Vekalet Savaşlarından Mekke Paktı’na Yemen Krizi  

BAE’nin İran’la taktik düzeyde örtüşen çıkarlar üzerinden kaos üretme kapasitesi, benzer bir dinamiğin Sudan, Libya, Eritre ve Afrika’nın Kızıldeniz’e kıyısı olan diğer noktalarında da alevlenmesine zemin hazırlayabilir. Ankara açısından bu ikinci senaryo, yalnızca Yemen’de meşru hükümetin zayıflaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda Türkiye’nin dört dosya üzerine kurduğu bölgesel istikrar okumasının bir ayağının sarsılması ve Mekke paktının, tam da Tahran’ın hedeflediği biçimde, sembolik bir belge olarak algılanması riskini de barındırmaktadır.
image_print

Eylül ayının ilk haftasında İran destekli Husilerin Taiz’in batısındaki cepheleri çözerek sırasıyla Moha, Hanish Adaları ve Babülmendep’i ikiye bölen Perim Adası’nı kontrolü altına almasıyla, Yemen savaşı on iki yılı aşkın tarihinde görülmemiş bir hızla yeni bir aşamaya girmiştir. Yemen’in tüm Kızıldeniz kıyı şeridinin bu denli kısa bir sürede el değiştirmesi, meseleyi yalnızca bir cephe hareketliliği olarak okumanın ötesinde bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Zira bu çöküşün zamanlaması, 2022’de kurulduğundan bu yana bir arada kalmaktan öteye geçemeyen Başkanlık Liderlik Konseyi’nin yapısal kırılganlığı, Aralık 2025’te patlak veren Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri gerilimi, İran’ın kendi savaşındaki zamanlama tercihleri ve Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile örtüşmektedir. Bu dört unsurun aynı eşikte kesişmiş olması, tartışılan konunun tek bir cephe kaybından ibaret olmadığını, aksine bölgesel dengelerin yeniden şekillenme sürecine işaret ettiğini göstermekte ve bu örüntünün nereye evrileceği sorusu haklı olarak merak uyandırmaktadır.

Vekalet Savaşının Katmanları

Yemen’deki çatışmayı tek eksenli bir okumaya -bir yanda Husi/İran, öte yanda meşru hükümet/Suudi Arabistan- indirgemek, sahadaki gerçek örüntüyü basitleştirmektedir. 2022’de kurulan Başkanlık Konseyi, Suudi Arabistan ile BAE’nin desteklediği farklı grupları, Güney Geçiş Konseyi (GGK) dahil, tek çatı altında toplayarak güç paylaşımı yoluyla istikrar üretmeyi hedeflemiştir; ancak bu birlikteliğin çimentosu yalnızca Husi karşıtlığından ibaret kalmış, üyeler arasındaki asıl çekişme hiçbir zaman kurumsal bir çözüme kavuşturulamamıştır. Aralık 2025’te GGK’nın Suudi Arabistan sınırındaki Hadramut ve Mehre vilayetlerine yönelik ilerleyişi bu çatlağı açık bir çatışmaya dönüştürmüş, Suudi Arabistan bunu kendi güvenliği için kırmızı çizgi olarak nitelendirerek hava harekâtıyla karşılık vermiş ve GGK kısa sürede dağılmıştır. Ne var ki BAE’nin bu gelişmeyi kalıcı bir kayıp olarak kabullendiğini varsaymak yanıltıcı olabilir. Nitekim GGK’nin yeniden markalanarak Eylül ayında tekrar hareketlenmesi, BAE-Suudi Arabistan arasındaki rekabetin sona ermediğine işaret etmektedir.

Husilerin 28 Şubat’ta başlayan İsrail/ABD-İran savaşı boyunca sergilediği görece sükûnet de bu okumayı desteklemektedir. Örgütün aylarca sözlü destek beyanlarıyla yetinmesi, bir irade veya kapasite eksikliğinden değil, Tahran’ın bölgesel vekalet ağını en etkili biçimde sahaya sürme zamanlamasını beklemesinden kaynaklanmış olabilir. Söz konusu kararın nihayet verildiği, Moha ve Zubab’ın hızla düşmesi ve ardından Perim’in zapt edilmesiyle somutlaşmıştır; uzun süredir İsrail’e yönelen saldırıların rotasının Suudi Arabistan’ın altyapısına, enerji tesislerine ve ihracat güzergahlarına kaydırılması da bu değerlendirmeyi güçlendirmektedir. Bu rota değişimini yalnızca Yemen’in iç dinamikleriyle açıklamak yetersiz kalmaktadır. Nitekim mesele İran’ın bölgesel vekalet ağının bir uzantısı olarak ele alındığında tablo daha tutarlı hale gelmektedir. Bu anlamda üç nokta öne çıkmaktadır. Birincisi, bu hamle Tahran’a kendi ordusunu yeni bir cepheye sürmeden enerji akışı üzerinde ikinci bir koz kazandırmaktadır: Husilerin kazanımları Suudi Arabistan’ın ihracat alternatiflerini daraltırken, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarının siyasi maliyetini de yükseltmektedir. İkincisi, Suudi Arabistan’ın bölgesel ağırlığını sarsmakta ve Körfez İşbirliği Konseyi içindeki çatlakları derinleştirmektedir; savaşın faturası zaman içinde Körfez ülkeleri arasında el değiştirmiş, önce BAE, ardından Kuveyt en ağır yükü üstlenmiş, şimdi bu yük Suudi Arabistan’ın omuzlarına binmiştir. BAE cephesinin, eskiden kendi desteklediği güçlerin elindeki bölgelerdeki Husi ilerleyişi nedeniyle üstü kapalı biçimde Riyad’ı sorumlu tutmaya başlamış olması da bu çatlağın somut bir yansımasıdır. Üçüncüsü ise -ve burada Türkiye devreye girmektedir- bu hamle doğrudan Mekke Savunma İttifakı’nın direncini sınamaktadır. İttifakın karşılaştığı ilk ciddi sınavın İsrail cephesinden değil İran cephesinden gelmiş olması dikkat çekici bir ayrıntı olarak durmaktadır.

Sahadaki tablo enerji piyasaları üzerinden de somutlaşmaktadır. Babülmendep’in küresel ticaretin yaklaşık yüzde 10-12’sinin, deniz yoluyla taşınan petrolün yüzde 11’inin ve LNG’nin yüzde 8’inin geçtiği bir güzergah olduğu göz önüne alındığında, bu oranların tek başına -gemilerin Ümit Burnu üzerinden rota değiştirmesiyle- tolere edilebilir düzeyde kaldığı söylenebilir. Ancak Hürmüz Boğazı’nın savaş nedeniyle fiilen kapalı olması, Suudi Arabistan’ın elindeki alternatif çıkış rotasını da ortadan kaldırmaktadır. Riyad’ın Hürmüz’ü aşmak için kullandığı Doğu-Batı petrol boru hattının İHA saldırıları sonucu kapatılmak zorunda kalması, Husilerin bunu bir adım öteye taşıyarak Suudi Arabistan’a Kızıldeniz üzerinden hiçbir sevkiyata izin vermeyeceklerini duyurmasıyla birleşince, petrol fiyatlarının 100 doların üzerine, çatışmanın süreceği senaryolarda bazı piyasa analistlerine göre 120 dolara kadar taşınabileceği bir baskı unsuru ortaya çıkmaktadır. Bu noktada dikkat çeken bir ayrıntı, Suudi Arabistan’ın boru hattına yönelik saldırıyı doğrudan Husilere değil Irak merkezli İran yanlısı gruplara atfetmiş olmasıdır; bu tercih, kasıtlı bir diplomatik açık kapı bırakma girişimi olarak okunabilir ve Ankara’nın kendi söyleminde gözlenen temkinli çerçevelemeyle benzeşmektedir. İnsani tablo da eş zamanlı olarak ağırlaşmaktadır: uluslararası insan hakları kuruluşlarının aktardığı verilere göre 80 bini aşkın kişi yerinden edilmiş, bunlardan en az 2 bini Kızıldeniz’i geçerek Cibuti’ye sığınmış, gıda, ilaç ve iletişime erişimde ciddi güçlükler yaşanmaktadır.

Ankara’dan Penceresinden Yemen

Türkiye açısından değerlendirildiğinde, bu gelişmeler aslında 2015’ten bu yana süregelen bir çizginin devamı niteliğindedir. Ankara 10 yılı aşkın süredir Yemen’de meşru hükümete siyasi destek vermekte, insani yardımı her bölgeye ulaştırmaya çalışmakta ve askeri angajmandan kaçınmaya önem göstermektedir. Bu minvalde Türkiye, Kararlılık Fırtınası Operasyonu’na lojistik destek sağlamış, izleyen on yılda ise dikkatini Suriye, Libya ve Azerbaycan gibi kendi yakın çevresindeki dosyalara yöneltmiştir. Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Anlaşması bu çizgiye yeni bir kurumsal kat eklemiş olsa da anlaşmanın kendisi otomatik bir tetikleyici olmaktan çok, önceden var olan Riyad yakınlaşmasını kurumsallaştıran bir kanal işlevi görmektedir. Eylül ayında gelen sınavda Türkiye’nin tepkisi bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır. Dışişleri Bakanlığı’nın 173 sayılı açıklaması Husi saldırılarını kınamakta, Suudi egemenliğine destek vermekte, fakat pakta, kolektif savunmaya veya olası bir askeri karşılığa hiçbir atıfta bulunmamaktadır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yardımı “somut krizin niteliğine ve açık talebe” bağlayan formülasyonu da, karar eşiğinin otomatik bir tetiklemeye değil Ankara’nın kendi takdirine bırakıldığını göstermektedir.

Bu temkinli tutumu yalnızca Türkiye’nin kendi hesaplarıyla açıklamak eksik bir değerlendirme olabilir. Nitekim bu temkinliliğin bir ölçüde Tahran’ın bizzat hedeflediği bir sonuç olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Küçük devletler nezdinde paktın sahada pratik bir gücü olmadığına dair bir algı yerleştirmek ve İran’ı yatıştırmanın çok daha güvenli bir alternatif olduğu izlenimini pekiştirmek, Tahran’ın bu hamleden beklediği sonuçlar arasında değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu tuzağa düşmemek konusunda dikkatli davrandığı söylenebilirse de, Ankara’nın kendine has bir kısıtı olduğu da ifade edilebilir. Buna göre savaşı başlatan tarafın İsrail olmasına karşın Tahran’ın hedef almaktan özenle kaçındığı tek ülkenin yine İsrail olması, Ankara açısından göz ardı edilebilecek bir ayrıntı değildir. Bu denli geniş bir savaşın -ve yükselen petrol fiyatlarının- Türkiye ile Pakistan’ın dikkatini başka yönlere kaydırabileceği, Netanyahu’nun ise Suudi Arabistan’ı İbrahim Anlaşmaları’na çekmek için bu krizi bir fırsat olarak değerlendirdiği düşünülebilir. Türkiye için İsrail meselesi zaten bir kenara bırakılabilecek bir konu değilken, bölgesel krizin bu şekilde derinleşmesi Ankara’nın hem Yemen’e hem de kendi yakın çevresine eş zamanlı olarak dikkat ayırmasını daha da zorlaştırabilir.

Bu tablonun arka planında, Türkiye’nin Yemen’i tek başına değil dört dosyalık daha geniş bir bütünün parçası olarak konumlandırması da yatmaktadır. PKK/YPG dosyası büyük ölçüde çözülmüş görünmekte, Libya’da yıl sonuna doğru bir anlaşma ihtimali güçlenmekte, Sudan’da ordu üzerinden benzer bir destek sürdürülmekte, dördüncü dosya olarak da Yemen öne çıkmaktadır. Doğrudan askeri angajman için Ankara’nın kendi tanımladığı iki eşik -doğrudan bir ulusal güvenlik tehdidi veya meşru hükümetin resmi daveti- henüz karşılanmamıştır. Bunun yerine üs kurma girişimleri, silahlı kuvvetleri güçlendirme desteği, drone ve istihbarat paylaşımı gibi kademeli ve geri alınabilir bir katkı biçimi öne çıkmaktadır.

Kriz Senaryoları

Sahadaki askeri tablo henüz kesinleşmiş değildir. Husiler, Moha’yı ve Babülmendep’e yakın adaları elinde tutmayı sürdürürken, iç kesimde kalan ve gaz-petrol geçiş güzergahı açısından kritik önem taşıyan bir merkez etrafında hükümet güçleriyle çatışmalar devam etmektedir. Suudi Arabistan destekli hava saldırıları Husi ilerleyişini yavaşlatmış görünse de tam olarak durdurabildiğini söylemek oldukça güç. Suudi Arabistan ve müttefiklerinin kısa vadeli hedefinin önce ilerleyişi durdurmak, ardından mümkünse Moha gibi kaybedilen noktaları yeniden ele geçirmek olduğu değerlendirilebilir.

Bu noktada akla gelen bir soru, ABD’nin bu sürece ne ölçüde dahil olacağıdır. Veliaht Prens Selman’ın doğrudan müdahale talebinin Trump tarafından geri çevrildiği aktarılmaktadır; ancak Babülmendep’in tamamen Husi kontrolüne geçmesinin yalnızca Suudi Arabistan’ı değil küresel enerji piyasalarını da ilgilendirdiği düşünüldüğünde, önümüzdeki dönemde ABD hava gücünün Suudi Arabistan’la birlikte harekâta katılması uzak bir ihtimal olarak görünmemektedir. Yine de böylesi bir hava operasyonunun Husileri bazı noktalardan geri çekilmeye zorlayabileceği, fakat büyük çaplı bir kara harekâtı olmaksızın örgütü tamamen etkisiz kılamayacağı öngörülebilir; zira Husilerin konuşlandığı arazinin rakımı iki bin metreden başlamakta ve karşılarındaki yapı balistik füze üretip kullanabilen, disiplinli bir örgütlenme sergilemektedir. Bu durum Suudi Arabistan’ı iki alternatif arayışa yöneltebilir: İran kontrolündeki güzergahlardan bir bedel karşılığında geçiş güvencesi almak veya Husiler -dolayısıyla İran- ile doğrudan bir tür uzlaşı yolunu denemek. Suudi Arabistan’ın boru hattı saldırısını Husilere değil Iraklı gruplara atfetmiş olması, bu ikinci ihtimale kapı aralık bırakma çabası olarak da yorumlanabilir. Bu arada, Hürmüz’deki geçiş düzenlemelerini görüşmek üzere planlanan İran-Körfez toplantısının “bölgedeki bazı ülkelerin talebi üzerine” ertelenmiş olması, tarafların henüz bir uzlaşı zeminine hazır olmadığını göstermektedir; ABD’nin de İran’a Hürmüz güzergahının belirlenmesinde söz hakkı tanıyan bir düzenlemeye açıkça karşı çıktığı bilinmektedir.

Bütün bu unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, krizin iki yönden birine doğru konsolide olabileceği söylenebilir. Suudi Arabistan’ın -belki Mekke paktı çerçevesinde Türkiye ve Pakistan katkısıyla desteklenen- bir hava-kara operasyonuyla kıyıyı yeniden ele geçirmesi ve komuta yapısını BAE’ye bağlı vekil ağlarından bağımsızlaştırması hâlinde, meşru hükümet lehine daha sağlam bir yapının ortaya çıkması ve Mekke mekanizmasının ilk ciddi sınavını kâğıt üzerindeki bir taahhütten fiilî bir caydırıcılığa dönüşerek geçmiş olması mümkündür. Buna karşılık, BAE’nin düzensizliği bir araç olarak kullanmayı sürdürmesi, Başkanlık Konseyi’nin yapısal işlevsizliğinin giderilmemesi ve İran’ın enerji kozunu elinde tutmaya devam etmesi hâlinde, krizin kronikleşmeye mahkûm olduğu değerlendirilebilir. Bu ikinci ihtimalin maliyetinin Yemen’le sınırlı kalmayabileceği de beklenebilir. BAE’nin İran’la taktik düzeyde örtüşen çıkarlar üzerinden kaos üretme kapasitesi, benzer bir dinamiğin Sudan, Libya, Eritre ve Afrika’nın Kızıldeniz’e kıyısı olan diğer noktalarında da alevlenmesine zemin hazırlayabilir. Ankara açısından bu ikinci senaryo, yalnızca Yemen’de meşru hükümetin zayıflaması anlamına gelmemekte, aynı zamanda Türkiye’nin dört dosya üzerine kurduğu bölgesel istikrar okumasının bir ayağının sarsılması ve Mekke paktının, tam da Tahran’ın hedeflediği biçimde, sembolik bir belge olarak algılanması riskini de barındırmaktadır.

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu

Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016'da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını 'Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan'ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri' konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.