Dünya üzerinde huzursuz, mutsuz, gergin insanların en çok hangi ülkede yaşadığıyla ilgili bir kamuoyu araştırması yapılsa hangi ülke birinci çıkar bilmiyorum ama ülkemizin üst sıralarda yer alacağını hatta birinciliği zorlayacağını düşünüyorum doğrusu. Bugün toplum hayatımızda karşılaştığımız birçok sorunun temelinde aslında bizim hayatla barışık olmayışımızın yadsınamaz bir payı var. Hâl böyleyken insanlar hayatta karşılaştıkları sorunlarla baş edebilmek için, hayatlarını bir nebze renklendirmek için alternatif mecralara yelken açmak istiyor. Bir nevi kendimize “kaçış rampası” arıyoruz. Bu noktada futbol ve müzik iki önemli kaçış rampası bana kalırsa. İkisi de kendi içinde taşıdıkları ritim ile insan hayatında akamete uğrayan o asıl ritmin yerine geçip sürdürülebilir bir hayata kapı açıyor. Futbolun neredeyse bütün dünya insanları peşinden sürüklüyor olmasındaki etkenlerden biridir sahip olduğu müzikalite. Futbolun sanat dalları içinde en yakın olduğu türün şiir olduğunu söylemiş biri olarak, şimdi futbolu müziğe yaklaştırıyor olmam bir tenakuz değil aksine futbol-şiir münasebetini muhkem kılan bir düşünce. Şiirdeki melodinin en hissedilir olduğu lirik şiirin, epik ve didaktik şiire nazaran futbol ile olan ünsiyeti ne kadar tabii ise, müzikal tablonun futbolun içinde kendine has bir yer edinmesi de o kadar tabii.
Futbolun içindeki müziği keşfedenlerden biri olarak Hırvat teknik adam Slaven Bilic tutkulu bir rock müzisyeni ve gitarist olarak aklıma gelen ilk isimlerden. Futbolculuk döneminde de agresif oyun anlayışıyla ön plana çıkan Bilic’in müzik türü olarak rock müziğini seçmesi tesadüf değil bu bağlamda. Beşiktaş teknik direktörü olduğu dönemde sportif direktör Önder Özen ile yaptığı bir söyleşide Beşiktaş takımını, The Doors, The Beatles, Pink Floyd gruplarını es geçerek Iron Maiden grubuna benzetmiş, onlar gibi enerjilerinin yüksek olduğunu, görev dağılımının tıpkı Iron Maide grubunda olduğu gibi çok iyi yapıldığını söylemişti. Fakat teknik direktör öğütme makinesi olan ülkemiz ve bunun paralelinde Beşiktaş, Slaven Bilic’in ortaya çıkardığı bu rock esintisinden ve melodiden hoşnut olmamış olacak ki, kariyeri çok sürmedi Türkiye’de.
Liirik şiirin futbola daha yakın olması gibi sanırım müzik türleri içinde de Rock’n Roll futbola yakın olmalı ki, sadece Slaven Bilic değil Petr Cech, Pat Nevin ve bir Brezilya efsanesi olan Sokrates de rock müzikle ilgilenmiştir. Milli takımımızla sık sık karşı karşıya gelen, hafızalarımızda kritik kurtarışlarından ziyade sakatlığı sebebiyle bir boksör gibi kafasına taktığı kask ile yer edinen Çek kaleci Petr Cech rock müzikle ilgilenen ve davul çalan bir başka müzisyen futbolcudur. You Tube’de Cech’in oynadığı maçlar içinde kurtardığı önemli pozisyonlardan başka davul çaldığı performansları da görünce şaşırmamak gerekiyor. Chelsea ve Everton gibi önemli İngiliz takımlarında top koşturmuş olan İskoç futbolcu Pat Nevin rock müzik tutkusuyla bilinen bir başka krampon. DJ olarak da çeşitli müzik etkinliklerinde yer alan Nevin futbol ve müzik bahsinde adı anılması gereken futbolcular listesinde… Brezilya’nın 1982 ve 1986 kadrolarındaki önemli futbolcularından olan Sokrates aynı zamanda diplomalı bir tıp doktorudur. Bilindiği gibi tıp doktorları, yoğun yaşam şartlarından dolayı “kaçış rampası” arayan bir mesleğin sahipleri aynı zamanda. “Tıbbiye’den arada doktor çıkar” söylemi her ne kadar bizim ülkeye mahsus olsa da tıp doktorları için müzisyenlik evrensel bir norma bürünüyor galiba. Sokrates, ki adının getirdiği ihtişamla entelektüel bir pencere açarken hayatında, yerel rock gruplarıyla müzik de yapmış ve hayatın yükünü futbol ve müzik arasında dağılıma tabii tutmuştur.
Müzik adamları her ne kadar birbirinin zıttı gibi gözükse de müzik ile matematik arasında sıkı bir bağ olduğunu söyler. Ses titreşimleri, ritim ve armonilerin arkasında sayıların, oranların, örüntülerin ve düzenli yapıların çok önemli bir işlevinin olduğunun altını çizerler. Pisagor ve Platon gibi düşünürler ilk çağlardan beri müzik ile matematik arasındaki ilişkiye dair çıkarımlarda bulunmuştur. Hatta Pisagorcular müziğin evrendeki matematiksel düzenin işitilebilir tezahürü olduğunu savunmuşlardır. Özellikle günümüzde futbolun da matematiğinden bahsetmek elzem. Futboldaki matematik sadece teknik adamların taktik tahtası üzerinde çizdiği oyun içi şablonlar değil, futbolcuların saha parselizasyonunda uyması gereken kaideler bütünü olarak da karşımıza çıkıyor. Analitik düşünceye sahip, matematik becerisi yetkin olan futbolcuların, “çevre kontrolü” dediğimiz aktiviteyi ve iki hamle sonrası topu nereye atabileceklerini kestirmeleri, “sözel” yetilerle donatılmış futbolculardan elbette daha önde oluyor bu durumda. O yüzden olsa gerek özellikle orta saha oyuncuları bana daima iyi birer matematik profesörü gibi gözükmüşlerdir daima. Futbol, müzik ve matematik… Sınırları fazla mı zorladım bilemiyorum ama bugün artık öğrencilerin her kademede girdiği sınavlarda matematiğin merkezde yer alması gerçeğini göz önünde bulundurunca, matematiğin futbol ve müziği ıskalamasını düşünemezdik.
Tekrar Slaven Bilic ve yaptığı müziğe dönecek olursak, 2008 Avrupa Şampiyonası’nda Bilic’in Hırvatistan milli takımı için bestelediği marşa ulaşıyoruz. Kendi müzik grubu olan Rawbau ile söylediği marşı dinlediğiniz zaman marşın/şarkının içine kendinizi bırakıyorsunuz. Ateş Çılgınlığı adını taşıyan marşın sözlerinin bir kısmı şöyle. “ Ve şimdi on yıl sonra / Yine aynı umut, aynı hayalimiz var / Ve benim kartlarım, bir sırt çantası, bir rebe / Göğsümde bir satranç tahtası / Bir satranç tahtası var, bir satranç tahtası var”… 2008 Avrupa Şampiyonası’na biz de katılmış, aynı grupta yer aldığımız Hırvatları geçmiştik. Fakat bizim müzikle ilgilenen hiçbir futbolcumuz olmadığından olsa gerek, kendimize ait bir marş ya da şarkı ile idame ettirememiştik turnuvayı. Yanılmıyorsam Yılmaz Morgül, “Bahçevan” şarkısının sözlerini milli takıma uyarlayarak o dönemde söylemişti.
Şampiyonlar Ligi’ne ait bir müziğin olmasından da anlaşılacağı üzere, futbolun içinde müziğin ya da marşların hatırı sayılır bir yeri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu tür turnuvalar öncesinde çalınacak, söylenecek marşların, Osmanlı ordusuna moral motivasyon sağlayan mehteran gibi futbolcularımız üzerinde bir tesir bırakacağını söylemek biraz abes olacaktır fakat futbolun sadece futbolcu ayağının olmadığı, medya, tribün, ajans faktörlerinin de futbol da futbolcular kadar bir özgül ağırlığının olduğunu söyleyebiliriz. Her Dünya Kupası için özel bir şarkının yapılmasını ve yıllar sonra o kupayla birlikte o şarkının hatıra gelmesini bu minvalde değerlendirebiliriz. Daha önce de söylemiştim. Benim için 86 Dünya Kupası, biraz da maçlardan önce televizyon ekranlarında “Mexico Mexico” diye kulağımızda çınlayan sesti.
Bu bağlamda 24 yıl aradan sonra katılacağımız 2026 Dünya Kupası için Sinan Akçıl ve Semicenk tarafından yapılan marşları dinlediğimizde Slaven Bilic’in 18 yıl önce kendi takımı için yaptığı marşın yakınından bile geçmediğini görmek ister istemez bir hayal kırıklığını beraberinde getiriyor. Her yer ve her zeminde günü kurtarma telaşıyla yapılmış, üç beş günde hamasi sözler terkip edilmiş, “zamanın ruhu” denilen kıskaçtan kurtulunamamış iki marş… Laikçi kesimin Tarkan’ın iki binli yılların başında, çok tutan bir şarkısının sözlerini değiştirerek yaptığı milli takım şarkısından hâlâ vazgeçememiş olmamaları karşısında Sinan Akçıl ve Semicenk’in ideolojik bir zeminde rövanşist duygularla yaptıkları her halinden belli olan marşları “Cumhur İttifakı”nın Türk futbolunda da temayüz etmesinin bir sonucu diyebiliriz rahatlıkla. Dünyanın en güzel marşını da yapsanız, laikçi kesimin bundan memnun olmayacağı ve “biz Tarkan’dan devam ediyoruz” diyeceği belli fakat bir taraftan üzerinde bozkurt figürü olan kopuz ile Uzak Asya’’dan Anadolu içlerine gelişimize bir marş yazar gibi; diğer taraftan Anadolu’dan 3.Viyana Kuşatması’na gider gibi “siz iyi bilirsiniz, Türkler geliyor” diyerek orta mektep seviyesinde marş yapmak da, neresinden bakarsanız bakın tuhaflık.
Sinan Akçıl ve Semicenk’i dinledikten sonra Slaven Bilic’in Hırvatlar için yaptığı marşı bir kere daha dinledim. Ve bizden niye müzisyen futbolcu çıkmadı hiç diye hayıflandım doğrusu. Sadece yapılan marşlara değil, genel anlamda siyasetimizin gölgesinin futbolumuzun üzerine hâlâ düşüyor olmasına da iç geçirdim. Şöyle hiçbir etki altında kalmadan, popülist söylemlerden uzak, milli takımımız için bir marş yapılsa ve kuşaklar boyunca dilden dile söylense güzel olmaz mıydı? Anlaşılan biz yine uzun zaman, Romanya ile oynadığımız baraj maçında Ferdi taç atışı yaparken arka sırada dizilmiş olan mehterana hayranlıkla bakmaya devam edeceğiz.
