlenmesi yüzünden de bozulduğunu belirtmeliyim. Cumhuriyet (Yunan değil, Roma kökenli bir fikirdir), çeşitli farklı makamlardan oluşan bir siyasi sistemdir; bu makamların her biri çeşitli farklı yollarla doldurulur (bazıları seçimle, bazıları kooptasyonla, bazıları atamayla). Her makamın kendine özgü yetkileri vardır ve en önemlisi, bütün sistem anayasa benzeri genel bir kurallar bütünü tarafından yönetilir. Belki halkın tamamı kuralları değiştirebilir, ancak bunu tek seferlik bir karar alarak değil, yalnızca yeni bir kurallar bütünü getirerek yapabilir. Dolayısıyla cumhuriyet, terimin Yunanca anlamıyla açıkça bir demokrasi değildir. Nasıl bütün demokrasiler liberal değilse, aynı şekilde bütün cumhuriyetlerin de liberal olması gerekmez; azınlıkların baskı altına alınması sistematik olduğu ve kurallara göre yürütüldüğü sürece, cumhuriyet karşıtı değildir. Dolayısıyla bir devlete “liberal” demek, ona “demokrasi” demek ve ona “cumhuriyet” demek birbirinden farklı üç şeydir.

Batı medeniyetinin üçüncü bileşeni, belirli bir ilkeler ve değerler bütününün evrensel geçerliliğine duyulan inançtır. Bunlar, Batılı bir siyasetçinin konuşmasını dinlemiş olan herkese tanıdıktır. Bunların birçoğu özellikle liberal değerlerdir —bunlar çoğunlukla özgürlük, hoşgörü ve rıza gibi temel liberal fikirlerle bağlantılıdır— ancak bazıları özellikle liberal değildir ve saldırmazlık, karşılıklılık ve belki de adalete ilişkin belirli görüşler gibi çok daha geniş ölçüde kabul görür. Bu Batılı değerler çoğu zaman haklar diliyle ifade edilir.

Aslında Batı’daki insanlara değerlerimiz, ilkelerimiz ve kurumlarımız hakkında birbirinden farklı ve birbiriyle bağdaşmayan üç şeye inanmaları öğretildi. Birincisi, bunların evrensel olduğu —yani koşullar elverdiği ve doğru anlaşıldıkları takdirde herkes tarafından ve hemen benimsenebilecekleri. İkincisi, bunların bir anlamda yalnızca ve ayırt edici biçimde “bize ait” olduğu. Üçüncüsü ise bu değerlerin dünyada tam anlamıyla hayata geçirilmesinin, medeniyetler hiyerarşisinin tepesindeki yerimizi korumamızı sağlayacağıydı. Ancak evrensel bir değerler bütünü fikri ile belirli bir değerler bütününün yalnızca bize özgü olduğu fikri arasında çok güçlü bir gerilim vardır. Dahası, benimsediğimizi ilan ettiğimiz değer ve ilkeler doğrultusunda gerçekten hareket etseydik, bunun kendi kurduğumuz hiyerarşinin tepesindeki yerimizin başkaları tarafından alınmasını sağlayacağı artık ampirik olarak açık hâle gelmiştir.

Son olarak, Batılılar “haklar”dan söz ettiklerinde genellikle belirli hukuk sistemlerinde fiilen tanınan ve uygulanan hakları değil, tanınması gerektiğini düşündükleri, tamamen hayal ürünü bir tür “doğal” ya da “insan” hakkını kastederler. Bu tür insan hakları, son derece tartışmalı birtakım teolojik varsayımlara başvurmadan hiç kimsenin açıkça açıklamayı başaramadığı metafizik bir kurgudur; söz konusu varsayımlar, Tanrı’nın bu hakları insanlara verdiği ve ölümden sonraki yaşamda bunları ampirik olmayan bir biçimde yürürlüğe koyacağıdır.

Gerileme ve çöküş

Yukarıda ana hatlarıyla betimlemeye çalıştığım Batı medeniyetinin bütün bu karmaşık düşünsel yapısı —kendi başına bir amaç olarak ekonomik üretime, liberal demokratik devlete ve evrensel ilkelere bağlılık— artık dağılıyor. Bununla, Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü’nün son evrelerinde yaşandığını dehşet verici biçimde hayal ettiğimiz türden bir durumu kastetmiyorum: göçebelerin St. Paul Katedrali’ni atlarına ahır yapması, Schiphol Havalimanı’nın yeniden sular altında kalması (bulunduğu yer on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar böyleydi), Louvre’un kornişlerinden otların çıkması ya da sarhoş barbar reislerin bir zamanlar Microsoft genel merkezine ev sahipliği yapan harap olmuş binalarda açık odun ateşlerinin çevresinde âlem yapması. Kastettiğim, çok daha az dramatik, ama yine de bütünüyle gerçek ve son derece ciddi bir şey.

Batı medeniyetine başvurmak eskiden kendimizi kutlamamıza imkân verirdi: “Bakın, herkesten ne kadar bariz biçimde daha iyiyiz! Bunun nedeni temsil ettiğimiz Batı medeniyetidir. En tepede biz varız.” Şimdi bu türden her girişim olağanüstü biçimde ters tepiyor. Batı toplumları kendilerine ve toplumlarına baktıklarında ne görüyorlar? Giderek yoksullaşan, borçlanan, hınçlanan ve morali bozulan insanlar ile çeşitli açılardan derin biçimde işlevsiz olan siyasi ve toplumsal sistemler; belki de en dikkat çekici işlevsizlikleri, asgari düzeyde bile yetkin bir siyasi sınıf üretmekten aciz görünmeleri. Kişisel olarak yozlaşmış ve siyasi bakımdan ahlaksız siyasi elitler görüyorlar; yalnızca demokrasi, insan özgürlüğü ve adalete ilişkin kendi kulağa hoş gelen ve yüksek sesle ilan edilen ideallerimize uygun davranamamakla kalmayıp korsanların bile uyacağı davranış standartlarına uymayan insanlar. Charles de Gaulle, Willy Brandt ve Margaret Thatcher gibi kişilerin farklı siyasi projeleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, onlar kişisel olarak yozlaşmış, etkisiz ya da siyaseten ne yaptığından habersiz görünmüyorlardı. Bir toplum siyasi, askerî ve ekonomik başarısızlığa tahammül edebilir —neticede bir bakıma bütün insan yaşamı bundan ibarettir— ve benimsediği ideallerin hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmediğini elbette kabul edebilir; ancak bir medeniyetin, kendi ideallerinin sistematik biçimde kendi kendilerinin altını oyduğu düşüncesine tahammül etmesi zordur.

Nitekim eski komünist Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR), halkı “özgürlük ve demokrasi” istediği için dağılmadı. Daha yüksek ekonomik üretkenliğin üstün bir toplumun göstergesi olduğu şeklindeki klasik Marksist öğretiyi savunduğu ve belli bir noktada Batı Almanya’nın ekonomik bakımdan daha üretken olduğunu inkâr etmek imkânsız hâle geldiği için dağıldı. Belli bir noktadan sonra halk, toplumsal düzenlemelerini ve değerlerini övmek için kullanılan güzel sözlerin ötesine bakmaktan artık kaçınamaz ve bunun yerine onların gerçek değerini —yani bu değerlerin mevcut koşullar altında peşinden gidildiğinde gerçekte ne olduğunu— görür. Batı’da, modern Batı medeniyetinin temelindeki idealleri gerçekleştirmeye ne kadar çok çalışırsak —Locke, Smith ve Mill’in düşüncesine ne kadar sıkı bağlı kalırsak— beceriksiz başarısızlıklar ya da ahlaki canavarlar veya her ikisini birden (Epstein, Trump ve Netanyahu gibi) o kadar çok yarattığımızı kabul ettiğimiz bir duruma doğru ilerliyoruz. Bütün bir toplum, kendine tuttuğu aynaya artık bakıp kendisini iyi olarak göremediğinde ne olur? Bu, parça parça toplumsal reformla ya da mevcut değer ve ideallerimizin felsefi bakımdan “arındırılmış” bir versiyonuna dönmekle düzeltilebilecek bir durum değildir; tıpkı DDR’ye de ılımlı reformun ya da Marksizmin daha “doğru” bir biçimine dönüşün fayda sağlamayacak olması gibi. Bizim durumumuzda sorunumuz, bu değerlerin gerçekliğini fazlasıyla eksiksiz ve doğru biçimde içselleştirmiş ve gerçekleştirmiş olmamızdır.

Belirli değerlere yönelik övünülen bağlılığımız ile dünyada fiilen nasıl davrandığımız arasındaki uyuşmazlığın her zaman var olduğu ileri sürülebilir ve bu büyük olasılıkla doğrudur. Ancak geçmişte, ciddi ekonomik rakiplerimiz olmadığı ve modern elektronik medya var olmadığı sürece bu uyuşmazlığın üzeri örtülebiliyor ya da bastırılabiliyordu. Şimdi ise söylediklerimiz ile eylemlerimiz arasındaki uçurum, görmezden gelinemeyecek kadar büyümüş ve bariz hâle gelmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında Almanların Namibya’da Herero ve Namalara uyguladığı soykırım, Avrupa’dan çok uzaktaki bir bölgede ve iletişimin yavaş ve belirsiz olduğu bir dönemde gerçekleşti; dolayısıyla bundan haberdar olanların sayısı nispeten azdı. Buna karşılık Gazze’deki soykırım, failleri tarafından bütün dünyaya canlı yayımlanıyor.

Dünyaya bakma biçimlerimiz, kültürümüzün siyasetçilerini donattığı numaralar ve beceriler artık işe yaramıyor gibi görünüyor. Bu başarısızlık kısmen, başlangıçtaki siyasi ideallerimizde bulunan çelişkileri yansıtıyor. Aslında medeniyetimizin bize sağladığı bütün düşünsel, ahlaki ve siyasi kaynakları artık kullanıp tükettik ve sırf öne geçmek uğruna, eskiden savunduğumuz bütün ilke ve değerleri göz göre göre ihlal ederek apaçık hile yaptık. Ahlakı (nasıl anlaşılırsa anlaşılsın) verimlilik ve başarı uğruna feda eden bir sisteme sahip olmak başka bir şeydir; peki ahlakı feda edip yine de başarısız olduğunuzda ne yaparsınız?

Belki de bunun haksızlık olduğu ve kusurun Batı medeniyetinde ya da onun siyasi kültüründe bulunmadığı söylenebilir. Belki de suç bizde değil, dünyadadır. Dünya ilerledi ve daha karmaşık hâle geldi; dolayısıyla eski beceriler, inançlar ve değerler artık başarıyı kendiliğinden yakalamamızı sağlamıyor. Bu, bir anlamda pekâlâ doğru olabilir. Ama mazeret olarak acınasıdır. 1930’larda biz Batı’dakiler gökdelenlerimizi hem farklılığımızın hem de üstünlüğümüzün bir göstergesi olarak sunabilirdik; ama herkesin gökdelenleri olduğunda, üstelik onlarınkiler daha iyi ve daha hızlı inşa edildiğinde ne yapılır? Her hâlükârda, üstün bir medeniyet olmanın bütün anlamı, bizim başkalarına yetişmek zorunda olmamız değil, başkalarının bize yetişmek zorunda olmasıdır. Medeniyetlere sahip olmanın amaçlarından biri insan yaşamına bir tür istikrar ve öngörülebilirlik kazandırmak olduğuna göre, onların belli bir ölçüde atalet göstermesi beklenir ve bazı medeniyetlerin değişime son derece dirençli görünen çekirdekleri vardır. Bu, açıklığı ve esnekliğiyle (yanlış biçimde) övünen, ama aslında katı ilkeler, beklentiler ve değerler etrafında örgütlenmiş ABD gibi toplumlar için bile geçerlidir. Bu talihsiz bir durumdur, çünkü hayal kırıklığına uğramış Amerikalıların bariz çözümü benimseyememeleri anlamına gelir: köklü bir değişim başlatmak. İçsel katılık, herhangi bir şey yapılmadan önce sistemin esasen bütünüyle çökmesi gerektiği anlamına gelir.

Sonuç

Antik Roma medeniyetinin en sevimsiz özelliklerinden biri, erkeklerin (ve çok nadiren kadınların) halka açık bir arenada ölümcül silahlarla başka erkeklere karşı dövüştüğü kamusal gösteriler olan “oyunlar”a düşkünlüğüydü. Arenaya girmek üzere olanlara verilen öğütlerden biri, yaralı bir rakiple aradaki mesafeyi daima korumaya özellikle dikkat etmekti; çünkü hâlâ güçlü ve öfkeli olabilirdi ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Hegel, Tinin Fenomenolojisi‘nde okurlarından, ölümle sonuçlanacak bir düelloda yenilmiş bir adamın, yalnızca hayatı bağışlanırsa galibin kölesi olmayı teklif ettiğini hayal etmelerini ister. Bu teklif yapılır ve kabul edilirse —galip öldürücü darbeyi indirmek yerine yenilenin boynuna bir köle tasması takarsa— çok önemli bir şey gerçekleşmiş olur. Doğrudan şiddetin yerini dolaylı ama kalıcı zorlama alır ve galip bu süreçten gücü artmış olarak çıkar. Artık kendi yapabildiklerine ek olarak, kendisi için çalışacak kölenin gücünü de kendine mal etmiştir. Hegel bunun, kendimizi yavaş yavaş medenileştirme yollarımızdan birinin modeli olduğunu düşünür: basit, doğrudan eylem biçimlerini daima dolaylı ve daha karmaşık, ama potansiyel olarak daha etkili biçimlerle değiştiririz. Marx, modern işçinin de özünde bir köle —bir ücretli köle— olduğunu düşünüyordu; tek fark, kapitalistin işçilerinin emek-gücünü kendine mal etmesini ve denetlemesini sağlayan mekanizmanın, antik köle sahibinin elindeki herhangi bir mekanizmadan daha incelikli, dolaylı, gelişkin ve etkili olmasıydı.

Modern dünyada büyük medeniyet birimlerinin (ya da tek tek ülkelerin) birbirleriyle aralarındaki mesafeyi korumaları zordur —birbirimizle etkileşime girmeye, hatta işbirliği yapmaya mecburuz— ama antik Roma’da da bir dövüşçünün rakibiyle çatışmaya girmemek ya da müsabaka sona ermeden arenayı terk etmek gibi bir seçeneği yoktu. İnsanlarda, komşularımızdan uzak durmak için biraz daha fazla alanımız olsa her şeyin yoluna gireceğini, yerleşebileceğimiz el değmemiş topraklar bulabilsek sorunlarımızı geride bırakabileceğimizi hayal etmeye yönelik güçlü bir eğilim vardır. Gezegenler arası kolonileşmeye ilişkin ergenvari fanteziler (bazı çok güçlü teknoloji girişimcilerinin hayal dünyasına musallat olmuş gibi görünen fanteziler), insanın bu eğilimine teslim olmanın bir örneğidir. Neredeyse maliyetsiz, karbon nötr ve son derece verimli, mucizevi yeni bir enerji kaynağı birdenbire keşfedilmedikçe, Güneş Sistemi’ni kolonileştirmek, daha iyi amaçlarla kullanılabilecek kaynakları israf edecek yıkıcı bir boş hayal olarak kalacaktır. (Hem böyle bir enerji kaynağı mevcut olsaydı, Dünya’dan neden ayrılalım?)

Sınırsız büyüme hayalini ve kökten kaçış fantezisini (Ay’a ve ötesine) bir kenara bırakmamız gerekiyor. Hepimiz bu arenada birlikte sıkışıp kaldığımıza göre, dünyamızın bir Roma gladyatör müsabakasına ya da köle pazarına dönüşmesini önlemek için ne yapabiliriz?

*Raymond Geuss, uzun yıllar Cambridge Üniversitesi’nde ders vermiş ve hâlen aynı üniversitede emeritus profesör olan bir siyaset filozofudur. Başlıca eserleri arasında The Idea of a Critical Theory (1981), Outside Ethics (2005), Philosophy and Real Politics (2008) ve Not Thinking Like a Liberal (2022) yer almaktadır.

Kaynak: https://www.theideasletter.org/essay/the-carapace-cracks/