“Önce Çin” Neden Başarısız Olacak

Çin'in deneyimi, bu yaklaşımın hem çekiciliğini hem de dezavantajlarını ortaya koymaktadır. Pekin, bağlayıcı taahhütlerden ve sorumluluklardan kaçınarak özerkliğini korumuş ve risklere maruz kalma düzeyini azaltmıştır. Ancak aynı zamanda küresel erişimini gerçek bir kolektif güce dönüştürmekte de zorlanmıştır. İlişkileri yüzeysel kalmakta, ortakları dengeleyici politikalar izlemekte ve kriz anlarında bir koalisyonu harekete geçirme kapasitesi kırılgan görünmektedir.
Haziran 27, 2026
image_print

Çıkar Odaklı Bir Dış Politikanın Sınırları ve Verdiği Dersler

Yaklaşık seksen yıldır Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası düzenin başlıca mimarı ve güvencesi olmuştur. Ancak bugün Washington, “Önce Amerika” söylemi altında, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistemi ayakta tutma sorumluluğundan geri çekilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri küresel liderlikten uzaklaşırken, bir zamanlar teşvik ettiği normlara ve savunduğu düzene meydan okurken, dünya da Pekin’in bu boşluğu doldurup dolduramayacağını görmek için beklemektedir.

Uzun yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiki olan ülkelerde Çin’e yönelik görüşler giderek daha olumlu hale gelmektedir. Örneğin, Politico tarafından Şubat 2026’da gerçekleştirilen bir araştırma, Kanada, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’taki insanların, Amerika Birleşik Devletleri’ne küresel bir lider olarak duyulan güvenin azalması karşısında Çin ile daha derin bir ilişki kurulmasını desteklediğini ortaya koymuştur. Pekin de kendisini çok taraflılığın savunucusu, gelişmekte olan dünyanın şampiyonu ve kendi ifadesiyle daha “adil ve eşitlikçi” bir uluslararası düzenin koruyucusu olarak sunarak bu algıyı hızla teşvik etmiştir. Bu anlatıya göre Çin, Amerika Birleşik Devletleri’nin öngörülemez ve tek taraflı hareket ettiği bir dönemde istikrar ve iş birliği sunmaktadır.

Ancak Çin’in şimdiye kadarki performansına daha yakından bakıldığında, Pekin’in Washington’un yerine geçerek küresel bir lider olmayı ya da geleneksel olarak süper güç statüsüyle ilişkilendirilen yükleri üstlenmeyi amaçlamadığı görülmektedir. Bir ittifaklar ağı kuran ve savaş sonrası düzeni ayakta tutan Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Varşova Paktı aracılığıyla komünist devletlerden oluşan resmî bir bloğu kontrol eden Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, rakip bir düzenin veya sıkı biçimde örgütlenmiş bir koalisyonun sorumluluğunu ve sürdürülebilirliğini üstlenmeye pek ilgi göstermemiştir. Pekin bunun yerine, başka aktörlerin çatışmalarına ve yükümlülüklerine sürüklenmeden küresel etki alanı, bağlayıcı yükümlülükler olmaksızın ortaklıklar ve liderliğin yüklerini üstlenmeden büyük güç statüsü elde etmeyi amaçlamaktadır.

Çin, stratejik ortaklık ağını hızla genişletip kendisini Shanghai Cooperation Organization (Şanghay İşbirliği Örgütü, ŞİÖ) gibi Batı dışı koalisyonların merkezine yerleştirirken, uyum veya denetimden ziyade esnekliğe öncelik vermiştir. Çin, resmî ittifaklardan kaçınmakta ve istediği zaman sıkılaştırabileceği ya da gevşetebileceği düzenlemeler lehine uzun vadeli taahhütlere direnmektedir. Pekin, temel çıkarları söz konusu olduğunda kararlı biçimde hareket edebilme yeteneğine önem vermekte; ancak bu çıkarların dışında kalan bölgesel ve küresel krizleri yönetmenin maliyetini başkalarının üstlenmesinden de rahatsız olmamaktadır. Bu anlamda Çin, Trump yönetiminin savunduğu mevcut “Önce Amerika” politikasından çok önce, küresel sorumlulukları reddederken dar ulusal çıkarlarını önceliklendiren ve “Önce Çin” olarak adlandırılabilecek bir strateji izlemektedir.

Çin’in bu yaklaşımı, en açık biçimde en yakın ortaklarıyla ilişkilerinde görülmektedir. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı ile İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile yaşadığı çatışmada Pekin, büyük ölçüde doğrudan askerî müdahaleden kaçınırken ekonomik ve diplomatik destek sağlamıştır. Stratejik ortakları varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kaldığında bile Çin mesafesini korumuştur. Pekin ayrıca ortaklarının istikrarsızlaştırıcı davranışlarını sınırlama veya küresel çatışmaları sona erdirme sorumluluğunu üstlenme konusunda da pek istekli görünmemiştir.

Bu “Önce Çin” stratejisi birçok açıdan Pekin’in lehine işlemiştir. Çin, büyük riskler üstlenmeden nüfuz alanını genişletmiştir. Uluslararası liderlik görüntüsü vermiş ve birçok hükümeti kendi tercihlerini desteklemeye ikna etmiştir. Ancak aynı stratejinin önemli dezavantajları da bulunmaktadır. Pekin, özellikle güvenlik garantileri olmak üzere daha derin taahhütlerden kaçındığı için, genişleyen ağını sadakati veya kolektif gücü teşvik eden ilişkilere dönüştürmekte zorlanmıştır. Ortakları, Pekin adına büyük maliyetlere katlanmaya istekli değildir; bunun yerine Çin’in rakipleriyle de ilişkiler kurarak dengeleyici bir politika izlemektedirler. Çin’in yaklaşımı ayrıca daha geniş küresel sistemi istikrarsızlaştırma riski de taşımaktadır. Pekin, krizleri etkin biçimde yönetmek yerine onlardan etkilenme düzeyini en aza indirmeye çalışarak, nihayetinde kendi çıkarlarını da tehdit eden istikrarsızlığın sürmesine katkıda bulunmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri ile Çin farklı coğrafyalara ve farklı tarihsel miraslara sahip olsa da, Pekin’in deneyimi yine de Washington için önemli bir uyarı niteliğindedir. Daha çıkar odaklı ve dar anlamda kendi çıkarlarını önceleyen bir küresel yaklaşım, kısa vadeli yükleri azaltabilir; ancak bunun bedeli daha zayıf bir stratejik uyum, ortaklardan daha az güvenilir destek ve nihayetinde hem Amerika Birleşik Devletleri’ni hem de dünyayı daha kötü bir durumda bırakacak daha istikrarsız bir küresel düzen olacaktır.

Daha Önce Canı Yandı

Çin’in resmî ittifaklar yerine esnek ortaklıkları tercih etmesi, ülkenin tarihine derinlemesine kök salmış bir yaklaşımdır. Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’daki kuruluşundan bu yana, liderlerinin “stratejik kuşatma” olarak tanımladığı kalıcı bir tehditle karşı karşıya olduğunu düşünmektedir. Buna göre, yakın ya da uzak düşman güçler, Çin’in egemenliğini, güvenliğini ve kalkınmasını sınırlandırmak amacıyla bir araya gelebilir.

Soğuk Savaş’ın başlangıcında Çin lideri Mao Zedong, Sovyetler Birliği ile bağlar kurarak bu kuşatmayı engellemeye çalıştı. Pekin, 1950 yılında Moskova ile, Sovyet ekonomik ve teknolojik desteğinin yanı sıra bir güvenlik şemsiyesi de vaat eden resmî bir ittifak kurdu. Bu düzenleme, birçok açıdan yeni rejimin ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlıyordu: kaynaklar, eğitim ve koruma. Ancak bunun ağır bir bedeli de oldu. İttifak, Çin’i büyük ölçüde Pyongyang ve Moskova’nın belirlediği şartlarla Kore Savaşı’na sürükledi ve bunun sonucunda ülke son derece ağır insani ve ekonomik kayıplar yaşadı. Savaş ayrıca Pekin’in Tayvan’ı ele geçirme planlarını da sekteye uğrattı. Kore Yarımadası’ndaki çatışmalara karşılık olarak Truman yönetimi Yedinci Filo’yu Tayvan Boğazı’na gönderdi; daha sonra Eisenhower yönetimi de Tayvan ile bir karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Washington’un desteği sayesinde ada, Pekin’in denetimine girmekten kurtuldu ve böylece Çinli liderlerin hâlâ ulusal birleşmenin tamamlanmamış bir görevi olarak gördükleri sorun varlığını sürdürdü.

Ancak on yıl geçmeden Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki ittifak çöktü. İdeolojik anlaşmazlıklar, bölgesel nüfuz alanları üzerindeki rekabet ve uzun süredir devam eden karşılıklı güvensizlikler iki ülkenin yollarını ayırmasına yol açtı. Çinli liderler için buradan çıkarılan ders kalıcıydı: İttifaklar özerkliği sınırlar ve Çin’i başkalarının hırsları ile çatışmalarından doğan risklere maruz bırakır. Pekin o tarihten itibaren yeni ittifaklar kurmaktan kaçındı. Çin’in bugün hâlâ yürürlükte olan tek karşılıklı savunma anlaşması, 1961’de imzaladığı Kuzey Kore anlaşmasıdır. Günümüzde bu tek ittifak, stratejik bir varlıktan çok bir yük gibi görünmektedir.

Pekin, Moskova ile resmî olarak müttefik olduğu dönemde bile, uluslararası hizalanmaya daha esnek bir yaklaşıma yönelmeye başlamıştı. Çin’in ilk başbakanı ve erken dönem diplomasisinin mimarı Zhou Enlai, 1950’li yılların başından itibaren, dünyanın biri Washington’un, diğeri Moskova’nın liderliğindeki “yalnızca iki karşıt kampa bölünmüş” olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıda bulunuyordu. Ona göre Çin, kendisini tek bir bloğa bağlamak yerine çok sayıda güç arasında manevra yapabilmeliydi. Bu düşünce daha sonra Mao’nun “Üç Dünya” kavramında somutlaştı.

Bu çerçeveye göre en üstte, “Birinci Dünya”nın büyük güçleri yer alıyordu: Pekin’in uzun zamandır Çin’in stratejik kuşatılmasından en fazla sorumlu tuttuğu Amerika Birleşik Devletleri ile, zaman zaman ortak, zaman zaman tehdit olarak görülen Sovyetler Birliği. Bunun altında, Japonya ve Avrupa ülkeleri de dâhil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ile aynı çizgide bulunan sanayileşmiş ülkelerden oluşan “İkinci Dünya” yer alıyordu. Bu ülkelerin çoğu nükleer silahlara sahip değildi ve süper güç statüsüne ulaşamamıştı. Çinli liderlerin gözünde bu orta ölçekli güçler, Amerika Birleşik Devletleri’nin çevreleme politikasının başlıca destekçileriydi; dolayısıyla Çin’in stratejik kuşatmasını gevşetme çabalarının da öncelikli hedefleri arasında bulunuyorlardı. Son olarak “Üçüncü Dünya”, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsıyordu. Çin, bu ülkeleri anti-emperyalizm geçmişi ve kalkınma arzusu gibi ortak tarihsel deneyimlerle birbirine bağlı doğal bir destek tabanı olarak görüyordu.

Mao, Birinci Dünya’ya karşı İkinci ve Üçüncü Dünya’yı bir araya getirmeyi hayal ediyordu. Ancak uygulamada Çin’in Washington ve Moskova ile yürüttüğü küresel mücadele oldukça yalnız geçti. Pekin, büyük güç rakiplerinin sahip olduğu kaynaklardan yoksundu ve bu nedenle ortak kazanmakta zorlandı. Çin yardımı karşılığında söylemsel dayanışma gösteren Arnavutluk ve Kamboçya gibi birkaç komünist dost dışında, Pekin’in “emperyalist güçlere” karşı kolektif direniş çağrıları çok az destek buldu. Bununla birlikte, “Üç Dünya” çerçevesinin temelinde yer alan düşünce, daha sonra Çin’in küresel stratejisini tanımlayacak olan esnek ve bağlantısız yaklaşımın habercisi niteliğindeydi.

Adını Koyalım

Uluslararası sistemin farklı katmanlarında çeşitli ortaklıklar geliştirme stratejisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra da Çin diplomasisinin temel örgütleyici ilkesi olmaya devam etti ve Çin’in mevcut lideri Xi Jinping döneminde daha da önem kazandı. Xi 2012 yılında iktidara geldiğinde Çin, ABD öncülüğündeki ittifakların güçlenmesi ve Çin’in küresel hedeflerine yönelik inceleme ve baskının artmasıyla şekillenen, giderek daha düşmanca algıladığı bir güvenlik ortamıyla karşı karşıyaydı. Aynı zamanda Pekin, tarihinin herhangi bir döneminde sahip olduğundan çok daha büyük bir ekonomik ölçeğe, diplomatik erişime ve zorlayıcı güç kapasitesine sahipti. 2010’lu yılların başına gelindiğinde Çin, 120’den fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı hâline gelmişti. Küresel tedarik zincirlerinin merkezinde bulunuyor ve ordusu hızla modernleşiyordu. Xi’nin anlatımına göre dünya, “yüzyıldır benzeri görülmemiş değişimler” yaşıyordu: Batı’nın hâkimiyeti aşınıyor, çok kutupluluk ilerliyor ve Çin “dünya sahnesinin merkezine her zamankinden daha fazla yaklaşıyordu.”

Bu değerlendirme, dış politikada daha proaktif bir dönemin temelini oluşturdu. Xi, görev süresinin ilk yıllarında Çin’in “büyük bir güç olarak rolüne uygun, kendine özgü bir diplomatik yaklaşım” izlemesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşım, Pekin’e “düşük profil sergilemesini” tavsiye eden üç selefi Deng Xiaoping, Jiang Zemin ve Hu Jintao’dan açık bir kopuş anlamına geliyordu. Çin, algıladığı stratejik kuşatmaya ve ABD öncülüğündeki uluslararası düzene karşı daha kararlı bir şekilde direnmeye başladı. Ancak Xi, Pekin’in, modası geçmiş ve çatışma temelli olduğunu savunduğu Amerikan ittifak modelini taklit etmeyeceğini açıkça ortaya koydu. Bunun yerine Çin, “yeni bir uluslararası ilişkiler türü” uygulayacak ve “devletler arası ilişkiler için yeni bir yol” inşa edecekti. Xi döneminde Pekin, diplomatik ilişkileri daha üst seviyeye taşıyarak ve Çin öncülüğündeki platformlara daha fazla yatırım yaparak, Çin’in küresel ortaklık ağını hızla genişletti.

Bugün Çin, 100’den fazla ülke ve bölgesel örgütle resmî ortaklık ilişkisi sürdürmektedir. Pekin bu ilişkileri kamuoyu önünde bir sıralamaya tabi tutmaktan kaçınsa da, gevşek bir hiyerarşinin varlığı açıkça görülmektedir. En üst sırada, Çin ile ilişkileri resmî olarak “Yeni Dönem İçin Kapsamlı Stratejik Koordinasyon Ortaklığı” olarak tanımlanan Rusya yer almaktadır. Belarus, Pakistan ve Venezuela’nın da aralarında bulunduğu daha küçük bir ülke grubu ise güçlü siyasi uyuma işaret eden “her koşulda ortak” olarak nitelendirilmektedir. Bunun altında ise Afrika, Avrupa, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’ya yayılan geniş ve çeşitli bir “kapsamlı stratejik ortaklar” ve “stratejik ortaklar” yelpazesi bulunmaktadır. Bu tanımlamalar, açıkladıkları kadar gizledikleri unsurlar da içermektedir. Örneğin Pasifik Ada devletlerinin neredeyse tamamı, Çin ile ilişkilerinin düzeyi büyük farklılık göstermesine rağmen “kapsamlı stratejik ortak” olarak kabul edilmektedir. Aynı statüye sahip olan Cibuti ise Pekin ile çok daha ileri düzeyde iş birliği yürütmektedir. Hatta Çin’in ilk denizaşırı askerî üssüne ev sahipliği yapmaktadır.

Pekin açısından bu belirsizlik bir avantajdır. Ortaklık sisteminin esnekliği, çıkarların örtüştüğü durumlarda Çin’in ilişkilerini derinleştirmesine, risklerin veya maliyetlerin arttığı dönemlerde ise geri çekmesine imkân vermektedir. Pekin, Rusya ve Küresel Güney’deki ortaklarıyla daha yakın bir stratejik uyuma öncelik verirken, Avrupa ve Kuzeydoğu Asya’daki ABD ile aynı çizgide bulunan orta ölçekli güçlerle ilişkilerini geliştirmeyi de sürdürmektedir. Güney Kore ve bazı Avrupa ülkeleri, Çin açısından taşıdıkları önemi yansıtır biçimde resmî olarak “stratejik ortak” statüsüne sahiptir. Bu ülkelerle ilişkileri sürdürmek, Pekin’in gelişmiş pazarlara ve ileri teknolojilere erişimini korurken Amerikan rekabetinin daha sert yönlerini yumuşatmasına da imkân sağlamaktadır.

İkili ilişkilerin ötesinde Pekin, etkisini genişletmek için çok taraflı koalisyonlardan da yararlanmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), ilk beş üyesi olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın adlarından oluşan on üyeli BRICS grubu ve Çin öncülüğündeki çeşitli bölgesel platformlar, Pekin’e küresel gündemleri şekillendirebileceği, uluslararası meselelerde diplomatik tutumları koordine edebileceği ve sesini görece düşük maliyetle daha güçlü duyurabileceği alanlar sunmaktadır.

Çinli liderler uzun yıllar boyunca yurt dışında doğrudan güvenlik faaliyetlerine girmekten kaçınmış, bunun yerine nüfuzlarını artırmak için ekonomik ve diplomatik araçlara başvurmuşlardır. Ancak Çin’in küresel varlığı genişledikçe ve vatandaşları ile yatırımları dünyanın her bölgesine yayıldıkça, bu asgari müdahaleci yaklaşım değişmeye başlamıştır. Son on yılda Çin, Birleşmiş Milletler barışı koruma operasyonlarına katılımını genişletmiş, Aden Körfezi’ndeki korsanlıkla mücadele görevlerinde yer almış ve çatışma bölgelerinden hem kendi vatandaşlarını hem de yabancı ülke vatandaşlarını tahliye etmiştir. Çoğu zaman terörle mücadele, deniz güvenliği veya insani yardım çerçevesinde düzenlenen, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) üyeleriyle gerçekleştirilen ortak askerî tatbikatlar ile kolluk kuvvetleri iş birliği, Pekin’in resmî taahhütlerde bulunmaksızın ortaklarıyla güvenlik bağlarını derinleştirmesine imkân tanımıştır.

Kenarda Kalmak

Çin’in birçok ortağı için, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri tarafından göz ardı edilen ya da mesafeli tutulan gelişmekte olan ülkeler ve otoriter yönetimler açısından Pekin, değerli diplomatik ilgi, ekonomik fırsatlar ve uluslararası meşruiyet sunmaktadır.

Ancak Çin’in ortaklık modeli, sağladıkları kadar sağlamadıklarıyla da tanımlanmaktadır ve bunun en belirgin şekilde görüldüğü anlar da ağır kriz dönemleridir. Çinli liderler uzun zamandır Amerikan küresel liderliğinin yüklerini — özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik garantörü rolünü — aşırı genişlemenin ve gerilemenin başlıca nedenleri arasında görmektedir. Çin genel olarak karşılıklı savunma anlaşmalarından, güvenlik garantilerinden ve bağlayıcı yükümlülüklerden kaçınmaktadır. Bunun yerine daha sınırlı bir paket sunmaktadır: ekonomik iş birliği, diplomatik destek ve seçici güvenlik iş birliği; ancak riskler arttığında mesafesini korumaktadır.

Avrupa, Latin Amerika ve Orta Doğu’da çatışmalar patlak verdikçe, Pekin’in ortaklıklarının sınırları daha görünür hâle geldi. İran bunun çarpıcı bir örneğidir. Çin, İran İslam Cumhuriyeti’nin en büyük ticaret ortağı ve İran petrolünün en büyük alıcısıdır. Ayrıca iki ülke, 2021 yılında geniş yankı uyandıran 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalamıştır. İki yıl sonra ise Pekin, Suudi Arabistan ile İran arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesini sağlayan anlaşmanın arabuluculuğuna katkıda bulunmuştur. Bu gelişme, o dönemde Çin’in Orta Doğu’da bir güç aracısı olarak yükselişinin kanıtı olarak görülmüştü.

Buna karşın bölge çatışmaların içine sürüklenirken Çin dikkat çekici biçimde mesafeli kalmayı sürdürdü. İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri’nin 2025 yılında İran’a yönelik saldırılar düzenlemesi ve bu yılın başlarında tam ölçekli bir hava savaşının patlak vermesi üzerine Çin saldırıları kınadı, ABD yaptırımlarına rağmen İran petrolü satın almaya devam etti ve İran’a, askerî amaçlarla da kullanılabilecek elektronik ekipmanlar ile endüstriyel kimyasallar da dâhil olmak üzere çift kullanımlı mallar sağladı. ABD istihbarat raporları, Pekin’in İran’a omuzdan atılan füzeler sağlamış olabileceğini öne sürse de Çin, açık veya geniş çaplı askerî yardım sağlamaktan büyük ölçüde kaçınmıştır. Ayrıca Pekin, bu deniz yolunun kapanmasının Çin’in enerji ithalatını ve ihracata dayalı ekonomisini tehdit etmesine rağmen, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamak için herhangi bir girişimde de bulunmamıştır.

Pekin bunun yerine büyük ölçüde söylem düzeyinde kalmıştır. Pakistan ile birlikte ateşkes çağrısında bulunan beş maddelik bir bildiri yayımlamış ve Tahran’a Washington ile müzakere etmesi yönünde baskı yapmıştır. Ancak Çin, çatışmanın sonucuna ilişkin sorumluluk üstlenmekten dikkatle kaçınmış; Tahran’ın, ateşkesin garantörü olması ve İran’a daha kapsamlı güvenlik güvenceleri sağlaması yönündeki taleplerini reddetmiştir.

Avrupa’da ise Ukrayna savaşı beşinci yılına girerken Çin, en önemli stratejik ortağı olan Rusya’ya yönelik ölçülü bir destek stratejisi izlemiştir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bir aydan daha kısa bir süre önce Pekin ile Moskova, ilişkilerini “sınırsız” olarak tanımlamıştı. Pekin, Moskova ile ticaretini sürdürmüş, Rus petrolü alımını artırmış ve çift kullanımlı mallar tedarik ederken istikrarlı diplomatik destek de sağlamıştır. Çin’in bu desteği, Moskova’nın ekonomik açıdan ayakta kalmasına ve savunma sanayi altyapısını yeniden inşa etmesine imkân tanımıştır. Ancak İran örneğinde olduğu gibi Çin, geniş çaplı öldürücü askerî yardım sağlamaktan kaçınmıştır. Bunun yerine Rusya, asker ve silah temin etmek için Kuzey Kore’ye başvurmak zorunda kalmıştır; bu durum, Çin desteğinin sınırlarını gösteren önemli bir işarettir.

Çin’in ortakları için bütün imkânlarını seferber etmeye isteksiz oluşu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en kırılgan döneminde daha da açık biçimde ortaya çıkmıştır. Kremlin bağlantılı güçlü bir paramiliter güç olan Wagner Grubu’nun Haziran 2023’te silahlı isyan başlatması üzerine, Xi ile Putin arasındaki kamuoyuna geniş ölçüde yansıyan kişisel ilişkiye rağmen ne Çin hükümeti ne de Xi, Rus liderine açık destek veren herhangi bir açıklama yapmıştır. Bunun yerine Çin Dışişleri Bakanlığı, krizi Rusya’nın çözmesi gereken bir “iç mesele” olarak nitelendiren kısa, iki cümlelik bir açıklama yayımlamıştır. En yakın ortağı ciddi bir iç krizle karşı karşıya kaldığında Pekin, dayanışma yerine ihtiyatı tercih etmiştir.

Venezuela da açıklayıcı başka bir örnek sunmaktadır. Ocak 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu — Pekin’in Latin Amerika işlerinden sorumlu özel temsilcisiyle görüşmesinden yalnızca birkaç saat sonra — yakalamış ve ABD himayesinde yeni bir yönetim oluşturmuştur. Çin, yıllar boyunca Venezuela’nın en önemli ekonomik can damarlarından biri olmuş; on milyarlarca dolarlık kredi sağlamış ve büyük miktarlarda Venezuela petrolü satın almıştır. Buna rağmen Maduro hükümeti en ciddi dış meydan okumayla karşı karşıya kaldığında, Pekin müdahaleyi kınamanın ötesine geçen kayda değer bir adım atmamıştır.

Bu örneklerin tümünde tutarlı bir örüntü ortaya çıkmaktadır. Çin, ortaklarını ekonomik olarak ayakta tutmakta ve diplomatik olarak korumaktadır; ancak en kritik anlarda onları savunmamaktadır. Ayrıca egemenlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri düzenli olarak dile getirmesine rağmen, özellikle ortakları bu ilkeleri ihlal ettiğinde, onları savunma konusunda çok az istek göstermektedir.

Ne Verirsen Onu Alırsın

İlk bakışta Çin’in modeli başarılı olmuş gibi görünmektedir. Pekin, temel çıkarlarına uluslararası meşruiyet ve diplomatik destek sağlayan geniş bir ortaklar ve platformlar ağı oluşturmuştur. Birçok ortak, uluslararası platformlarda Çin’e açık destek vermekte ve Tayvan ile Çin’in Sincan bölgesindeki baskıcı yönetimi gibi tartışmalı konularda Pekin’in tutumunu onaylamaktadır. Ancak bu kazanımlar çoğu zaman somut olmaktan çok semboliktir. Bunlar Çin Komünist Partisi’nin meşruiyetini güçlendirebilir ve Pekin’in uluslararası söylemi şekillendirmesine yardımcı olabilir; ancak nadiren anlamlı bir stratejik uyuma veya önemli maliyetler gerektiren eylemlere dönüşmektedir. Büyük bir kriz anında Çin’in dostlarına ne ölçüde güvenebileceği ise hâlâ belirsizliğini korumaktadır.

Çinli liderlerin ortaklarının güvenilirliğinden kuşku duyduklarını gösteren işaretler şimdiden ortaya çıkmıştır. Örneğin, geçen yıl ABD ile Çin arasındaki ticari gerilimin zirveye ulaştığı dönemde Trump yönetimi kapsamlı küresel gümrük tarifeleri uyguladığında, Pekin ortaklarının Washington ile yan anlaşmalar yapabileceğinden — gümrük vergilerinde indirim karşılığında Çin ihracatını kısıtlayabileceğinden — endişe duymuştur. Çinli yetkililer buna “karşılıklı misilleme tedbirleri” tehdidiyle yanıt vermiştir. Çin’in ortaklarını uyarma ihtiyacı hissetmesi, aralarındaki stratejik uyumun ne garanti altında ne de kendiliğinden oluşan bir durum olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz, ABD’nin ittifakları da gerilimlerden tamamen arınmış değildir; ancak daha derin kurumsal bağlar ve güvenlik alanındaki karşılıklı bağımlılık, en azından yakın zamana kadar, daha güvenilir bir koordinasyonun temelini oluşturmuştur.

Daha geniş açıdan bakıldığında, Çin’in ortaklıkları onun diplomatik sesini güçlendirse de, nadiren kolektif bir güç üretmektedir. Çin’in ABD öncülüğündeki uluslararası düzene karşı bir araya getirmeye çalıştığı yükselen ekonomiler ve gelişmekte olan ülkeler, uyumlu bir blok oluşturmamaktadır. Özellikle Çin ile Hindistan arasındaki rekabet olmak üzere, farklı ulusal çıkarlar ve iç çekişmeler koordinasyonu sınırlamaya devam etmektedir. BRICS ülkelerinin ABD öncülüğündeki finans kuruluşlarına alternatif olarak öne çıkardıkları girişimler de bu sınırlamaları açıkça göstermektedir. Örneğin, kuruluşunun üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen grubun Yeni Kalkınma Bankası, Dünya Bankası’nın sağladığı kredilerin yalnızca küçük bir bölümünü vermekte ve dolar temelli küresel finans sistemine derinden bağlı kalmayı sürdürmektedir. BRICS Acil Rezerv Düzenlemesi de benzer şekilde, finansal krizlerde anlamlı bir rol üstlenmeyi başaramamıştır.

Aynı zamanda Çin’in genişleyen ekonomik varlığı çeşitli sürtüşmelere yol açmıştır. Borç yükü, ticaret dengesizlikleri ve düşük maliyetli Çin mallarının piyasaları doldurmasıyla ilgili kaygılar, bir zamanlar Çin’i bir kalkınma ortağı olarak benimseyen ülkelerde Pekin’e yönelik şüpheleri artırmıştır. Çin, yıllar içinde, bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerine yöneltilen sömürücü ekonomik davranış suçlamalarının hedefi hâline gelmiş; bu durum yerel protestoları körüklemiş ve Asya ile Afrika’daki hükümetleri Çin destekli büyük projeleri yeniden değerlendirmeye veya iptal etmeye yöneltmiştir.

Bunun yanı sıra, Çin’in kendi çevresinde süregelen anlaşmazlıklar ve tarihsel güvensizlik de ülkenin itibarını zedelemeye devam etmektedir. Tartışmalı deniz ve kara sınırlarında sergilediği iddialı tutum ile zorlayıcı ekonomik araçlara başvurması, Çin’in iyi niyetli ve hegemonik olmayan bir güç olduğu yönündeki iddialarını zayıflatmıştır. Küresel düzenin Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri tarafından adaletsiz biçimde domine edildiğine Pekin gibi inanan ülkeler bile, bu ülkelerle yakın ilişkiler kurmayı sürdürmektedir. Çin’in komşuları temelde pragmatik davranmaktadır: İlişkilerini çeşitlendirmek, riskleri dengelemek ve Pekin de dâhil olmak üzere herhangi bir tek güce bağımlı kalmamak istemektedirler.

Aynı eğilim, Asya ve Avrupa’da ABD ile aynı çizgide bulunan orta ölçekli güçler arasında da görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’ne duyulan güven azalmış ve Amerikan müttefikleri Çin ile ekonomik bağlarını güçlendirmiş olsa da, Pekin bu ilişkileri stratejik uyuma dönüştürmekte zorlanmaktadır. Fransa, Almanya, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler açısından Çin, önemli bir ekonomik ortak ve dikkate alınması gereken etkili bir büyük güçtür; ancak ne potansiyel bir güvenlik ortağı ne de kalıcı bir küresel düzenin güvenilir lideri olarak görülmektedir.

Çin’in kriz anlarında ortaklarını tam anlamıyla destekleme konusundaki isteksizliği, Pekin’in karşılığında ne bekleyebileceği sorusunu gündeme getirmiştir. Pekin’in “Önce Çin” stratejisinin sınırları, en açık biçimde Tayvan üzerinde yaşanabilecek bir çatışmada ortaya çıkacaktır. Pekin muhtemelen Moskova ve Pyongyang’ın, çift kullanımlı mallar, istihbarat, askerî ekipman veya Rusya örneğinde olduğu gibi enerji tedariki gibi sınırlı ve çıkar odaklı yardımlarına güvenebilir. Ancak bu tür yardımlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin antlaşma müttefiklerinden geleneksel olarak seferber edebildiği iyi planlanmış, yüksek maliyetli ve operasyonel olarak bütünleşmiş desteğin çok gerisinde kalacaktır. Çin’in ortaklıkları genellikle büyük ölçekli kolektif askerî harekâtlar için gerekli olan ortak planlama, entegre lojistik ve birlikte çalışabilirlik gibi resmî kurumsal bağlardan yoksundur. Bu nedenle Moskova veya Pyongyang’dan gelecek herhangi bir destek, koordineli ve sürdürülebilir olmaktan ziyade, paralel ve fırsatçı bir nitelik taşıyacaktır.

Çin’in diğer ortaklarının çoğu ise Tayvan konusunda çıkacak bir çatışmada büyük olasılıkla tarafsızlık ilan edecektir. ABD yaptırımlarına açıkça meydan okumak veya Çin kuvvetleriyle birlikte savaşmak da dâhil olmak üzere, Pekin adına ciddi bedeller ödemeye gönüllü olacak ülke sayısı çok azdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Tayvan’ı savunmak amacıyla müdahale etmesi durumunda Pekin, Japonya, Filipinler ve Güney Kore gibi Asya’daki ABD müttefiklerine baskı yaparak Washington’un üsleri kullanmasını veya başka tür operasyonel destek almasını engellemeye çalışacaktır. Ancak ABD ittifaklarının genel olarak ayakta kaldığı varsayılırsa, bu ülkelerin Washington’u desteklemek için güçlü nedenleri olacaktır: antlaşma yükümlülükleri, ABD güvenlik garantilerine olan bağımlılıkları ve topraklarında Amerikan askerlerinin bulunması.

Sonuç olarak Çin, Tayvan konusunda çıkabilecek bir çatışmanın yükünü büyük ölçüde tek başına taşımak zorunda kalacaktır. Pekin ortaklarından yardım beklemiyor olsa bile, güvenilir bir koalisyon olmadan uzun süreli bir çatışmayı sürdürmek, ekonomik baskıya dayanmak veya ABD müdahalesinin doğuracağı riskleri yönetmek çok daha zor olacaktır. Esnekliği korumak amacıyla tasarlanmış bir ortaklık modeli, en kritik anlarda Çin’in destek toplama kapasitesini sınırlayabilir.

Zirvede Yalnız

Orta Doğu ve Latin Amerika’da son dönemde yaşanan krizler, Pekin’in denizaşırı çıkarlarını koruma kapasitesinin sınırlarını ortaya koymuştur. Bu gelişmeler, Çinli düşünce kuruluşlarındaki uzmanlar ile akademisyenleri, Çin’in yurt dışında daha iddialı ve daha müdahaleci bir tutum benimsemesi gerekip gerekmediğini tartışmaya yöneltmiştir. Ancak Çinli liderlerin büyük bölümü, özellikle daha geniş güvenlik sorumlulukları içeren daha kapsamlı bir küresel rolün, nihayetinde Çin’in gücünü zayıflatacağına inanmaya devam etmektedir.

Çin’in yön değiştirmesine ne yol açabilir? Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından zorunluluktan dolayı küresel liderliği üstlenmiştir: Asya ve Avrupa harabeye dönmüş durumdaydı ve sistemi yeniden inşa edip istikrara kavuşturabilecek kapasiteye yalnızca Washington sahipti. Çin’in yeni bir uluslararası düzeni ayakta tutması ve küresel stratejisini köklü biçimde yeniden şekillendirmesi için muhtemelen benzer büyüklükte bir sarsıntı gerekecektir: Dünyanın öylesine istikrarsızlaşması ki, Pekin onu yeniden istikrara kavuşturmanın maliyetini üstlenmekten başka bir seçenek görmesin. Böyle bir şok yaşanmadığı sürece, Çin’in yaklaşımının yakın vadede köklü biçimde değişmesi muhtemel görünmemektedir.

Uluslararası sistem, ABD hâkimiyetinden Çin üstünlüğüne uzanan, bir küresel liderden diğerine gerçekleşecek basit bir geçişten ziyade, büyük güçlerin düzeni sürdürmekten çok hareket serbestilerini korumaya önem verdikleri lidersiz bir döneme girmektedir. Böyle bir dünyada büyük güçler ittifaklar kurmamakta, derin karşılıklı bağımlılık ilişkileri geliştirmemekte ve kamusal mallara yatırım yapmamaktadır. Ekonomik ve güvenlik bağlarını birer avantaj değil, kırılganlık kaynağı olarak görmekte; çıkar odaklı ilişkileri ise ulusal çıkarlarını ilerletmenin en iyi yolu olarak değerlendirmektedirler.

Çin’in deneyimi, bu yaklaşımın hem çekiciliğini hem de dezavantajlarını ortaya koymaktadır. Pekin, bağlayıcı taahhütlerden ve sorumluluklardan kaçınarak özerkliğini korumuş ve risklere maruz kalma düzeyini azaltmıştır. Ancak aynı zamanda küresel erişimini gerçek bir kolektif güce dönüştürmekte de zorlanmıştır. İlişkileri yüzeysel kalmakta, ortakları dengeleyici politikalar izlemekte ve kriz anlarında bir koalisyonu harekete geçirme kapasitesi kırılgan görünmektedir.

Washington’un bu tabloyu dikkatle değerlendirmesi gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı çevreler, küresel angajmandan geri çekilmenin, müttefiklere ve ortaklara yönelik taahhütleri azaltmanın ve “Önce Amerika” ilkesini benimsemenin uzun vadede ülkenin çıkarlarına hizmet edeceğini savunmaktadır. Ancak Çin’in deneyimi bunun aksini göstermektedir. Çıkar odaklı ilişkilere ve dar biçimde tanımlanmış ulusal önceliklere dayanan bir dış politika, kısa vadede cazip görünebilir; fakat bunun bedeli ortaklardan gelen güvenilir desteğin zayıflaması ve daha parçalanmış, daha düzensiz bir dünyanın ortaya çıkmasıdır. Uluslararası sistemin dümeninde olmaya ve onu yönetmeye en azından çalışan bir büyük güç bulunmadığında, krizleri yönetmek daha zor, ortak tepkileri örgütlemek ise daha güç hâle gelir; bu da en güçlü devletleri bile daha az güvenli kılar. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri için çıkarılması gereken ders açıktır: Çin’in örneğini takip etme cazibesine direnmek.

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/china/why-china-first-will-fail-patricia-kim

SOSYAL MEDYA