Modern Dünyanın “Cıs Tak”ı Karşısında Düş Kurup, Sukunet Sokağı Arayan Sakinler 

1990’ların Türkiye’si 80’lerden devralınmış bazı sorunların farklı biçimde geri döndüğü kaotik yıllardır aynı zamanda. Faili meçhuller, ekonomik krizler, şiddeti artan terör sorunu, Sivas Madımak, Başbağlar gibi toplumsal katliamlar, Beyaz Toroslar, devlet büyüklerine gerçekleştirilen suikastlar başta olmak üzere Türkiye bir sis bulutunun içine sokulmuştu. Düş Sokağı’nı aynı zamanda bu öykü içerisinden de görmek gerekli.
Haziran 16, 2026
image_print

-Yeniden Bir Araya Gelen “Düş Sokağı Sakinleri” Grubu Üzerine-

 

1990’ların en ikonik müzik grubu olarak Düş Sokağı Sakinleri’ni anmak mümkün. Teknik anlamda sesin dijitalleşmesine ilişkin ilk popüler örneklerin müzik sektörünü ve aranje anlayışını belirler hâle gelip akustik enstrümanlar yerine neredeyse bütün seslerin klavyeye boca edilen tuşların ses dönüşümü aracılığı ile stüdyoya aktarıldığı bir ortamdı aynı zamanda bu yıllar. Yani stüdyoda kayda sokulan akustik davul (bateri), bas gitar, keman (yaylı) grubu dahil, klarnetten bağlamaya kadar aklınıza gelebilecek ve klavye üzerine aktarılmış yapay seslerin stüdyo masraflarının çoğunu ortadan kaldırıp, -sentetik olsa da daha- “kusursuz” çalınması gibi beklentilerin karşılanması dahil birçok gerekçe 90’ların albümlerinin neredeyse çoğunun arkasındaki öyküdür. Kastettiğimiz tabii ağırlıklı olarak pop müzik üretimi. Bunu kıyas yapabilmek için 1980’lerde ortaya konmuş bir pop müzik albümünü dinledikten sonra 90’ların üretimi bir başka çalışmanın seslerine yoğunlaşmak yeterli olacaktır. Kuşkusuz burada kastettiğim eser ve sanatçı icralarının kalite farkı değil. Çünkü pop müziğin “patladığı” ve gerçek anlamda popüler bir nitelik kazandığı 90’lar boyu çok nitelikli şarkılar ve yorumculardan söz etmek tabi ki mümkün.

İşte bahsi geçen bu dijitalleşme içerisinde Murat Çelik ile Murat Yılmazyıldırım’ın 1993 yılında yayımladıkları ve ismi de “Düş Sokağı” olan albümleri hızlanan, volümü artan, “cıs tak” seslerinin öne alındığı, şarkı sözlerinin şiirsel formdan uzaklaşıp daha yüzey bir estetiğe düştüğü, üst duygu ifadeleri yerine haz merkezli dünyanın önerildiği müzik ortamında süreci takip edenler açısında en ayrışık duran çalışmadır. Daha durgun bir ruh hâli, içli, derin, metaforik, şiirsel duygu ifadeleri, aşk meselesinin hazdan ziyade yer yer metafizik sulara açıldığı, en azından sevme halinin daha masum bir his evreninden beslendiği, bestelerin, yukarda bahsedilen üretim mantığından ayrışık durup daha estetik bütüne yoğunlaştığı bu albüm doğal olarak popüler dilden de uzaktır.

 

“Hafifçe ısırılmış bir dünyanın ucundayım

Ellerim uzanmış, düşüyormuşum

Acılar yalnızlığımızın ortak aynası olmuş
Düşlerde gördüğümüz hep o derin anlam

Ben neredeyim, hangi düş benim?
Sen neredesin, hangi roldesin?”

 

şarkı sözleri ile başlayan albümün ilk eserinden itibaren grubun ortak yayınladıkları sonraki iki albümde de aynı ruh hâli ve müzikal izleğin istikrarlı biçimde korunduğunu görürüz. 90’ların, geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiye kapı aralamayıp bütünüyle  an’da yaşayıp, orada duygu tüketimini öneren yoğun ve vasat şarkı sözleri karşında mesela albüme isim veren “Düş Sokağı” şarkısının şu cümleleri ikilinin o genç yaşlarına rağmen piyasanın renkli, aldatıcı, şöhret, popülarite sunan yanılsamalı dünya algının çok dışında kalmayı daha başından seçtiklerini, bilerek, felsefi bir konumlanma ile tercih ettiklerini göstermesi bakımından ele alınabilir pekâlâ:

“Konuşmayı öğrendik henüz susmasını bilmeden
Bilgeliğe soyunduk çıplak kaldık utandık

Rüyalar anlattık birbirimize inanmadan öyle
Sunulmuş özgürlüklere katıldık çoğaldık

Kelimelerle oynadık adına gerçekler dedik
Kendimizi tanımadan sevmeye özendik gizlendik.”

 

Ya da yoğun haz içerisinde yaşamayı çıkış kapısı biçiminde gösteren o yılların pop müziğine yönelik hegemonik algısının belki tam karşısında ölümden bahseden “Ölümler” (1999’da yayınlanan “Üç” albümünde) şarkısına baktığımızda bu farklı, bağımsız duruşun en ucuna varırız:

 

“Ölümler çıplak gelir
Geceyi indirir yavaşça gözlerine
Benden geçmek kolay değil
Feryat eder ateş sözlerime.”

 

1990’ların Türkiye’si 80’lerden devralınmış bazı sorunların farklı biçimde geri döndüğü kaotik yıllardır aynı zamanda. Faili meçhuller, ekonomik krizler, şiddeti artan terör sorunu, Sivas Madımak, Başbağlar gibi toplumsal katliamlar, Beyaz Toroslar, devlet büyüklerine gerçekleştirilen suikastlar başta olmak üzere Türkiye bir sis bulutunun içine sokulmuştu. Düş Sokağı’nı aynı zamanda bu öykü içerisinden de görmek gerekli. Ki, popüler tanıtım yöntemleri, imaj çalışmaları, görsellikle bezeli klipler yerine adeta yeraltına mahsus özel ve gizli bir koridor kullanıyor gibi kulaktan kulağa fısıltı ile yayılan bir dinleyici halkası elde etmesini de bu yukarda bahsettiğim büyük basınç karşısında dönemin ruhu ile anlamak gerekli belki. Her şeye karşı bir “tavır” ama bunu bir medya maharetine sığınarak pazar haline getirmekten de uzakta konumlanarak, sükûnetle yapmaları, aynı ruhu taşıyan sessiz yığınlar ile âdeta bir undergraund dil içerisinde varolmaları onları sahici kıldı da diyebiliriz. 90’ların yerleşik müzikal aklına bir itiraz söz konusudur ayrıca. Bunu Murat Çelik’in bir söyleşisindeki şu cümleden anlamak mümkün: “O zaman pop müziğin en iğrenç dönemleriydi ve aynı zamanda ciddiye alınabilecek grupların sol ağırlıklı ajite bir söylemleri vardı” (Aksiyon, 5.8.2002).

Murat Çelik ve Murat Yılmazyıldırım 1999 yılında çıkardıkları ortak son albümleri olan “Üç”ten sonra kendi bağımsız çalışmalarını yaparak yeni bir döneme girdiler. Bu dönem Düş Sokağı’nın ayrılık sürecinin de kapısını aralayan bir takvim. Çelik, 99’da “Su Düşleri” (Piccatura), 2002’de “Seyyah” (Piccatura) ve 2009’da “Aşkın Elif Hali”ni (Adım), Yılmazyıldırım ise daha evvel 1998’de “Yelkenin Gözyaşları” (Ada), 2000’de “Kırık Yelken” (Emi-Kent), 2002’de”Cennet” (Emi-Kent), 2003’te “Büyü” (Emi-Kent), 2004’te “Kara Aşka Beyaz Göndermeler” (Emi-Kent), 2021’de ise “Adsız Özlem” (Gloss Musik) çalışmalarını çıkardı.

Her ne kadar 2000’in başında grubun resmi olarak ayrıldığını basına yansıyan Murat Çelik, Murat Yılmazyıldırım söyleşi ve haberlerinden öğrensek de aslında iki sanatçının da temelde müziğe yükledikleri aşkın anlam, popüler kültürün üretimi nesneleştiren mekanizmasından uzakta konumlanmaya gösterdikleri çaba, hayatla kurdukları ilişkideki metafizik boyut başta olmak üzere genel hatları ile aynı fotoğraf içerisinde yer alabilecek ruhlar taşıdıkları söylenebilir. Kuşkusuz iki farklı sanatçı bireyden bahsediyoruz ama Türkiye’de müziğin merkezî işleyişi karşısında daha geride durmayı ve mevcut mekanizmanın -görünürde- direkt olmasa da onun dışında kalmaya dair çabaları zaten “muhalif” bir mevzilerinin kendiliğinden inşasına kapı aralıyordu.

Dolayısı ile mesela müzik sektörü içerisinde genel piyasanın işleyişine dahil olmamak gibi kaygıları bulunan sanatçı ve grupların kapısını ilk çaldıkları “bağımsız” bir adres olan Piccatura Yapım’dan çıkmıştır 1993’teki ilk albümleri. Müzik yazarı Murat Beşer, müzik dünyasının arka planındaki özel isimleri anlattığı kitabı “Yoldan Çıkmış Adamlar”da (2024) Piccatura’nın sahibi Mustafa Kaynakçı için “Unkapanı’nda tanıdıklarım arasında hepsini saysanız bir elin parmaklarını geçmeyen ileri görüşlü bir iki kişiden -misyonerlikle iş adamlığını birlikte yürüten, sözü dinlenir akıllı birkaç adamdan- biriydi Mustafa Abi. Memur çocuğuydu, ticaretten anlamazdı; sonradan öğrenmişti bu işleri ama uyanıklığını değil, dürüst tarafını” dediğini buraya not düşmek isterim.

Yılmazyıldırım ile Nazan Özcan’ın 2003 yılında yaptığı söyleşide “Benim için müzik ibadettir… Gökyüzüne yükseldiğimi hissediyorum. Tanrı o anda o kadar yakın ki bana, onu tüm kalbimle hissediyorum” (Radikal İki, 2.11.2203) ifadesi ile Murat Çelik’in Nihal Bengisu Karaca’ya verdiği söyleşideki “Müziğim Allah’a tefekkür eden birine eşlik etsin istiyorum. Müziğim tefekkürü akla düşürsün istiyorum” (Aksiyon, 5.8.2002) sözleri arasındaki ortak his dikkat çekicidir. Bununla beraber iki sanatçının da entelektüel ilgilerinin olması ve hayatla kurdukları estetik ilişkinin sadece müzikle sınırlı kalmayıp, metin yazmaya yönelmeleri dünya, eşya, insana dair felsefi bir düzlemde konumlandıklarını çıkartır ortaya. Murat Yılmazyıldırım’ın “Serbest Vezin Sembolik Şizofreni”, Murat Çelik’in ise “Aşkın Elif Hali”, “Gülziya” gibi kitapları kaleme aldıklarını görüyoruz.

“Sevdan Bir Ateş”, “Gayret Et Güzelim”, “Ölümler”, “Ayrılık”, “Hüzün Kovan Kuşu” isimli şarkıları başta olmak üzere verili müzik piyasasının edilgen dinleyicisi yerine, sorgulamaları bulunan, içsel konuşmaları kendi derinliklerinde kalan, sessiz, hayat karşısında ise genel olarak üzgün, kırgın çocukların dili haline gelen Düş Sokağı Sakinleri 2000’in başında ayrılıktan sonra çok şükür yeniden bir araya geldi ve İstanbul, Ankara’dan sonra ülkenin farklı şehirlerinde konserler vermeye başladı.

 

 

Selçuk Küpçük

Selçuk Küpçük; Gazi Üniversitesinde PDR eğitimi gördü. Ordu Ün. Güzel Sanatlar Fakültesinde sinema üzerine yüksek lisans yaptı. Birçok dergide şiir, müzik, sinema ve poetika metinleri yayınlayan Küpçük’ün kendi bestelerinden oluşan albümleri ve Selda Bağcan, Hasan Sağındık gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş eserleri bulunuyor. 2018 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Müzik Kitabı Ödülüne layık görülen ve müzik-toplum-siyaset-modernleşme gibi konuları ele alan “Aşk ve Teselli” isimli kitabı yanı sıra “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”, “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı”, “Edebiyat Dergileri Atlası” isimli kitapları yayınlandı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.