ABD’de yapılan Dünya Futbol Şampiyonası üçüncülük, dördüncülük maçında 18 Temmuz günü İngiltere ve Fransa karşı karşıya geldi. İngiltere’nin 6-4 kazandığı maçın ardından ilginç bir olay yaşandı. Fransa ve İngiltere milli takımlarının bazı oyuncuları bir çember oluşturup dua etti. Bu futbolcular: İngiltere kadrosundan: Bukayo Saka, Marc Guéhi, Eberechi Eze ve Trevoh Chalobah. Fransa kadrosundan: Dayot Upamecano, Jean-Philippe Mateta ve Maxence Lacroix… Bu manzarayı birçokları gibi ben de X hesabımdan paylaştım ve şöyle yazdım. “Kutlamalardan ve hayal kırıklığından uzak, her iki takımın oyuncuları da sahada bir araya gelerek birbirlerine sarıldı ve birlikte dua ettiler; bir maçın sonucundan çok daha büyük şeyler olduğunu hatırlatarak… Güzel; dünyayı da futbolu da insanlık kurtaracak!…”
Bunun üzerine bir takipçim, neden böyle olduğuyla ilgili bilgi verdi. Meğer bu işin arka planında “Hıristiyan Futbolcular Platformu” ve “Ballers in God” adlı bir yapı varmış. Tarikat değil, gizli bir örgüt değil, bir şekilde sürekli temasta olan Hıristiyan futbolculardan oluşan bu platform kendisini; inançlı futbolcuların bu popüler kültür içinde yozlaşmamasını, mental olarak güçlü kalmasını ve İncil çalışmaları yapmasını amaçlayan bir “sohbet/dayanışma” grubu olarak tanıtıyor. Dünya Kupası’nda başka maçlar sonrasında da böyle sahneler görülmüş…
Bu bilgileri öğrenince normal şartlarda kendimden olumsuz bir tepki beklerken, “Ne yapıyorum ben diyecek” şekilde beni de şaşırtan bir tepki verdim ve şunları söyledim: “Nihilizm ve fanatizm arasında kıvranan dünyada inşallah hayırlı bir girişim olur. Darısı Müslüman futbolculara…”
………………………..
Foreign Policiy dergisinin Yaz 2026 sayısında kapağını “The End” diye atmış ve sıralamış: ABD-İsrail ittifakı, Neoliberalizm, Trans-Atlantikçilik, Birleşmiş Milletler, Mültecilik, Siyasi partiler, Çin’in büyümesi, Ahlak, Gelecek; tüm bunların sonunun geldiğini ilan etmiş. Yazarlarına ve uzmanlara “Şimdiye kadar sessizce siyasi hayatı yapılandıran kurallar geçersizleştiğinde bu ne anlama gelir?” diye sormuş…
Dergi, kapağında da sorusunda da çok haklı… Zira ben de birçokları gibi, uzun zamandan beri, yepyeni bir dünyaya girdiğimizi söylüyor, kendimce onu “teknomedyatik dünya” adlandırıyordum. Barbarlık Çağı, Kibir Çağı, Yeni Ortaçağ, Teknofeodalizm, gibi yaşadığımız dünyadaki yeni duruma dikkat çeken tanımlamaları, insan-ötesi (transhuman), insan-sonrası (posthuman) gibi kavramları tartışmaya çalışıyordum. Son olarak da geçenlerde “Bir gün yazmak nasip olur mu bilmiyorum ama demokrasi konusunda düşüncelerimin hayli değiştiğini ve artık kendime ‘demokrat’ demediğimi arkadaşlara bildiririm. Bu değişikliğe neden olan ana etmen, toplum mühendisliğini çok kolaylaştıran, en göz boyacı olanın öne çıkmasına imkân veren teknomedyatik dünyanın sanal iletişiminin bir süreden beri gerçek, yüz yüze iletişime baskın olmasıdır” diye yazdım. Anthony T. Kronman’ın Gerçek Muhafazakârlık kitabından öğrendiğim Alexis de Tocqueville’in şu sözünü alıntılayarak, kendime neden artık demokrat demediğimi gerekçelendirmeye çalıştım: “Demokratik toplumların geleceğiyle ilgilenen herkesin bir araya gelmesi ve bu toplumlarda sonsuzluk hissini, yücelik duygusunu ve maddi olmayan hazlara duyulan sevgiyi yaymak için sürekli çaba sarf etmesi gerekmektedir.” Sanıyorum yaşadığımız dünyada, Tocqueville’in bu demokrasi şartlarının karşılandığını kimse söyleyemeyecektir. Tam tersine demokrasinin seyri Edward Bernays’in 1928’de Propaganda kitabında uyardığı çizgide ilerlemiş ve son bulmuştur. “Kitlelerin örgütlü alışkanlıklarının ve görüşlerinin bilinçli ve akıllıca manipülasyonu, demokratik toplumda önemli bir unsurdur. Toplumun bu görünmeyen mekanizmasını kendi çıkarları için kullananlar, ülkemizin gerçek egemen gücü olan görünmez hükûmeti oluştururlar.” Diyen Bernays haklı çıkmıştır. Siyasi partilerin artık temsil kabiliyetini tamamen yitirdiği, güç ve maddi imkân devşirme aracı haline geldiği bir durumda demokrasi de ideal olarak anlamını yitirmiştir.
………………………
Okuyucumuz, eski kavramların pörsüdüğü ve tamamen anlamını yitirdiği ile ilgili tespitlerimizi, Kritik Bakış’taki ilk yazılarımızdan birinin başlığında “Bu dünyaya yeni devrimciler mi gerekli” diye sorduğumuzu hatırlayacaktır (https://kritikbakis.com/bu-dunyaya-yeni-devrimciler-mi-gerekli/). Umuda İmkân Aramak kitabımızda “Artık yaşadığımız dünyayı sadece tuhaf değil fakat aynı zamanda giderek insanlar, tabiat ve canlı türleri açısından daha tehlikeli olan bir yer olarak görüyordum” dediğimiz (https://kritikbakis.com/umuda-imkan-aramak/) ve “İnsanın Mükerrem Olduğuna İnananlar Birleşmeli!” çağrısı yaptığımız (https://kritikbakis.com/insanin-mukerrem-olduguna-inananlar-birlesmeli1/) da hatırlarındadır. Muhafazakârlık üzerine geçenlerde yazdığımız “Nihilizme ve fanatizme karşı muhafazakârlık” başlıklı ilk yazıda da şu tespiti yapmıştık: “Muhafazakârlık, siyasi ve ideolojik bir akım olmaktan daha çok bir topluluğunun değerler sisteminin merkezcil gücünün gösterenidir. Muhafazakârlık, ‘topluluğun değerler sisteminin merkezcil gücü’ ise sıradan muhafazakâr insan öbeğine ‘toplumsal merkez’ denilebilir. Toplumsal merkez, merkezcil değerlerin üretildiği toplumsal kategori, bu üretime bilinçli veya yarı-bilinçli tarzda katkıda bulunan günlük hayatın sıradan insanlarıdır. Tüm bu nedenlerle muhafazakârlıktan kaba sloganlar ve dogmatizm türetmek imkânsızdır, bunların yapılmaya kalkılması halinde genel bünyeye pek uygun düşmedikleri ve sırıttıkları görülür; eninde sonunda öyle olduğu ortaya çıkar.
Toplumun var olma tarzının, hayat akışlarının her gelenekte farklı biçimlere bürünmesi yani hayatın (toplumsalın) akışının, tarihin her gelenekte değişik olması, muhafazakârlığın her geleneğe özgü biçimlerinden söz etmemizi zorunlu kılıyor. Muhafazakârlıklar gelenekleri nispetinde farklılaşıyor, birbirlerine rakip olabiliyor ve hatta kimi zaman karşı karşıya gelebiliyorlar. Bu nokta, muhafazakâr düşünceyi sosyalizm, liberalizm gibi diğer düşüncelerden belirgin olarak ayırıyor. Muhafazakârlıkta bir evrensellik, ila nihai enternasyonal bir dayanışma pek mümkün görünmüyor. Daha doğrusu, sonraki yazılarda açmaya çalışacağımız üzere, şimdiye kadar pek mümkün görünmüyordu” diye yazmıştık. Bu yazı, işte o yazılardan ilkidir.
Önce sosyalizm sonra liberalizm tükenmiş her birinin evrensellik iddiaları ve idealleri son bulmuştur; önce sosyalizm, reel-sosyalizme, ardından liberalizm, reel-liberalizme evrilerek ütopyalarını tüketmiştir. “Gazze soykırımı”, bu gösteri ve görüntü toplumunun sahteliğini olanca gerçekliğiyle gözler önüne sermiştir. Hayatın akışı, ideolojik akımlara galip gelmiştir. Ayakta kalan; hayatla barışık olan, insanı ve hayatın olağan akışı içinde toplumun kendiliğinden ürettiği değerleri önceleyen, erdemleri savunan anlayıştır. Ki siyasi düşünce tarihinde bu anlayış, “muhafazakârlık” olarak adlandırılmaktadır.
Şimdi yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Ya erdemlerin kazanacağı ya da yok olacağımız belirsiz bir geleceğe doğru yol alıyoruz. Zihinlerimiz nihilizm ve fanatizm arasında sıkışmış vaziyette. Bu durumdan yaşadığımız insanlık tablosunu “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” olarak adlandıran inanç fanatikleri ve teknoloji hayranı teknofaşistler dışında kimse memnun değil. Dünyada yaşayan insanların kahir ekseriyeti, olanı biteni kaygıyla izliyor ve yeniden erdemlerin canlanmasını, ontolojik yıkım boyutuna gelen teknolojik gelişimin insanlık yararına denetlenmesini, “insan”ın tekrar “eşrefi mahlûkat” düzeyine yükseltilmesini istiyor; gücün ve tamahkârlığın sınırlandırılarak insanca ve hakça bir adil düzen talep ediyor. Aydınlardan, sanatçılardan, sporculardan, siyasetçilerden insanlığın erdem tarihine sahip çıkmalarını, adeta bir muhafazakâr enternasyonal’de bir araya gelmelerini ve güçlerini birleştirmelerini bekliyor. İnsanlığın bu sessiz ve henüz tam dilini bulamamış, kekeleyen haykırışını, en son Dünya Futbol Şampiyonası’nda Filistin’den yana tavır koyan İspanya’ya verilen destek sırasında duyduk. Ya da duyan duydu…
