İstenmeyen seçim sonuçlarının etkisini en aza indirme girişimleri, sağlıklı demokrasilerin göstergesi değildir. Yine de Avrupa Birliği müesses nizamının hevesle yapmaya çalıştığı tam olarak budur; buna da gelecek Nisan’daki başkanlık seçimlerinin Emmanuel Macron’un mirasını paramparça etme tehdidi taşıdığı Fransa öncülük etmektedir.
Ulusal Birlik lideri Marine Le Pen başkanlık seçimini kazanmanın favorisi durumundayken, Élysée Sarayı’nın diğer hükümetleri AB mevzuatının yıl sonuna kadar hızla geçirilmesine yardımcı olmaya çağırdığı bildiriliyor. Görünüşe göre bu, bir sonraki Fransız yönetimi bu kararları etkileyebilecek duruma gelmeden önce önemli AB kararlarını kalıcılaştırarak seçmenlerin isteklerini etkisizleştirme girişimidir.
Bir diplomatın sözleriyle, Brüksel’de “işleri halletme penceresinin” kapanmakta olduğu ve Fransa’da ve başka yerlerdeki ulusal popülist tehdit karşısında “Avrupa projesinin son derece kırılgan” olduğu yönünde bir algı var.
AB merkezcilerinin korkmak için haklı nedenleri var. Le Pen’in daha radikal tutumlarından bazıları son yıllarda yumuşatılmış olsa da, bloğun iki kilit devletinden birinde gerçek anlamda Avrupa şüphecisi bir liderlik, Brüksel’deki güç dinamiklerini köklü biçimde yeniden şekillendirirdi.
Bu bağlamda Fransa’nın odağında, AB’nin yeni yedi yıllık bütçesini sonuçlandırmak var. Bloğun diğer ekonomik lokomotifi Almanya, kesinti çağrısında bulunan bir grup kuzey devletine öncülük etmiş olsa da Berlin, Alternative für Deutschland’ın bu ayın başlarında Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde elde ettiği ezici zaferin ardından Fransa’nın aciliyet duygusunu paylaşacaktır. Popülist milliyetçilik hayaleti, Élysée Sarayı’nın koridorlarında olduğu kadar Bundestag’ın cam kubbesinin üzerinde de ağır bir şekilde asılı duruyor.
Gelecek yıl İspanya, İtalya, Polonya, Slovakya, Yunanistan, Finlandiya ve Estonya’da da seçimler yaklaşırken, AB müesses nizamı Viktor Orbán’ın bu Nisan’daki yenilgisinin AB entegrasyonu açısından sahte bir şafak olmuş olabileceğini fark ediyor. Şimdi devletlerin dış ve savunma politikasındaki veto haklarının kaldırılmasına yönelik planların hızlandırılması için acil çağrılar yapılıyor ve AB’nin daha fazla genişlemesi için dar bir fırsat penceresi görülüyor. Yine de merkezcilerin varoluşsal bir milliyetçi tehdit olarak algıladığı şey karşısında bile acil eylem hiçbir zaman AB’nin güçlü yanı olmadı.
Bunun yerine, popülist milliyetçiliğin bastırılamaz, Hydra benzeri doğasıyla karşı karşıya kalan merkezciler, seçimlerin kendisine yönelik giderek büyüyen bir korkuya sığındılar — seçmenler arasında da teşvik ettikleri bir güvensizliğe. Seçimler, ulusal makamlar ve AB makamları tarafından rutin olarak seçmenlerin özgürce benimsedikleri görüşleri ifade etme fırsatları şeklinde değil, kötü niyetli aktörlerin — iktidardakilerin ifadesiyle — “demokrasimizi” rehin almasına imkân yaratan kasvetli bilgi savaş alanları olarak sunuluyor.
AB’nin geçen yıl tanıttığı “Demokrasi Kalkanı” bu tehdidi vurguluyor. Dezenformasyonla mücadele etmeye yönelik bir strateji olan bu girişimin üç temel direği — dijital bilgi alanını düzenlemek, demokratik kurumları ve bağımsız medyayı güçlendirmek ve “medya okuryazarlığı” girişimleri yoluyla katılımı artırmak — asil niyetlerdir; ancak bunlar, sıradan seçmenlerin kendi kararlarını verme yeteneğine duyulan güvensizliği kurumsallaştırırken, istenmeyen sonuçları itibarsızlaştırmaya yönelik araç ve yöntemler de sağlayabilir.
Bu arada AfD veya Ulusal Birlik gibi partilerin destekçileri, en iyi ihtimalle kolayca kandırılabilir, en kötü ihtimalle ise düpedüz hain kişiler olarak ötekileştiriliyor ve yeriliyor. Saksonya-Anhalt seçiminin ardından Polonya Başbakanı Donald Tusk öfkeyle, Polonya’da sonucu kutlayacak olanların “yalnızca aptallar veya hainler” olduğunu ileri sürdü. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise yenilgiye empatiyle değil, parlamentodaki sert bir söz düellosu sırasında AfD lideri Alice Weidel’e hakaretler savurarak karşılık verdi.
Artık anlamadıkları seçmenlerle karşı karşıya kalan müesses nizam partileri, aslında gerçeklikle bağını yitirenin seçmen kitlesi olduğu, dijital alanda demokratik sürecin çarpıtılmasının seçimlerin kendisini demokrasiye yönelik bir tehdit hâline getirdiği düşüncesiyle kendilerini avutuyor. Fransa’nın AB mevzuatını hızlandırma girişimleri de aynı korkudan kaynaklanıyor ve bir yedek stratejiyi gözler önüne seriyor. Müesses nizam partileri 2027’de patlayıcı bir milliyetçi değişimi durduramazsa, en azından bunun sonuçlarını sınırlayabilirler.
*William Nattrass, Prag’da yaşayan bir İngiliz gazetecidir.
Kaynak: https://unherd.com/newsroom/le-pen-proofing-the-eu-wont-stop-the-populist-wave/
