Liderlik İddiası, Harekete Geçme Tereddüdü:
Kamuoyundaki algıya bakılırsa, Almanya’nın ilk kez bir askeri strateji yayımlıyor olması oldukça önemli bir gelişme gibi görünüyor. Ancak buna biraz ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Askeri stratejinin bir biçimi aslında her zaman vardı. Bugün Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin askeri strateji ve Silahlı Kuvvetler Planı ile birlikte yer aldığı yapının karşılığı, geçmişte Beyaz Kitap, Savunma Politikası Yönergeleri ve silahlı kuvvetlerin yapısını daha somut biçimde ortaya koyan Bundeswehr konseptiydi. Buna rağmen, Nisan ayının sonlarında yayımlanan yeni askeri strateji bile, Bundeswehr için açık ve uygulanabilir bir operasyonel talimatlar bütünü olmaktan çok, bir analiz metni niteliği taşımaktadır. Strateji, her yıl gözden geçirilecek ve yerine getirilmediği takdirde siyasi bir karşılık doğuracak somut kuvvet oluşturma hedefleri de ortaya koymamaktadır.
Buna rağmen, söz konusu analiz, ordunun düşünce yapısında bir değişime işaret eden bazı olumlu unsurlar içermektedir. Bundeswehr’in Rusya’nın oluşturduğu tehdide odaklanması yerinde bir yaklaşımdır. Aynı şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nin açıkça başka önceliklere sahip olduğu bir dönemde, Avrupa’nın NATO bünyesinde kendi konvansiyonel savunmasını üstlenmesi gerektiğinin kabul edilmesi de isabetli bir değerlendirmedir.
Buna ek olarak, ağ merkezli çok alanlı savaş alanına ilişkin tanımlama, yapay zekâ ile insansız hava araçlarının önemi ve daha şeffaf bir durumsal farkındalığın hızlı karar alma süreçleriyle bütünleştirilmesi isabetli bir değerlendirmedir. Bundeswehr’in bu alanlardaki yeteneklerinin modernize edilmesi kesinlikle hayati önem taşımaktadır. Uzun menzilli hassas silahlara yönelik yetenek geliştirilmesinden söz edilmesi de Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan çıkarılan dersleri yansıtmaktadır. Almanya’nın ittifak içinde daha fazla sorumluluk üstlenerek önemini artırıyor olması dikkate değerdir. Ancak Almanya, merkezi coğrafi konumu ve ekonomik gücü göz önüne alındığında, bunu çok daha önce yapmış olmalıydı. Bu nedenle, liderlik hedeflerine yapılan aşırı vurgu ciddi bir eksikliğe işaret etmektedir. Gerçekte ise Almanya, özellikle bir lojistik merkez olarak, NATO’ya karşı üstlendiği yükümlülükleri şu anda yerine getirebilecek durumda değildir.
Almanya’nın, eksik yeteneklerini iş birliği yoluyla telafi etmeye çalışmak yerine, Avrupa savunmasına ulusal güç konumundan yaklaşmasını olumlu karşılıyorum. Çünkü iş birliğini en başta dayanıklı kılan unsur, ulusal yeteneklerdir. Bu yaklaşımın Avrupa düzeyinde teknolojik bağımsızlığı mümkün kılmak için kullanılması, transatlantik ilişkinin ne derece belirsiz olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu nedenle Berlin, özellikle gelecek ay Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi’ni de dikkate alarak, Washington’a Avrupa’nın konvansiyonel savunmayı kendi başına üstlenmeye ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bu yükten kurtarmaya hazır olduğu mesajını vermeye çalışmıştır. Almanya liderliği üstlenecektir. Güçlü bir Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri’nin de çıkarınadır ve Avrupa açısından en büyük tehdit Rusya’dır — Başkan Donald Trump aksini düşünüyor olsa bile. Ancak stratejinin benimsediği bu yaklaşım aynı zamanda başka bir mesaj daha vermektedir: Hint-Pasifik ile Yakın ve Orta Doğu öncelikli bölgeler değildir.
Bununla birlikte, bu analiz bazı yönlerden ikna edici olmaktan uzaktır. Zira Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin (sözde CRINK ittifakı) NATO’nun değerlerine ve çıkarlarına karşı tüm harekât sahalarında askeri ve teknolojik alanda nasıl iş birliği yaptığını göz ardı etmektedir. Bu bağlantının vurgulanması, NATO’nun küresel önemini güçlendirecek ve Almanya üzerinde, Çin’e yönelik dostane politikasını değiştirmesi yönünde baskı oluşturacaktır.
Bundeswehr’e odaklanıyor olsa da, stratejinin Avrupa’da yük paylaşımına ve birlikte çalışabilirlik ile standardizasyon alanlarında mümkün olan en yüksek verimliliğe daha güçlü vurgu yapması yerinde olurdu. Bir yandan Avrupa, NATO’nun Avrupa ayağını güçlendirmeyi hedeflemeli ve bugüne kadar yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin sağladığı, yetenek geliştirilmesine yönelik stratejik destek unsurlarına öncelik vermelidir. Diğer yandan Almanya da, Avrupa’nın en güçlü kara kuvveti olmayı hedeflese bile, sahip olduğu yetenekleri yalnızca Avrupa’nın bütününün çıkarları doğrultusunda kullanacağını açıkça ortaya koymalıdır. Bu yaklaşım, Avrupa içinde daha fazla güvenin oluşmasını sağlayacaktır.
Buradaki amaç, Almanya’nın bugün dahi üstlenebileceği sorumlulukları üstlenerek liderlik iddialarını kanıtlamak değil, bu iddiaları bir belgeyle desteklemektir. Dolayısıyla askeri strateji, askeri tavsiyelerden ziyade siyasetin şekillendirdiği bir belgedir. Sağlam tavsiyeleri ve modern savaş alanının gerekliliklerini uygulanabilir adımlara dönüştürmek yerine, kibir ile yılgınlığı bir araya getirmektedir.
Zaman son derece kritik bir unsurdur. Alman kamuoyu Rusya’nın oluşturduğu tehdidin farkına varmış, güvenlik politikasında bir dönüm noktası için gerekli kaynakların ayrılmasını desteklemiş ve artık jeopolitik güç dengesindeki değişime, mevcut tehdit ortamına ve Amerika Birleşik Devletleri’nin değişen önceliklerine uygun şekilde, yeteneklerin hızla geliştirilmesini beklemektedir. Almanya güvenlik politikasını yeniden şekillendirebilir; ancak politika yapıcılar askeri tavsiyeleri görmezden gelmeye veya ertelemeye devam ederlerse, bu “dönüm noktasını” kaçıracaklardır. Önceki belgeler de aynı nedenlerle başarısız oldu: Ya hatalı bir tehdit değerlendirmesine dayanıyorlardı ya da Avrupa’da harekete geçme, caydırıcılık ve liderlik için inşa edilmiş bir ordu yerine, uysal bir barış gücünü tercih eden bir siyasi anlayışı yansıtıyorlardı.
Mevcut askeri strateji, bu başarısızlığı üç ölümcül kusuruyla bünyesinde taşımaktadır: Tutarsız bir zaman çizelgesi, savaş alanındaki teknolojik ve ekonomik dönüşümün operasyonel hale getirilememesi ve Bundeswehr içinde herhangi bir yapısal değişikliğin öngörülmemesi.
Zaman Çizelgesindeki Tutarsızlık
Hem Rusya’nın oluşturduğu tehdit hem de bu tehditle başa çıkabilmek için ihtiyaç duyulan artan insan gücü, beklemeye tahammülü olmayan acil meselelerdir. Stratejiye göre Bundeswehr’in, 2029 yılına kadar Almanya’yı savunabilecek kapasiteye ulaşması öngörülmektedir. Ancak tam bağlantısallık ve dijitalleşme, yapay zekâ destekli çok boyutlu durumsal farkındalık, uzun menzilli hassas vuruş kabiliyeti, balistik füzelerden insansız hava araçlarına kadar tüm alanları kapsayan hava savunması ile endüstriyel ve lojistik sürdürülebilirliğin sağlanması gibi temel yeteneklerin, NATO’nun savunma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde beşine çıkarılmasını zorunlu kıldığı 2035 yılından önce hayata geçirilmesi beklenmemektedir. Oysa Polonya, Baltık ülkeleri, Danimarka ve Finlandiya gibi Almanya’nın bazı komşuları bu hedefe şimdiden ilerlemektedir.
Yeni strateji kapsamında Bundeswehr’in, Rusya’yı caydıracak şekilde Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusuna dönüşmesi ancak 2039 yılında mümkün olacaktır. Ancak Alman istihbarat kurumlarının hâlihazırda öngördüğü Rusya kaynaklı ciddi tehdit göz önüne alındığında, 2029 yılına kadar savunmaya hazır olmak ve 2039 yılında tam kapasiteye ulaşmak yeterli değildir. Savunmaya bugün hazır olma ve daha fazla sorumluluk üstlenme konusunda öncü bir ülkeye yaraşır aciliyet duygusu ve hırs nerede?
Bundeswehr, NATO için bugün dahi gerekli olan personel ve teçhizat taahhütlerini yerine getirmekten oldukça uzaktır. Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’daki konvansiyonel kuvvetlerini geri çekerse, yedekler de dâhil olmak üzere planlanan 460 bin asker yeterli olmayacaktır. Askeri yetkililer, yalnızca Alman Kara Kuvvetleri’nin bile caydırıcılığı ve sürdürülebilirliği sağlamak için 200 binden fazla muvazzaf askere ihtiyaç duyduğunu bilmektedir. Bu iddiasız plan çerçevesinde Almanya, bir yandan ulusal savunmasını sürdürürken diğer yandan ittifak savunmasına katkı sağlayamaz; ayrıca bunu uzun vadede sürdürebilmesi de mümkün değildir. Buna rağmen, bu sorunun derhal ele alınmasına yönelik bir aciliyet duygusu bulunmamaktadır. Çünkü bunun yolu, zorunlu askerlik veya genel zorunlu hizmet uygulamasının hayata geçirilmesinden geçmektedir. Federal hükümet ise zorunlu askerlik konusunda yeni bir tartışmanın önüne geçmek amacıyla gönüllü hizmetin yeni bir versiyonunu kabul etmiş ve asker alım hedeflerini kolaylıkla ulaşılabilecek kadar düşük seviyede belirlemiştir.
Savaş Alanının Teknolojik ve Ekonomik Boyutlarının Operasyonel Hale Getirilmesindeki Yetersizlik
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaştan çıkarılan en önemli derslerden biri, modern çatışmaların savaşın teknolojik ve ekonomik boyutlarıyla şekillenen çok boyutlu bir savaş alanında gerçekleştiğidir.
Muharebe, hızlı inovasyonun kesintisiz döngüsüyle karakterize edilmektedir: Uyum sağlama, silahlı kuvvetlere entegre olma ve üretimi ölçeklendirme. Teknik verimlilik giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Aynı şekilde lojistik, kaynak yönetimi ve teknolojik bağımlılıkların azaltılması da (bulut hizmetleri, yapay zekâ, 5G ve uydu interneti gibi alanlarda) stratejik önem taşımaktadır. Ordu, savaş alanındaki teknolojik ve ekonomik dönüşümü dikkate almak zorundadır. İkmal hatları, üretim kapasiteleri ve kaynak depoları, modern savaşın başlıca hedefleri hâline gelecektir. Ayrıca Alman savunma sanayisinin Tayvan menşeli yarı iletkenlere ve Çin’in nadir toprak elementlerine büyük ölçüde bağımlı olması nedeniyle, Çin’in Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan hangi dersleri çıkardığını da değerlendirmek gerekmektedir. Buna karşın, askeri stratejide bu konuya neredeyse hiç değinilmemektedir.
Uyum sağlama, entegrasyon ve ölçek büyütme yoluyla inovasyon kapasitesinin artırılması, askeri stratejinin bizzat kendisinin, Bundeswehr ile Federal Savunma Bakanlığı’nda acilen ihtiyaç duyulan yapısal reformları zorunlu kıldığı anlamına gelmektedir. Nitekim Almanya’da bir insansız hava aracının sertifikasyon süreci bugün 18 ay sürmektedir. Tedarik yapıları değiştirilmeden ve bu yapılar göz önünde bulundurulmadan, gerekli yeteneklerin oluşturulması mümkün değildir.
Bundeswehr’de Yapısal Değişikliklerin Eksikliği
Modern savaşta zaferin de yenilginin de iradeye, kaynaklara ve teknolojik verimliliğe bağlı olduğu artık sır değildir. Bundeswehr, barış zamanı ordusu olmaktan çıkarak savaşa hazır bir güce dönüşmelidir. Avrupa’nın en büyük ordusunu kurma hedefi, Bundeswehr ile Federal Savunma Bakanlığı bünyesinde yapısal değişiklikler gerçekleştirilmeden ulaşılamayacak bir hedeftir. Özel fonlar gereğinden fazla ve yanlış biçimde kullanılmakta, çoğu zaman da yalnızca “aynı şeyin daha fazlası” sipariş edilmektedir. Bundeswehr’in teşkilat yapısında, tedarik sisteminde ve düşünce anlayışında köklü bir dönüşüme ihtiyacı vardır.
İnsansız hava aracı yetenekleri, ordunun bütün kuvvet komutanlıklarına ve birliklerine entegre edilmelidir. Elektronik harp alanında daha fazla personele ve yeni bir mesleki profile ihtiyaç vardır: Yenilikleri daha hızlı test eden ve “dene, geliştir” yaklaşımıyla uyarlamaları uygulamaya geçiren askeri teknoloji uzmanı asker (mil-tech soldier). Bundeswehr’in kapsamlı bir yapısal reforma ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, yeni bir “Jena ve Auerstedt” felaketi kaçınılmaz görünmektedir.
Kâğıt Üzerindeki Avrupa Liderliği İddiası
Bu eksiklikler birçok soruyu beraberinde getirmektedir. Askeri strateji kimin için yazıldı? Bundeswehr için mi? Hayır. Çünkü kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri, hava kuvvetleri ile Siber ve Bilgi Alanı Servisi’nin komutanları ve askerler, modern savaş alanının nasıl bir yapıya sahip olduğunu, hangi yetenekleri gerektirdiğini ve ne tür personele ihtiyaç duyduğunu zaten çok iyi bilmektedir. Bu nedenle onların değerlendirmeleri — yani gerçek askeri tavsiyeleri — stratejide yer alan yaklaşımlardan farklı olacaktır: askeri hazırlık seviyesinin artırılması, zorunlu askerlik, toplumun genelinin eğitilmesi, insansız hava araçlarının entegrasyonu ve askeri teknoloji alanında uzmanlaşmış subaylar için yeni görev profilleri bunların başında gelmektedir.
Peki askeri stratejinin hedef kitlesi Alman halkı mıydı? Pek sayılmaz; çünkü bu belge Almanya’da neredeyse hiç ilgi görmedi. Halk için asıl önemli olan, somut siyasi adımlardır. Zorunlu askerlik geri getirilecek mi? Kritik altyapı tesislerinin üzerinde uçan insansız hava araçları vurulabilecek mi? Letonya’da olduğu gibi okullarda temel savunma eğitimi verilecek mi? İsveç’te olduğu gibi Alman hanelerine savaş durumunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini anlatan bir broşür ne zaman dağıtılacak? Halkın sorduğu sorular bunlardır. Dolayısıyla askeri strateji, esas itibarıyla bir dış politika aracı olarak kaleme alınmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın üzerine düşen yükü taşıdığından emin olmak için Almanya’dan her zaman liderlik beklemiştir. Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Almanya’nın bu iddialarına kuşkuyla yaklaşmaktadır; çünkü iddialı söylemlerin ardında çoğu zaman gerçek karşılığı olmayan boş retorik bulunmaktadır. Askeri strateji, yaklaşan NATO Zirvesi’nde müttefikleri Almanya’nın nihayet sorumluluk üstlenmeye başladığına ikna etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu, Avrupa liderliği iddiasına iliştirilmiş bir etiketten ibarettir; kâğıt üzerinde vardır, fakat operasyonel düzeyde gerçek bir karşılığı bulunmamaktadır.
Bu stratejinin uygulanacağı konusunda hâlâ şüphelerimi koruyorum. Strateji, doğru noktalara temas eden bir başka analizden ibarettir; ancak 2039 yılında uygulanması öngörüldüğünde, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortam çoktan değişmiş olacaktır. Rusya’dan kaynaklanan en büyük tehdit 2026 ile 2028 yılları arasında ortaya çıkacaktır. Almanya, yeteneklerini geliştirmek ve caydırıcılığını güçlendirmek için somut tedbirleri ve yöntemleri derhâl hayata geçirmelidir. Oysa federal hükümet zorunlu askerliği uygulamaya koymamakta, bunun yerine özel fonları amacına aykırı biçimde kullanmaktadır. Tırmanma korkusuyla Ukrayna’ya uzun menzilli hassas silah sistemi olan Taurus’u vermemekte, böylece askeri stratejinin özellikle önemli gördüğü araçları kullanımdan alıkoymaktadır. Ayrıca Alman Anayasası’nda yer alan özel bir hüküm olan “gerginlik durumu” senaryosunu tartışmaya açmak yerine, toplumu sahte bir güvenlik duygusuyla oyalamaktadır.
Alman Savunma Bakanı, NATO bölgesi, Orta Doğu ve Hint-Pasifik’in birbirinden ayrı harekât alanları olmaktan çıkarak birbirine bağlı güvenlik alanlarına dönüştüğünü öngören ve geniş ölçüde övgü toplayan “tek harekât alanı yaklaşımı” yönündeki doktrinsel dönüşümü zayıflatmaktadır. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına almasını önemsiz gösteren ve “Bu bizim savaşımız değil.” diyerek Amerika Birleşik Devletleri’ne destek vermeyi kesin bir dille reddeden kişi, bizzat savunma bakanının kendisidir.
Savunma Bakanı, Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin birbirleriyle yakın iş birliği içinde hareket ettiğini ve kendilerini Batı ile fiilen bir mücadele içinde gördüklerini kabul etmemektedir. Lider olmak isteyen herkes sorumluluk üstlenmeli ve net bir tutum ortaya koymalıdır. Buna karşın federal hükümet, Ukrayna’nın Rusya karşısında zafer kazanmasının verilen desteğin nihai amacı olup olmadığı konusunda hâlâ ortak bir tutum benimseyebilmiş değildir. Demokrasiler saldırı altında olduklarında, kazanmayı istemek zorundadır. İşte bu nedenle askeri stratejide merkezi öneme sahip şu ifade eksiktir:
Bir NATO ülkesine yönelik saldırı gerçekleşmesi hâlinde zafer kazanabilmemizi sağlayacak bir hızla Bundeswehr’i güçlendiriyoruz.
Avrupalı müttefiklerimizin beklentisi budur. Onlar uzun süredir Almanya’nın daha fazla askeri sorumluluk üstlenmesini talep etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin de uzun yıllardır bizden talep ettiği budur. Kendimizi ölçmemiz gereken standart da budur. Bir askeri strateji ancak askeri tavsiyeler hiçbir süzgeçten geçirilmeden dinlendiğinde ve politika yapıcıların düşünce biçimini olduğu kadar somut eylemlerini de değiştirdiğinde gerçek anlamda değer kazanır.
Almanya büyük açıklamalar yapmanın ve liderlik iddiasını ortaya koymanın ustasıdır. Askeri stratejisi de bu iddiayı yansıtmaktadır. Peki Almanya bu iddianın gereğini yerine getirebilecek midir?
Bu konuda ciddi şüphelerim var.
*Roderich Kiesewetter, Alman Parlamentosu’nun (Hristiyan Demokrat Birlik) bir üyesi ve emekli albaydır. Bundeswehr bünyesinde yaklaşık 30 yıl boyunca çeşitli komuta ve kurmay görevlerinde bulunmuş, ayrıca yurt dışı operasyonlarda görev yapmıştır. 2009 yılından bu yana Federal Meclis üyesidir ve 2014’ten beri Hristiyan Demokrat Birlik/Hristiyan Sosyal Birlik parlamento grubunun dış politika sözcüsü olarak görev yapmaktadır.
Kaynak: https://warontherocks.com/a-claim-to-lead-a-hesitation-to-act-germanys-new-military-strategy/
