“Yahudilerden Nefret Eden Siyonistler”

İsrail'in Uluslararası Adalet Divanı'nda soykırımla suçlandığı bir dönemde bu tarih daha da büyük önem taşıyor ve ABD ile Britanya'daki genç Yahudilerin, Sheldon'ın uzun uzadıya dile getirdiği şu görüşü neden giderek daha açık biçimde ifade etmeye istekli olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor: Irkçılık, apartheid ve soykırımdan artık ayrı düşünülemeyen bir ideoloji, Yahudi güvenliği adına hareket ettiğini süresiz olarak iddia edemez.
Ağustos 1, 2026
image_print

Siyonizmin En Eski Savunmasına Karşı Bir Asırlık Kanıt

 

Siyonizmin tartışmalı bir geçmişi vardır: Filistin’in etnik temizliği, sonu gelmeyen savaşlar, apartheid, toprak gaspı ve şimdi de soykırım. Daha az bilinen ise daha eski ve daha karanlık bir bölümdür: Siyonizmin, koruduğunu iddia ettiği Yahudi halkına verdiği zarar. Kendisini dünya Yahudiliğinin koruyucusu olarak sunan bir ideolojinin birçok önde gelen savunucusu da, Joss Sheldon’ın çarpıcı yeni kitabında ileri sürdüğü üzere, Siyonizm tarihi boyunca “Yahudilerden nefret etmiştir.”

“Çok uzun süredir psikolojik manipülasyona maruz bırakıldık,” diye yazıyor Sheldon kitabın açılış bölümünde ve Siyonizmin Yahudilerin çıkarlarına hizmet ettiği yönündeki yerleşik varsayıma meydan okuyor. Şöyle devam ediyor: “Bu uydurma — İsrail’in ‘Yahudi Devleti’, yani Yahudi halkına hizmet eden bir yer olduğu iddiası — o kadar çok kez, o kadar uzun yıllar boyunca tekrarlandı ki kamuoyunun bilincine yerleşti.”

Sheldon, 11 bölüm ve 300 sayfayı aşkın kitap boyunca Tom Segev, Avi Shlaim ve Ella Shohat’ın da aralarında bulunduğu tarihçilerin çalışmalarına dayanarak, Siyonistlerin “her zaman hoşlanmadıkları Yahudileri aşağılayıp karaladıklarını”, “gezegendeki en büyük Yahudi düşmanlarından bazılarıyla ittifak kurduklarını” ve “bizi kendi kaderimizi tayin hakkımızdan mahrum bıraktıklarını” savunuyor. Kitabın bütünü için ortaya koyduğu temel formül ise şu: Siyonizm ile antisemitizm, tıpkı krem peynir ile simit gibi birbirinden ayrılmaz.

Kitap, hareketin kurucularıyla başlıyor. “Siyasi Siyonizmin babası” Theodor Herzl, Yahudilerin “omurgasız, bastırılmış ve pejmürde”, “baskı nedeniyle yozlaşmış” olduklarına inanıyordu. Modern Siyonizmin kurucusu, kendi projesini reddeden Yahudiler için, “kike” sözcüğüne benzeyen antisemitik hakaret olan “Mauschel” ifadesini kullanıyordu. Bir diğer Siyonist öncü olan Ze’ev Jabotinsky ise “tipik Yahudi”yi “çirkin” ve “hastalıklı”, “ezilmiş ve kolayca korkutulabilen”, “herkes tarafından hor görülen” biri olarak tanımlıyordu. İşçi Siyonizminin entelektüel öncülerinden Moses Hess, diaspora Yahudilerini “parazitler” olarak nitelendiriyordu. Sheldon’a göre bu küçümseme, projenin itici gücüydü: önce Yahudileri aşağıla, ardından “Yahudi Devleti”ni çare olarak sun.

Sheldon, ayrıntılı tarihsel kayıtlardan yararlanarak, Siyonizmi eleştiren Yahudilerin bunu o dönemde açıkça gördüklerini açıklıyor. Döneminin en tanınmış Yahudi yazarlarından biri olan Karl Kraus, daha 1898 yılında Herzl’in hareketini “Yahudi antisemitler” olarak adlandırmış ve “Siyonistlerin vaaz ettiği antisemitizmin” yalnızca gerçek antisemitizmi teşvik edeceği uyarısında bulunmuştu. Sheldon’ın ifadesiyle: “On dokuzuncu yüzyıl Yahudileri kör değildi. Siyonizmin Yahudi düşmanlığıyla dolu olduğunu görebiliyorlardı.”

Siyonist liderlerin kurtardıklarını iddia ettikleri insanlara gösterdikleri küçümseme yalnızca teorik değildi. Herzl, Avrupalı antisemitlerin yararlı müttefikler olabileceğine inanıyordu. Şöyle yazmıştı: “Antisemitizmin kırbaçladığı bütün ülkelerin hükümetleri, arzuladığımız egemenliği elde etmemize yardımcı olmakla yakından ilgilenecektir.” Ardından bu inanç doğrultusunda hareket ederek, Yahudilerin “kökünün kazınması gerektiğine” inanan Kayzer Wilhelm’in desteğini aradı. Arthur Balfour’un da “birkaç antisemitik önermeye” katıldığı aktarılır. Bu nedenle Sheldon’a göre Siyonistler ile antisemitler her zaman doğrudan karşıt taraflar değildi: Saikleri farklı olsa da her ikisi de Yahudilerin Avrupa’dan göç etmesini destekliyor ve kritik anlarda bunu ilerletmek için iş birliği yapıyordu.

Sheldon’ın savı hiçbir yerde Şoa’ya (Holokost) ilişkin anlatımında olduğu kadar rahatsız edici değildir. 1944 yılında Macaristan Yahudileri Auschwitz’e sınır dışı edilirken, kaçmayı başaran iki mahkûm, orada kendilerini neyin beklediğini açıklayan bir rapor hazırladı. Rapor, Adolf Eichmann’ın daha sonra “Siyonist hareketin yetkili temsilcisi” olarak adlandırdığı Macar Siyonist yetkili Rudolf Kastner’e ulaştı. Eichmann’a göre Kastner, kendi ailesinin üyelerinin de aralarında bulunduğu seçilmiş bir grubun kurtarılması karşılığında “Yahudilerin sınır dışı edilmeye direnmesini önlemeye yardımcı olmayı” kabul etti; Eichmann bu kişileri “üreme ve ağır iş yapma kapasitesine sahip insan malzemesi” olarak tanımlıyordu.

Daha geniş Yahudi toplumu uyarılmadı ve yüz binlerce kişi Auschwitz’e sınır dışı edildi. Sheldon bunu daha geniş bir örüntünün parçası olarak sunuyor: Haham Stephen Wise, cinayetlere ilişkin haberlerin basından uzak tutulmasına yardımcı olduğunu kabul ederken, Nazilerin dayattığı Yahudi konseylerinde görev yapan Siyonistler de sınır dışı etme listelerinin hazırlanmasına yardımcı oldu.

David Ben-Gurion da Kudüs’ten aynı hesabı yaptı. 1933’te partisine, seçim yapmak zorunda kalması hâlinde, “Siyonist projenin yararının” “tek tek Yahudileri kurtarmaktan” önce geldiğini söyledi. Kristallnacht’tan — Kasım 1938’de Almanya ve Avusturya genelinde Yahudilerin saldırıya uğradığı, sinagogların ve Yahudilere ait işletmelerin tahrip edildiği Nazi pogromundan — haftalar sonra, Almanya’daki Yahudi çocukların yarısını Filistin’e göndererek kurtarmayı, tamamını Britanya’ya göndererek kurtarmaya tercih edeceğini söyledi; çünkü “yalnızca bu çocukların hayatlarını değil, İsrail Halkı’nın tarihini de tartmalıyız.”

Sheldon’a göre aynı örüntü, Yahudi toprak alımlarını, göçü ve yerleşimi yöneten Siyonist yetkili Arthur Ruppin döneminde Filistin’de de ortaya çıktı. “Yahudiliğin kanserleri”nden söz eden Ruppin, Yahudilere ait toprakların ve işletmelerin Yahudi işçiler çalıştırdığı “kapalı bir Yahudi ekonomisini” teşvik etti.

Sheldon’a göre Ruppin’in politikası Filistinli kiracıları yerinden etti, Arap işçileri dışladı ve 100’den fazla Yahudi’nin öldürüldüğü 1929 Filistin Ayaklanmaları’nda patlak veren öfkenin körüklenmesine yardımcı oldu. Kararlı bir Siyonist tarihçi olan Hans Kohn, daha sonra istifa ederek hareketinin “doğaları gereği çatışmaya yol açmak zorunda olan hedefler belirlediğini” kabul etti. Bir İngiliz soruşturması da benzer şekilde, Filistinlilerin yerinden edilmesinin ve ekonomik olarak dışlanmasının Filistin’deki şiddete katkıda bulunduğu sonucuna vardı.

Sheldon’ın temel iddiası en ikna edici hâlini burada alıyor: Yahudilerin güvende olabilmek için Siyonist bir devlete ihtiyaç duyduğu varsayımına meydan okuyor. İsrail 1948’de kurulduğunda, Yahudi toplulukları Irak’ta 2.500 yılı aşkın süredir, Orta Doğu’nun başka yerlerinde ise yüzyıllardır, çoğunlukla Müslüman yönetimi altında varlıklarını sürdürüyordu. Chaim Weizmann bile “Osmanlı İmparatorluğu’nun Yahudileri kollarını açarak karşıladığını” kabul etmişti. Sheldon ayrıca Filistinlilerin birlikte yaşama ve eşit yurttaşlık çağrılarına da atıfta bulunuyor: 1918 tarihli bir dilekçe Yahudilere “eşitlik… onların hakları bizim haklarımızdır” güvencesini verirken, Nasıra Dilekçesi onları “kardeşlerimiz” olarak nitelendiriyordu. Sheldon’ın vurgusu şu: Siyonizm, birlikte yaşama imkânsız olduğu için ortaya çıkmadı; ayrı bir Yahudi etnik devleti kurmak uğruna bu tür teklifleri reddetti.

Sheldon’a göre Irak örneği, Siyonizmin kendisini büyük ölçüde Irak toplumunun bir parçası olarak gören köklü bir Yahudi topluluğuna nasıl zarar verdiğini gösteriyor. Yahudiler Bağdat nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu ve ilişkiler çoğu zaman Müslümanların Yahudi düğünlerine katılacak kadar yakındı. Pek çok Iraklı Yahudi Siyonizmi bütünüyle reddediyordu; eğitimci Ezra Haddad, “Yahudi olmadan önce Arabız,” diye ısrar ediyordu. Ancak yazara göre Filistin’deki Siyonist faaliyet, yerleşimci sömürgeci ideolojiye yönelik düşmanlığın, hareketi destekleyip desteklemediklerine bakılmaksızın Iraklı Yahudilere de sıçramasına neden oldu. Haziran 1941’de bu düşmanlık, Bağdat’ta en az 179 Yahudi’nin öldürüldüğü Farhud adlı pogromla doruğa ulaştı. Britanya büyükelçisi, büyüyen ayrılığın sorumluluğunu doğrudan Siyonizme yükleyerek, Siyonizmin “Yahudiler ile Araplar arasına nifak tohumları ektiğini” yazdı.

Benzer sürgünler Mısır, Yemen ve daha ötesinde de yaşandı: Sheldon, “Yahudi Nakba’sı” olarak adlandırdığı süreçte yerinden edilen Arap Yahudilerinin sayısının 850.000’e kadar çıktığını belirtiyor. Çoğu, tam da Siyonizmin ait olduklarını söylediği yere, yani İsrail’e gitti. Sheldon burada, Avrupalı “öncülerin” en üstte, Arap Yahudilerinin ise en altta yer aldığı bir hiyerarşiyi belgeliyor: Arap Yahudilerinin üzerlerine varışlarında DDT püskürtüldüğünü, bebek ölüm oranının ulusal ortalamanın iki katı olduğu geçiş kamplarına kapatıldıklarını ve yaklaşık 100.000 çocuğun Saçkıran Olayı olarak adlandırılan süreçte tehlikeli dozlarda X ışınına maruz bırakıldığını; bunun sonucunda birçoğunun kansere yakalandığını veya kısır kaldığını aktarıyor.

Ben-Gurion, Kuzey Afrikalı Yahudilerin “vahşi gibi” göründüğünü söyledi; Golda Meir ise onların “uygun bir uygarlık düzeyine” yükseltilip yükseltilemeyeceğini sordu. Sheldon ortaya çıkan sistemi “Yahudilere Yönelik Siyonist Apartheid” olarak adlandırıyor ve “Siyonist bebek kaçırıcıları” diye nitelediği kişiler tarafından çocukların ebeveynlerinden ayrılarak Avrupalı ailelere verildiğini belgeliyor.

Sheldon’a göre Siyonizmin aşırı sağla ittifakının kökleri derindir. 1941’de Siyonist bir milis grubu olan Lehi, “tarihî Yahudi devletinin kurulmasının” desteklenmesi karşılığında Nazi Almanyası’nın yanında savaşmayı teklif etti; grubun lideri, Siyonistler ile Nazilerin “ortak çıkarlar” paylaştığını ilan etti. Sheldon, bu tarihin Siyonizmin günümüzde aşırı sağla yakınlaşmasını açıkladığını öne sürüyor: Yahudileri “intikamcı” olarak nitelendiren Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile Reform UK’den Nigel Farage, İsrail’in “antisemitizm ekseni”ni ele alan bir bölümde, “Tanrı Adolf Hitler’i gönderdi” diyen ve Yahudilerin Aliyah yaparak “neredeyse hepimizin öleceği” bir Ahir Zaman’ı tetiklemesini arzulayan John Hagee gibi Evanjelik papazlarla birlikte yer alıyor. Kitap, Truman’ın Yahudileri “çok bencil”, Nixon’ın ise “iğrenç” olarak nitelendirdiğini aktarıyor.

Son bölüm, Siyonizmin antisemitizmle yalnızca bir arada var olmadığını, aynı zamanda onu ürettiğini savunuyor; Yahudileri İsrail’le özdeşleştirerek ve sürekli asılsız alarm vererek gerçek antisemitizmin fark edilmesini zorlaştırdığını ileri sürüyor: “Ben bu kitabı yazarken, Gazze Soykırımı Yahudi karşıtı suç vakalarının hızla artmasına neden oluyor…”

Yahudilerden Nefret Eden Siyonistler’i değerli kılan, polemikçi tonu değil, sunduğu kanıtlardır: Yahudileri korumanın Siyonizmin gerçek amacı olduğu fikrini yerle bir eden, bir yüzyıla yayılan belgelenmiş ifadeler. Orta Doğu’daki Yahudi yaşamı bu hareketten çok önce vardı ve Siyonizm ortaya çıkıp hem Filistinlilerin hem de Iraklı Yahudilerin barış içinde birlikte yaşama tekliflerinin görmezden gelinmesine yol açana kadar, onsuz da uzun süre varlığını sürdürdü.

İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırımla suçlandığı bir dönemde bu tarih daha da büyük önem taşıyor ve ABD ile Britanya’daki genç Yahudilerin, Sheldon’ın uzun uzadıya dile getirdiği şu görüşü neden giderek daha açık biçimde ifade etmeye istekli olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor: Irkçılık, apartheid ve soykırımdan artık ayrı düşünülemeyen bir ideoloji, Yahudi güvenliği adına hareket ettiğini süresiz olarak iddia edemez.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20260729-the-zionists-who-hate-jews-a-century-of-evidence-against-zionisms-oldest-defence/#disqus_thread

SOSYAL MEDYA