1980’lerde ve 1990’larda IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan yapısal uyum ya da kemer sıkma programlarına karşı mücadele ederken, çoğumuz karşı karşıya olduğumuz şeyin esas olarak Küresel Kuzey’de sermayeyle yapılan sosyal demokrat uzlaşmaya ve Küresel Güney’de devlet öncülüğündeki kalkınmacı girişimlere bir yanıt olarak formüle edilmiş bir strateji olduğunu düşünüyorduk. Elbette neoliberalizmin entelektüel esin kaynağının, on dokuzuncu yüzyılın klasik serbest piyasa yanlısı iktisadından geldiğini biliyorduk.
O dönemde çok azımızın fark ettiği şey ise, 1970’lerin sonlarında ivme kazanan neoliberal karşı devrimin yirminci yüzyılın başlarında daha erken bir tezahürünün bulunduğu ve bunun sonraki hareketin yararlandığı teorik ve siyasa araçlarından oluşan bir cephanelik sağladığıydı.
Clara Mattei’nin The Capital Order: How Economists Invented Austerity and Paved the Way for Fascism (Sermaye Düzeni: Ekonomistler Kemer Sıkmayı Nasıl İcat Etti ve Faşizmin Önünü Nasıl Açtı) adlı eseri, arşiv araştırmasını, ideolojik yapısökümü ve politik ekonomiyi ustalıkla bir araya getiren; keskin sınıf çatışmalarıyla karakterize edilen Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemi yakalayan güçlü bir çalışmadır. Rusya’daki devrim oldukça iyi bilinse de, Batı Avrupa’daki durum daha az bilinmektedir; burada kapitalizme yönelik devrimci bir meydan okuma vardı, ancak bu daha az şiddet içeren bir nitelik taşıyordu. Mattei, savaş çabaları uğruna ekonominin bütün boyutlarını denetlemede devletin üstlendiği rolün, farkında olmaksızın piyasa ekonomisinin “doğallıktan arındırılmasına” yol açtığını; yani “piyasa yasalarının” gerçekte yalnızca belirli bir kesimin yararına işleyen siyasi bir proje olduğunun açığa çıkarıldığını ve bunun işçilere olası alternatif bir düzene dair bir bakış sunduğunu belgelendirirken ikna edicidir.
Yeniden Yapılanmacılar ve L’Ordine Nuovo
İngiltere ve İtalya’daki duruma odaklanan Mattei, devrimci kaynaşmaya verilen iki temel yanıtı ayrıntılarıyla ele alır. “Aydınlanmış yeniden yapılanmacı elit”, işçilere daha iyi konutlar, yaşlılık ve engelliliğe karşı sosyal sigorta ve daha geniş eğitim olanakları sağlanmasında devletin etkin bir rol üstlenmesini sağlayarak toplumsal barışı satın almaya çalıştı; bunların tümü genişlemeci bütçeleri gerektiriyordu. Yeniden yapılanmacılar homojen bir grup değildi; ayrıca hiyerarşik düzeni ortadan kaldırmayı da amaçlamıyorlardı. Bununla birlikte, “rekabetçi bireyciliğe ve bırakınız yapsınlar kapitalizmine karşı bir tiksinti”yi paylaşıyorlardı; dolayısıyla “yüzyıllar boyunca sermaye birikiminin temel taşı olarak ayakta durmuş ekonomik doktrine derinden itiraz ediyorlardı.” Birçok bakımdan onlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin Keynesçi iktisatçılarının ideolojik öncülleriydi.
Yeniden yapılanmacılar, “reformlar ile işçi sınıfı bilinci arasında karşılıklı olarak birbirini güçlendiren bir ilişkinin” ortaya çıktığı bir süreci tetiklediler; öyle ki “ironik biçimde, bir devrimi önlemek için piyasanın demir yasalarını eğip büken reformistler, aslında bir başkasının kıvılcımlanmasına katkıda bulunmuşlardı.” Reformistlerin bu radikal uzantısındaki başlıca güç, genç Antonio Gramsci, Palmiro Togliatti ve Angelo Tasca’nın önde gelen isimleri olduğu Torino merkezli L’Ordine Nuovo grubuydu.
Gramsci’ye çoğu zaman yalnızca bir kuramcı olarak, Hapishane Defterlerindeki birçok kışkırtıcı içgörünün kaynağı olarak rastlanır. Mattei’nin kitabının en etkileyici yanlarından biri, Gramsci’nin yoldaşlarıyla birlikte kendiliğinden gelişen bir işçi sınıfı başkaldırısını devrimci bir harekete yönlendirmeye çalışırken bu fikirleri eylem içinde nasıl şekillendirdiğini göstermesidir. Torino’dan tüm Kuzey İtalya’ya yayılan “fabrika işgali” hareketi, sanayi mücadelesi içinde geliştirilen dört kavrayış tarafından yönlendiriliyordu. Bunlardan ilki, şeylerin doğal bir düzeninin bulunmadığı; piyasa ilişkilerinin, özellikle de emek gücünün ücret karşılığında satılmasının, gerçekte bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki iktidarının toplumsal olarak inşa edilmiş ifadeleri olduğuydu.
İkincisi, emek-sermaye ilişkisinin işlevsel bir ilişki değil, bir sömürü ilişkisi olması hâlinde, işçilerin görevinin üretim araçlarıyla yeni bir ilişki kurmak olduğu; bunun da esas olarak “fabrika konseyleri” aracılığıyla bu araçların yönetimini devralmak anlamına geldiğiydi. Üçüncüsü, praksis, işçi ile makineler arasında ve işçilerin kendi aralarında yeni ilişkinin kurulmasında merkezi bir öneme sahipti. Mattei’nin ifadesiyle, “L’Ordine Nuovo, Marx’ın Feuerbach Üzerine On Birinci Tezi’nin tam anlamıyla deneysel bir uygulamasıydı: ‘Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca yorumladılar; artık mesele onu değiştirmektir.’” Bu nedenle, fabrika konseyleri içinde örgütlenmenin pratik deneyimi halkın “yeni okulu” olarak görülüyordu. Onun gözlemlediği üzere fabrika konseyleri, “praksisin canlı ifadesiydi; düzenlemeleri, öz yönetim için kavramsal olarak zorunlu olan teori ile pratiğin kaynaşmasını güvence altına alıyordu.”
Gramsci ile yoldaşlarına yön veren son ilke, biçimsel olarak demokratik bir siyasal alan ile insanların üzerinde hiçbir denetime sahip olmadığı değişmez yasalar tarafından yönetilen özerk bir ekonomik alan arasındaki ayrımın aksine, siyaset ile ekonominin birliğiydi. Gramsci’nin ifadesiyle: “[K]onsey, emekten doğmuş olarak, sanayi üretimi sürecine bağlıdır… onun içinde ekonomi ve siyaset birleşir; onun içinde egemenliğin kullanımı üretim eylemiyle bir ve aynıdır… onun içinde proleter demokrasi gerçekleşir.”
Sermayeyi Kurtarmak
1919-20 yıllarında İngiltere’deki kitlesel grevler ve İtalya’daki fabrika işgalleri, egemen çevrelerde Avrupa işçi sınıfının kapitalizmi boğazından yakalamış olduğu duygusunu yarattı. Tam da bu noktada ekonomik teknokratlar imdada yetişti. İngiltere’de R.G. Hawtrey ve Otto Niemeyer ile İtalya’da Alberto De Steffani, Maffeo Pantaleoni, Umberto Ricci ve Luigi Einaudi gibi isimler, meselenin yalnızca ekonomik ve siyasal düzeni yeniden tesis etmek olmadığını fark ettiler; asıl mesele, savaş ekonomisinin, reformist hareketin ve fabrika ayaklanmasının patlayıcı birleşiminin yıkıma uğrattığı işçiler üzerindeki ideolojik hegemonyayı yeniden kurmaktı. Kısacası, sermaye birikiminin gerçekleşmesini mümkün kılacak ideolojik bağlamın yeniden tesis edilmesi gerekiyordu.
Büyük ölçüde birbirlerinden bağımsız çalışmış olsalar da ortaya koydukları şey, merkezinde tasarrufun yer aldığı bir ekonomik paradigmaydı. Üretime yönelik yatırımlar için gerekli olan tasarruflar olmadan ekonomi işleyemezdi. Bu da tasarrufların, onları tüketmek yerine yatırıma dönüştürebilecek kişiye, yani kapitaliste ya da girişimciye; başka bir ifadeyle kemer sıkmanın erdemlerini kişiliğinde somutlaştıran kişiye yönlendirilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Bu modelde işçiler, tasarruf edemeyen fakat aksi takdirde yatırıma dönüştürülebilecek kaynakları tüketen kişiler olarak görülüyordu; ya da tüm toplumun yararına sanayi makinesinin işlemesini sürdürecek tasarrufları yatırıma dönüştürme sürecini yönetme kapasitesinden yoksun kişiler olarak tasvir ediliyordu.
Teknokratlar, kemer sıkma paradigmasını evrensel ekonomik yasalardan oluşan bir bütün olarak sunmaya çalışırken, bunun kapitalist sınıfın denetimini yeniden tesis etmek amacıyla tasarlandığının da son derece farkındaydılar. Aynı derecede önemli olan bir başka husus ise, insanların yalnızca entelektüel düzeyde ikna edilmesini değil, kemer sıkmayı ahlaki düzeyde içselleştirmelerini de sağlamaya çalışmalarıydı. Bu nedenle tasarruf ve tutumluluk, erdemli davranışlar olarak öne çıkarılıyordu.
Sınıf Hiyerarşisinin Yeniden Tesisi
Kemer sıkmanın birbiriyle bağlantılı boyutları vardı: mali boyut, yani bütçe harcamalarının kesilmesi ya da düşük tutulması; parasal boyut, yani faiz oranlarının yüksek tutulması ve para arzının altına bağlanması; ve sınai boyut, yani yüksek bir yatırım oranını güvence altına almak için ücretlerin baskılanması. Kemer sıkmanın 1980’lerdeki yapısal uyum programları içindeki sonraki tezahürünün aslına bu denli sadık kalmış olması gerçekten dikkat çekicidir. Aynı derecede çarpıcı olan ise, kemer sıkma reçetesinin her iki durumda da eleştirmenlerinin işaret ettiği içsel çelişkiler nedeniyle vaat edilen ekonomik büyümeyi sağlayamamış olmasıdır.
1994 tarihli Dark Victory adlı kitabımda belirttiğim gibi, yapısal uyumun başarılı örnekleri neredeyse yok denecek kadar azdı. Bunun nedeni, temel unsurlarının ekonomiyi bir “düşük düzey tuzağına” sürüklemesiydi; bu tuzakta “…artan işsizlik, azalan sosyal harcamalar, azalan tüketim ve düşük üretim, Dünya Bankası teorisinin başlangıçta öngördüğü büyüme, artan istihdam ve artan yatırımdan oluşan erdemli bir döngü yaratmak yerine, birbirleriyle etkileşerek durgunluk ve gerilemeden oluşan kısır bir döngü meydana getirir.”
Mattei’nin bu görünürdeki paradoksa verdiği yanıt, kemer sıkmanın hiçbir zaman büyümeyi yeniden tesis etmek amacıyla tasarlanmamış olduğudur. Bu, işçilerin ve yeniden yapılanmacıların gözünü boyamak için üretilmiş bir söylemden ibaretti. Asıl amaç, kapitalizmin yıpranmakta olan sınıf ilişkilerini onarmak ve “sermaye düzeni”ni yeniden canlandırmaktı.
Zorlama Rızayı Tamamlar
Teknokratların ideolojik saldırısı hem işçi sınıfını ideolojik olarak silahsızlandırmayı hem de yeniden yapılanmacıları itibarsızlaştırmayı hedefliyordu. Ancak İtalya’da, Gramsci’nin L’Ordine Nuovo hareketinin öncülük ettiği ideolojik özgürleşmeyle birlikte teknokratlar, ideolojik silahsızlandırmaya şiddetin de eşlik etmesi gerektiğini fark ettiler; ya da Mattei’nin, Gramsci’nin terminolojisini kullanarak ifade ettiği gibi, rıza ile zorlama ayrılmaz bir ikiliydi. Başkaldıran işçilere yönelik faşist terör ve faşistlerin devlet iktidarını ele geçirmelerinin ardından Mussolini’nin kurduğu otoriter yönetim, sermaye birikiminin engellenmeden gerçekleşebilmesi için gerekli toplumsal bağlamı yeniden yaratmanın vazgeçilmez unsurlarıydı.
Mattei’nin belirttiği üzere Mussolini, uluslararası egemen çevrelerin desteğinden yararlanıyordu; hatta kendi ülkelerinde parlamenter demokrasinin açık savunucuları olan kişilerden bile destek görüyordu. Bunlardan biri olan İngiltere Merkez Bankası Başkanı Montagu Norman, Mussolini’nin siyasi muhalefeti ortadan kaldırmasından hoşnutsuzluk duyduğunu ifade ederken, Amerikalı bankacı dostu John Pierpoint Morgan Jr.’a şunları yazıyordu: “Faşizm son birkaç yılda kesinlikle kaostan düzen yaratmıştır; sarkacın öteki yöne aşırı ölçüde savrulmaması için böyle bir şeye kuşkusuz ihtiyaç vardı. Duce, kritik bir anda ortaya çıkan doğru adamdı.”
Faşist şiddeti ikiyüzlü biçimde kınarken teknokratların ideolojik tasfiyesini onaylayan bu tutum, elli yıl sonra yeniden sahneye çıkacaktı. Uluslararası egemen çevreler, General Augusto Pinochet’nin binlerce Şililiyi öldürmesini ve hapsetmesini kınarken, aynı zamanda ekonomist Milton Friedman’dan esinlenen ve Salvador Allende’nin devletçi müdahalelerinden sonra piyasa ekonomisinin yeniden işlerlik kazanmasının koşullarını üreten Chicago Boys grubunu övüyorlardı. 1970’lerin başındaki Şili, yapısal uyumun kobayıydı; bu model daha sonra yirmi yıl içinde Küresel Güney’deki yetmişten fazla ülkeye genelleştirildi.
Mattei’nin anlatısı, ekonomistlerin ve teknokratların kapitalist sınıfın yalnızca yardımcıları ya da araçları olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Onlar kapitalizmin yeniden üretimi için vazgeçilmezdirler ve sistemin krize girdiği dönemlerde, sistemin aktörleri olarak sahip oldukları göreli özerklik özellikle belirgin hâle gelir. Yönetici kapitalist elit, 1970’lerin sonlarındaki Amerika’da Büyük Sermaye, Büyük Devlet ve Büyük Emek üçlüsünün temsil ettiği sınıf uzlaşmasından hoşnut olmayabilir; ancak onunla yaşamaya razıydı. ABD ekonomisini neoliberal ya da piyasa köktenciliğine dayalı bir doğrultuya iten, işçi sınıfını örgütsüzleştirip güçsüzleştirerek sermayenin hegemonyasını yeniden tesis eden girişimin öncüsü onlar değildi. Bu saldırının başını çekenler, Milton Friedman, George Stigler ve Arnold Harberger gibi derin ideolojik inançlara sahip ekonomistlerdi.
Mattei ve Gramsci’nin terminolojisini kullanacak olursak, ekonomistler Sermaye Düzeni’nin organik entelektüelleridir.
*Foreign Policy in Focus köşe yazarı Walden Bello, 26 kitabın yazarı veya ortak yazarıdır. Bunların en yenileri şunlardır: Global Battlefields: Memoir of a Legendary Public Intellectual from the Global South (Atlanta: Clarity Press, 2025), Paper Dragons: China and the Next Crash (Birleşik Krallık: Bloomsbury, 2019) ve Counterrevolution: The Global Rise of the Far Right (Halifax: Fernwood Press, 2019).
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/06/12/capitalisms-organic-intellectuals/
