Hiç Açılmayan Vatandaşlık Okulu: II. Meşrutiyet, Siyasal Elit ve Halk

Toplumsal gelişmişlik hazır ve kusursuz toplumlara verilen bir ödül değil, karar almak suretiyle hatalarını düzeltme refleksleri geliştirebilen toplumların ulaşabileceği bir noktadır. Dolayısıyla II. Meşrutiyet’in beklenen sonuçları vermemesinde tartışılması gereken temel mesele, halkın yönetime hazır olup olmadığı değil, Osmanlı-Türk yönetici elitlerinin halkın siyasal özne hâline gelmesine gerçekten ne ölçüde alan açtığıdır.
Ağustos 3, 2026
image_print

Türk siyasal düşüncesinin ve tarih yazımının başlıca tartışma konularından biri, halkın özgürlüğe, demokrasiye ve kendi kendini yönetmeye hazır olup olmadığıdır. II. Meşrutiyet dönemi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti söz konusu olduğunda bu tartışma, daha belirgin bir biçim alır. Meşrutiyet’in kalıcı, çoğulcu ve özgürlükçü bir siyasal düzen meydana getirememesi, çoğu zaman halkın henüz siyasal hak ve özgürlüklere hazır olmadığı iddiasıyla açıklanmıştır. Hürriyet kavramına düşüncesinde merkezi bir yer veren İslamcı düşünür, İTC genel başkanı ve Sadrazam Said Halim Paşa bile Osmanlı toplumunun siyasal tecrübesinin, toplumsal yapısının ve kurumsal alışkanlıklarının benimsenen parlamentarizm ve çok partili hayat için elverişli olmadığını ileri sürmüştür. Jön Türk hareketinin ve İTC’nin önde gelen düşünürlerinden Ahmed Rıza Bey’in değerlendirmesi Said Halim Paşa’nın değerlendirmesinden de serttir. Zira, Ahmet Rıza Bey’e göre o dönemdeki toplum, hürriyetin değerini kavrayacak ve onu doğru kullanacak siyasal eğitim düzeyine henüz ulaşmamıştı.

Ne var ki bu açıklama, başarısızlığın sorumluluğunu siyasal kurumları tasarlayan ve yöneten seçkinlerden alarak büyük ölçüde halka yüklemekteydi. Ahmet Rıza ve Said Halim Paşa örneklerinde görüldüğü üzere, Meşrutiyet aydınlarının bir bölümü özgürlüğü ilke düzeyinde yüceltirken toplumun onu kullanabilecek siyasal olgunluğa henüz erişmediğini savunuyordu. Cumhuriyet dönemine de farklı biçimlerde miras kalan bu vesayetçi-paternalist anlayışta toplum, kendi iyiliği için onun adına karar verilmesi gereken, siyasal bakımdan reşit olmayan bir çocuk; bürokratik ve askerî seçkinler ise onu eğiterek özgürlüğe hazırlayacak bir vasi olarak tasavvur edildi. Oysa bu yaklaşım kendi içinde açık bir çelişki taşır. Toplumun kendi için doğru kararları verme yeteneği, karar vermeye dair haklar sürekli ertelenerek geliştirilemez. Tıpkı bireysel gelişimde olduğu gibi, siyasal olgunluk da belirli bir özerklik alanı içinde deneme, yanılma ve sorumluluk üstlenme tecrübesiyle kazanılır. Başka bir ifadeyle toplumun kendi adına karar alma özgürlüğü, siyasal olgunluğa ulaşmanın önkoşullarından biridir.

Halkın hak ve özgürlüklere hazır olmadığı argümanının tarihsel zemini de tartışmalıdır. “Hazır olmama” tezi, siyasal özgürlüklerin ancak toplum belirli bir eğitim ve olgunluk düzeyine ulaştıktan sonra sağlıklı biçimde kullanılabileceğini varsayar. Oysa modern devrimlerin tarihi, siyasal yeterliliğin devrimden önce tamamlanmış bir eğitim sürecinin ürünü olmadığını gösterir. Amerikan kolonilerinde örgün eğitim bölgeye, cinsiyete, sınıfa ve hukuki statüye göre son derece eşitsizdi. New England’daki serbest beyaz erkekler arasında okuryazarlık yüksek olmakla birlikte kadınların, yoksulların ve bilhassa köleleştirilmiş insanların eğitim imkânları oldukça sınırlıydı. Amerikan Devrimi’ni mümkün kılan başlıca unsurlardan biri, bütün toplumun ileri bir eğitim düzeyine ulaşması değil; serbest beyaz erkeklerin koloni meclisleri, kasaba toplantıları, jüriler, cemaatler ve milisler içinde edindikleri kendi kendini yönetme tecrübesiydi. Britanya Kraliyeti ve Parlamentosu 1763’ten sonra vergilendirme, ticaret ve idare üzerindeki denetimini sıkılaştırınca kolonistler bunu geleneksel  öz-yönetim alanlarına yönelmiş bir tehdit olarak gördüler.

Fransız Devrimi de önceden demokratik olgunluğa erişmiş homojen bir toplumun eseri değildi. Devrim, hukukçu ve burjuva seçkinlerinin yanı sıra köylülerin ve şehirli halk tabakalarının müdahalesiyle gelişti. Toplumun daha az eğitimli ve ekonomik olarak zayıf unsurlarından oluşan sans-culottes (donsuzlar) ise özellikle 1792-1794 arasındaki radikalleşmede etkili oldu. Amerikan ve Fransız devrimleri, siyasal değişimin önceden bütünüyle eğitilmiş ve demokratik yeterliliğe ulaşmış toplumlar tarafından gerçekleştirilmediğini gösterir. Toplumlar, siyasal haklarını kullanmayı kendilerine özgürlük tanınmadan öğrenmezler. Siyasal yeterlilik; katılım, örgütlenme, karar alma, deneme ve yanılma tecrübeleri içinde gelişir. Dolayısıyla siyasal olgunluk özgürlüğün ön şartı değil, bilakis ancak özgürlüğün kullanılmasıyla ortaya çıkan bir sonuçtur.

Meşrutiyet seçkinleri, halkın siyasal yetersizliğinin önemli ölçüde kendi adına karar verememesinden kaynaklandığını yeterince göremediler. II. Meşrutiyet kuşkusuz Meclis’i yeniden açtı; seçimleri, Osmanlı siyasi hayatına siyasal partileri ve parlamento denetimini getirdi. Ne var ki 31 Mart ayaklanması ve Hareket Ordusu müdahalesinden Halâskâr Zâbitân’ın 1912’deki baskısına, 1913 Bâbıâli Baskını’ndan savaş yıllarının olağanüstü yönetimine kadar uzanan gelişmeler, halkın anayasal haklarını düzenli ve kalıcı biçimde kullanmasını engelledi. Böylece Abdülhamid döneminden devralınan merkeziyetçi yönetim geleneği, anayasal kurumlara rağmen bütünüyle ortadan kalkmadı; farklı araçlarla varlığını sürdürdü.

II.Meşrutiyet’in vesayetçi niteliği, yalnızca basın ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamalarda değil, daha belirgin olarak halkın gündelik hayatını ilgilendiren karar alanlarının merkezî bürokrasinin denetiminde kalmasında ortaya çıktı. Bu nedenle dönemin özgürlük meselesi, yalnızca klasik sivil özgürlüklerin ne ölçüde tanındığıyla sınırlı değildir; halkın yerel bütçe, eğitim, bayındırlık ve belediye hizmetleri hakkında karar alabilmesini ifade eden kamusal özgürlüğün ne ölçüde gerçekleştiği de sorgulanmalıdır. Kamusal özgürlük, yerel meclislerin karar verebilmesini, bu kararları merkezî makamların sürekli müdahalesi olmadan uygulayabilmesini ve yerel yöneticilerin halka karşı sorumlu tutulabilmesini gerektirir. Buna, yurttaşların jüri veya halktan üyeler aracılığıyla yargılama süreçlerine katılması gibi katılımcı adalet mekanizmaları da eklenebilir. 1913 Vilâyât Kanun-i Muvakkatı seçilmiş vilayet meclislerine bazı icrai yetkiler tanımışsa da merkezden atanan valinin üstün konumu ve meclis üzerindeki idarî vesayet devam etti. Dolayısıyla yerel meclisler sınırlı bir katılım imkânı sağlamakla birlikte halkın kendi kendini yönetmeyi öğrenebileceği etkili vatandaşlık okullarına dönüşemedi. Meşrutiyet, geniş halk kesimlerini anayasal hakların muhatabı haline getirdi; fakat onları sürekli ve etkili biçimde karar süreçlerinin öznesi yapamadı.

Şüphesiz II. Meşrutiyet, halkın siyasal tecrübe kazanacağı bu “vatandaşlık okulunun” kurulması bakımından elverişsiz, uluslararası gerilimlerin hızla tırmandığı bir dönemde ilan edilmişti. Bu bakımdan yeni rejimin topluma sakin ve kesintisiz bir siyasal öğrenme süreci sunacak zaman ve zemini bulamadığı söylenebilir. Fakat mesele yalnızca 1908 sonrasındaki elverişsiz şartlardan ibaret değildir. Bu noktada asıl sorulması gereken, siyasal öğrenme bakımından daha elverişli olan 1908 öncesindeki otuz yılın nasıl değerlendirildiğidir. Osmanlı Devleti, 1878-1908 arasında, 1897’deki kısa Osmanlı-Yunan Savaşı dışında, devletlerarası savaşlardan büyük ölçüde uzak kalmıştı. Bu görece sükûneti yalnızca Sultan II. Abdülhamid’in diplomatik maharetiyle açıklamak yanıltıcıdır. Bu dönemin görece barış içinde geçmesinin başlıca yapısal etkenlerinden biri, büyük devletlerin Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunda ortak bir plan üzerinde uzlaşamamasıydı. İngiliz devlet adamı Salisbury’nin kapsamlı paylaşım tasarısı, Fransa, Avusturya-Macaristan ve Almanya’nın farklı gerekçelerle karşı çıkması yüzünden ortak bir Avrupa politikasına dönüşememişti[1]. Dolayısıyla imparatorluğun varlığını sürdürmesini sağlayan yalnızca Yıldız diplomasisi değil, büyük güçlerin Osmanlı mirası üzerindeki rakip iddialarının birbirini etkisizleştirdiği bir karşılıklı veto dengesiydi. Fakat Abdülhamid, bu elverişli zaman aralığında Meclis-i Mebusan’ı süresiz tatil etmiş, Kanun-ı Esasi’nin parlamenter hükümlerini işlemez hâle getirmiş, basını sansürlemiş ve siyasal örgütlenmeyi baskı altında tutmuştu. Böylece otuz yıllık görece sükûnet, toplumun yerel yönetim, serbest tartışma ve örgütlenme yoluyla geniş çaplı siyasal tecrübe kazanacağı bir döneme dönüştürülemedi. Meşrutiyet’in elverişsiz bir uluslararası ortamda ilan edilmesi 1908 sonrasındaki sorunları kısmen açıklayabilir; fakat siyasal hazırlık bakımından daha elverişli olan önceki dönemin değerlendirilememesinin sorumluluğu önemli ölçüde Abdülhamid yönetimine aittir.

Tarihteki olumlu ve olumsuz birçok örnek, meselenin halkın özgürlüğe hazır olup olmamasından ziyade, özgürlüğü kullanarak siyasal olgunluk kazanmasına izin verilip verilmemesi olduğunu gösterir. Paternalist siyaset bir “vesayet tuzağı” üretir: Halk tecrübesiz sayıldığı için karar süreçlerinin dışında tutulur; karar alma süreçlerine katılamadığı için tecrübe kazanamaz; bunun sonucunda ortaya çıkan atalet ise onun kendi kendini yönetmeye hazır olmadığının kanıtı olarak sunulur. Böylece halkın yetersizliği hakkındaki hüküm, kendisini gerçekleştiren bir kehanete ve bürokratik vesayeti sürekli yeniden üreten bir kısır döngüye dönüşür. Bu döngü çoğu zaman savaş, işgal veya rejim krizi gibi “kritik dönemeçlerde” kırılabilir. Fakat olağan şartlarda tedricen kazanılabilecek siyasal tecrübenin büyük krizler yoluyla elde edilmesi, toplumlar için son derece pahalı bir öğrenme biçimidir.

İttihat ve Terakki’nin geç dönem arayışları, bu sorunun Cemiyet tarafından da en azından kısmen fark edildiğini gösterir. İTC’nin 1913 programında ilköğretimin mahallin ana dilinde yapılmasının ve idarî siyasetin “tevsi-i mezuniyet ve tefrik-i vezaif”, yani yetki genişliği ve görev ayrılığı esaslarına dayandırılmasının kabul edilmesi; 1916 Kongresi’nde yerel idarelerin güçlendirilmesi ve bazı bölgeler için farklılaştırılmış idare biçimlerinin gündeme alınması, merkezî bürokrasinin toplumun bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağının geç de olsa kavrandığına işaret eder. Ne var ki bu yönelim, savaş şartları nedeniyle uygulamaya ancak sınırlı ölçüde yansıyabildi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan işgal döneminde yerel kongreler, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve mahallî temsil ağları üzerinden örgütlenen Millî Mücadele ise halkın siyasal kapasitesini çok daha somut biçimde ortaya koydu. Meclis Hükûmeti sistemi yasama ve yürütme yetkisini halkın temsilcilerinin elinde toplarken 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, idareyi halkın mukadderatını “bizzat ve bilfiil” yönetmesi esasına dayandırmış ve vilayetlere mahallî işlerde özerklik tanımıştı. Ne var ki Milli Mücadele gibi olağanüstü bir başarıyı getiren görece demokratik ve önceki tecrübelere nazaran daha adem-i merkeziyetçi bu model CHF yönetimi tarafından yok edildi. Tek Parti döneminin devlet projesi, Meclis Hükûmeti sistemini tasfiye ederken 1921’in yerele tanıdığı geniş yetki ve temsil anlayışını 1924 Anayasası’na taşımadı.

II.Meşrutiyet aydınlarının Cumhuriyete miras bıraktığı halkın özgürlüğe ve kendini yönetmeye hazır olmadığı iddiası özünde, vesayetçi bürokrasinin ve bürokrasi ile işbirliği halindeki elitlerin sistemi meşrulaştırma söylemidir. Tabiidir ki kendi adına kararlar almaya başlayan halk hatalı kararlar alabilir ya da yanlış yöneticileri seçebilir. Ancak bu hatalarının ceremesini çekmeleri onlara bir dahaki sefere doğru yöne yönlenmeleri için bir zemin de teşkil etmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda halkın kendi adına karar verebilmesi adına en dikkat çekici ve esnek örneklerden birini teşkil eden ABD’de de halk birçok hatalı seçim yapmıştır[2]. Fakat bu ağır hatalar, ABD’nin dünyanın en güçlü devletlerinden birine dönüşmesini engellememiştir. Bilakis hatalarından ders alan halklar, aynı ağır sonuçları tekrar yaşamamak için daha sonraki seçimlerinde daha doğru kararlar vermek zorunda kalmıştır. Siyasal olgunluk bürokrasinin nasihati, yönlendirmesi ve dayatması ile değil halkın karar alma, örgütlenme ve denetleme mekanizmalarında yer almasıyla elde edilir.

Toplumsal gelişmişlik hazır ve kusursuz toplumlara verilen bir ödül değil, karar almak suretiyle hatalarını düzeltme refleksleri geliştirebilen toplumların ulaşabileceği bir noktadır. Dolayısıyla II. Meşrutiyet’in beklenen sonuçları vermemesinde tartışılması gereken temel mesele, halkın yönetime hazır olup olmadığı değil, Osmanlı-Türk yönetici elitlerinin halkın siyasal özne hâline gelmesine gerçekten ne ölçüde alan açtığıdır.

 

[1] Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemdeki uluslararası dengelere dair önemli ve geniş bir kaynak için bknz. Albertini, Luigi. The Origins of the War of 1914. Translated and edited by Isabella M. Massey. 3 vols. London: Oxford University Press, 1952–57.

(Bu dev boyutlardaki eserin nitelikli bir şekilde Türkçe’ye kazandırılması için zahmetli bir faaliyete giriştik.)

[2] Örneğin bağımsızlık sonrası Amerikan halkı, 1781’de eyaletlere neredeyse tam egemenlik tanıyan, konfedere bir yönetim biçimini denemiş; ancak bu düzenin ekonomik kargaşayı, eyaletler arası ticaret anlaşmazlıklarını ve 1786’daki Shays İsyanı’nı önleyemediğini bizzat deneyimleyerek görmüş, altı yıl sonra 1787 Philadelphia Konvansiyonu’nda topladığı temsilcilerle bu yapıyı bugünkü federal anayasal düzene dönüştürmüştür.

Dr. Ender Korkmaz

Ender Korkmaz; 1983 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümünde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalında yazdığı “Tahsin Uzer’in Yaşamı ve Faaliyetleri” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, aynı üniversitenin Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalında yazdığı “Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın Hayatı ve Faaliyetleri” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSMEK’te diksiyon usta öğreticisi, Beylikdüzü Belediyesi’nde Kültür-Sanat Koordinatörü, Zeytinburnu Belediyesi’nde Kültür Merkezi Koordinatörü, İHH İnsani Yardım Vakfı’nda Halkla İlişkiler Koordinatörü, Yunus Emre Enstitüsü’nde Kiev Yunus Emre Enstitüsü Müdürü olarak çalıştı. Halen bir devlet üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Doktor Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Korkmaz’ın çalışmalarının ana odağını Yakınçağ Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dönemi siyasi tarihi oluşturmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.