Amerika, Çin Üzerindeki Nüfuzunu Kaybetti

Bazıları bu durumun yumuşak konuş ama büyük bir sopa taşı stratejisinin akıllıca bir örneği olduğunu savunabilir. Ancak ABD, Pekin’le diplomasisinde yumuşak konuşmuyor. Pek çok durumda ABD’nin aynı konulardaki yaklaşımında operasyonel süreklilik devam etmesine rağmen, Washington önemli stratejik meseleler konusunda açıkça ilgisizlik mesajı veriyor.
Mayıs 18, 2026
image_print

Trump ve Şi’nin, Pekin’in Avantajını Yıllarca Pekiştirmesinin Yolu

 

Geçtiğimiz yıl ABD-Çin ilişkileri olağanüstü ve baş döndürücüydü. 2025 baharında ABD Başkanı Donald Trump, Çin’e fiili bir ticaret ambargosu uyguladı ve Pekin bu uygulamaya vakit kaybetmeden karşılık verdi. Aylar sonra Trump, iki ülke arasında “G2” ortaklığını övüyordu. Son haftalarda Trump, hem Çin savaş gemilerini Hürmüz Boğazı’na davet etti hem de boğazdan geçerek Çin’e giden petrol tankerlerine saldırmakla tehdit etti.

Ancak bütün dalgalanmalara karşın dünyanın en önemli ikili ilişkisi, daha önemli ve kalıcı şekillerde değişti. Çin, ABD’nin ihracat kontrolleri gibi ulusal güvenlik önlemlerini uygulayıp uygulamayacağı veya nasıl uygulayacağı hususu üzerinde sessizce bir otorite kurdu. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile diplomasi yürütme biçimindeki üslup değişiklikleri, Pekin’in daha yüksek öneme sahip politika tavizleri için baskı kurmada üstünlük kazanmasına olanak sağladı. Washington, Pekin ile olan diplomatik ilişkilerini küresel nüfuz mücadelesinden ayırmış, bu da kritik stratejik konuların önceliğinin azalmasına ve Çin’in, ABD-Çin yakınlaşması görünümünü bir silah olarak kullanmasına olanak sağlamıştır. ABD-Çin ilişkilerindeki bu ince değişimler, Washington’daki karar alma süreçlerini yıllar boyunca kısıtlayabilir.

Trump’ın bu hafta Pekin’de Şi ile yapacağı görüşmede, iki liderin önemli politika atılımları gerçekleştirmesi pek olası görünmüyor. Ancak bu durum, nihayetinde Çin’i destekleyen ve Pekin’i; Tayvan, ileri teknoloji koruması ve diğer hayati çıkarlar konusunda Amerikan kararlılığını test etmeye cesaretlendirebilecek yeni bir dizi örtük kural ve varsayımı güçlendirecektir. Bu da, Washington’un büyük çabalarla güvence altına aldığı ikili istikrarı koruma yeteneğini zorlaştıracaktır.

 

Pekin’in Yeni Vetosu

Çin, 2025 ticaret savaşından, görece daha güçlü bir konumda çıktı. 2025’in başlarında gerilim tırmanırken, Pekin’deki stratejistler aksaklıkların Çin’e zarar vereceğini ancak ABD’ye daha fazla zarar vereceğini savunuyordu. Öngörüldüğü gibi, Pekin temel nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin ihracatını engelleyerek ABD imalat sanayisinin sürdürülebilirliğini tehdit ettikten sonra, Trump yönetimi başlattığı ticaret savaşından hızla çıkış yolu aramaya başladı. Çinli yetkililer varsayımlarının doğrulandığını düşündü. Güvenleri büyük ölçüde arttı. Trump’ın öngörülemezliğine dair önceki temkinlilik yerini, Pekin’in onun yönetimini kolaylıkla yönlendirebileceğine dair neredeyse kesin bir inanca bıraktı. Çinli yetkililer, ABD ile eşit şartlarda müzakere edebilecekleri ve hatta güçlü tarafın Çin olduğu sonucuna vardılar.

Ticaret savaşının ardından, her iki taraf da uyguladıkları en yıkıcı misilleme önlemlerini geri alma gibi görünüşte teknik bir göreve yeniden odaklandı. ABD, yüksek gümrük vergilerinin başlangıçta çözmeyi amaçladığı Çin’in piyasa dışı politikaları ve bunun sonucunda ortaya çıkan ticaret dengesizlikleriyle ilgili yapısal kaygıları rafa kaldırdı. Ancak yine de, Trump ve Şi tarafından Ekim 2025’te Güney Kore’nin Busan kentindeki zirvede onaylanan nihai düzenlemeler, ABD-Çin ilişkilerinin karakterindeki önemli değişiklikleri ortaya koydu. Çin, nadir toprak elementleri ve kritik mineraller üzerindeki en kapsamlı kısıtlamalarını askıya aldı. Buna karşılık Washington, ABD’nin kendisini belirli ulusal güvenlik tehditlerinden nasıl ve ne şekilde koruyacağına dair fiili veto hakkını Pekin’e devretti.

Bu anlaşmanın bir parçası olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Çin’e gelişmiş yarı iletken satışlarına getirilen yasağı aşmak için kullanılan bir boşluğu kapatmak üzere hâlihazırda yaptırım uygulanan kuruluşların iştiraklerine ihracat kontrolleri uygulayacak olan yeni bir düzenlemeyi geri çekti. Pekin, tek bir hamlede, ABD’nin ihracat kontrollerine dayanan mevcut tüm ulusal güvenlik önlemlerini, Çin’i hedef alıp almadıklarına bakılmaksızın, ne ölçüde uygulayacağı hususu üzerinde otorite kurmuş oldu. Ayrıca ABD, özellikle Çinli kuruluşları hedef alan yeni ihracat kontrollerinden vazgeçmeyi kabul etti.

Böyle bir takas bir yıl önce düşünülemezdi. İlk Trump yönetimi ve Biden yönetimi, ihracat kontrollerini Çin ordusunun ABD teknolojisini silah hâline getirmesi, Pekin’in Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına desteği ve Sincan’daki insan hakları ihlalleri gibi çok çeşitli sorunları ele almak için kullanmıştı. Bu önlemler, Çin’in Amerikan çıkarlarını ve değerlerini baltalamak için ABD’nin yeteneklerinden kolayca yararlanmasını engelledi. İkinci Trump yönetimi bu aracı sessizce bir kenara bıraktı.

ABD ve Çin ulusal güvenlik kaygılarını rutin olarak her zaman görüşür, ancak geçmişte Washington’un bu kaygıları nasıl ele alacağı müzakereye açık değildi. ABD sonunda belirli bir tehdide karşı harekete geçmemeyi seçebilirdi, ancak hiçbir taraf Çin’in ABD’li yetkililerin nasıl hareket edeceği üzerinde açık bir yetkiye sahip olmasını beklemezdi. Artık Pekin’in de bir oyu var.

Bazı gözlemcilere göre bu durum, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer silah kontrolü müzakerelerine benzer bir diplomatik atılımı temsil ediyor. Çin ve ABD karşılıklı ekonomik yıkımın eşiğine geldikten sonra, iki taraf da başarıyla geri adım attı. Ancak Busan Anlaşması, aynı askeri kabiliyetlerin karşılıklı kısıtlamalara tabi tutulduğu yirminci yüzyıl silahsızlanma anlaşmalarındaki simetriye sahip değildir. Bunun yerine Çin, ABD’nin teknoloji, siber güvenlik ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi de dâhil olmak üzere tüm alanlarda ihracat kontrollerinden vazgeçmesi karşılığında, en sert silahlarından birini, yani nadir toprak elementleri ihracatına yönelik kısıtlamalarını geri çekti. Bu düzenlemedeki dengesizlik, Çin’in ikili ilişkideki genel konumunu güçlendirdi. Ayrıca, bu durum açıkça Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki hâkimiyetiyle bağlantılı olduğundan ve ABD’nin bir süre daha bu elementlere ihtiyacı olacağından, mevcut ve gelecekteki ABD politika yapıcıları, ABD-Çin istikrarı için daha elverişli bir temel oluşturmakta zorlanabilirler.

 

Sahne Gösterişleri Hakikatin Önüne Geçiyor

İki ülke lideri arasında yapılacak zirveye yönelik hazırlıklar, ABD-Çin ilişkilerinde daha önemli değişiklikleri ortaya koyuyor. İkili zirvelere giden süreçte, her iki taraf da toplantının içeriğinin yanı sıra, gösterişine ve sembolizmine de her zaman büyük önem vermiştir. Ancak geçmişte Çinli diplomatlar genellikle atmosfere daha çok odaklanırken, ABD’li yetkililer daha spesifik politika hedeflerine öncelik veriyordu. Bu farklılıklar, her iki tarafın da temel hedeflerinden taviz vermeden toplantıların nasıl yapılandırılacağı konusunda ödünler verebilmesini sağlayarak başarılı müzakereleri kolaylaştırıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, örneğin daha uzun veya daha özenli bir yemek gibi bir saygı göstergesi sunarak, Çin’in daha somut bir politika değişikliğine, örneğin askerden-askere iletişimin geliştirilmesine yönelik desteğini sağlayabiliyordu.

Şimdi ise roller tersine dönmüş durumda. Washington, Trump’ın Şi ile görünür biçimde sıcak ilişkiler kurma yönündeki baskın arzusunu yerine getirmek zorunda. Buna karşılık Pekin, ABD’nin oyun kitabından yararlanmak için eşsiz bir fırsat görüyor; sahne gösterisini hakikatle takas ederek en önemli stratejik önceliği olan Tayvan konusunda tavizler koparmaya çalışıyor. Çinli yetkililer muhtemelen Trump’a ihtişam ve törenlerle dolu görkemli bir karşılama sunacak, ancak karşılığında onun da politika gündeminde aynı jesti yapmasını, muhtemelen ABD’nin Tayvan’a desteğini yumuşatmasını bekleyecekler.

Önceki zirveler için yapılan hazırlık aşamasında, Amerika Birleşik Devletleri önceliklerini genellikle uyuşturucuyla mücadele ve halklar arası ilişkiler gibi potansiyel işbirliği alanları ve Tayvan ile Ukrayna’daki savaş gibi farklılık alanları olarak ikiye ayırırdı. Bu durum, geniş kapsamlı bir ikili gündem yapısı oluşturuyordu. İşbirliği alanları müzakereyi gerektirirken, farklılık alanları tartışmayı zorunlu kılıyordu. İlk aşamada amaç, ortak bir eylem programı oluşturmak oluyordu. İkinci aşamada ise Washington, yanlış anlamaları gidermeyi ve kırmızıçizgileri netleştirmeyi, böylece caydırıcılığı güçlendirmeyi ve istenmeyen çatışma riskini azaltmayı hedefliyordu. Washington genel olarak her konuyu bağımsız bir mesele olarak ele almayı tercih ediyordu.

Çin ise farklı bir yaklaşım benimserdi. Çinli diplomatlar iş birliği alanları ile görüş ayrılığı alanlarını agresif biçimde birbirine bağlamaya çalışıyor, daha geniş çaplı bir ivme ve güven olmadan herhangi bir konuda kaydedilecek ilerlemenin sürdürülebilir olmayacağını savunuyordu. Çin, iş birliğini bir kaldıraç olarak görüyordu. Örneğin Pekin, iki taraf Tayvan konusunda büyük ölçüde ayrı düşmeye devam ederken fentanil öncüllerinin akışını durdurma konusunda ilerleme kaydedilemeyeceğini ileri sürebilirdi. 2022’de Pekin, iş birliğinin iyi davranışlarla kazanılması gereken bir şey olduğu görüşünü alışılmadık bir açıklıkla ortaya koydu. Dönemin Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin o yaz Tayvan’a yaptığı ziyarete karşılık olarak Pekin, uyuşturucuyla mücadele, iklim değişikliği, göç ve askeri iletişim de dâhil olmak üzere bir dizi ilgisiz konuda işbirliğini askıya aldı.

Bu kez Amerika Birleşik Devletleri, ikili gündemin birbirinden farklı bileşenlerini bir araya getirmeye çalışıyor. Washington için ulusal güvenlik konuları da dâhil olmak üzere her şey müzakere edilebilir. Trump, iş birliği alanları ile görüş ayrılığı alanları arasında anlamlı bir ayrım görmüyor; tüm sorunların Şi ile kişisel ilişkisi sayesinde çözülebileceğine inanıyor gibi görünüyor. Buna bağlı olarak, Washington, Tayvan’ın statüsü veya teknoloji korumaları gibi ABD-Çin rekabetini on yıllarca belirleyecek konularda stratejik tavizler verme karşılığında Çin’in soya fasulyesi veya uçak alımları gibi kısa vadeli kazanımlar elde etmeyi düşünebilir.

Bu dinamik, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in fiilen ABD-Çin ilişkisinin baş diplomatı rolünü üstlenmesiyle daha da güçlendi. Geçmişte ikili zirvelerin ana sorumluluğu çoğunlukla ulusal güvenlik danışmanına veya dışişleri bakanına ait olurdu. Bu yetkililer ulusal güvenlik meselelerini önceliklendirir ve ekonomik hedeflerin ABD’nin stratejik konumu pahasına takip edilmesine genellikle temkinli yaklaşırdı. Yıllar içinde bu yetkililer, bazen Pekin’in yarattığı tehditleri ele alacak eylemlerden ziyade istikrara öncelik vermiş ve ABD-Çin diplomasisini karmaşıklaştırabilecek çatışmacı önlemlerden kaçınmışlardır. Ancak böyle zamanlarda bile ABD-Çin ilişkilerinde neyin önemli olduğuna dair anlayışları, stratejik gündemi ön plana çıkarıyordu.

Bessent’in Çinli muhatabı olan Başbakan Yardımcısı He Lifeng’in sorumlulukları da ağırlıklı olarak ekonomik. Ancak Çin’in parti-devleti, tüm kadroları arasında mesaj disiplinini uygulama konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip ve He’nin ekonomik meselelerin yanı sıra stratejik konularda da kazanımlar elde etmeye hazır olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur. Bu dengesizlik, ABD’yi halihazırdaki ve gelecekteki zirvelerden kötü anlaşmalarla çıkma riskiyle karşı karşıya bırakıyor.

 

Ayrı Zeminler

Bir diğer önemli değişiklik ise, Washington’un artık ABD-Çin diplomasisini Pekin ile küresel nüfuz mücadelesinin bir parçası olarak görmemesi gibi görünüyor. Daha önce de ABD yetkilileri, Çinli yetkililerle iletişim kurmak için Pekin ile temasa geçerdi, ancak bu temas aynı zamanda bir tür ittifak yönetimi biçimi şeklinde olurdu. Çin’le diplomasi, ABD’nin ortaklarıyla bağlarını güçlendirmeyi ve Çin’in bu bağları zayıflatma çabalarına karşı koymayı amaçlıyordu. Örneğin önceki ABD yönetimleri Çin’le yaptıkları görüşmelerde Pekin’in Doğu Çin Denizi’ndeki saldırganlığına ilişkin kaygıları gündeme getirirdi. Bunu Japonya’ya yönelik daha fazla baskıyı caydırmak için yapıyorlardı; ancak belki de daha önemlisi, Washington sonrasında Japonya’ya bu konuyu gündeme getirdiğini söyleyebiliyordu. Bu durum müttefiklere, Washington’un onların önceliklerini Pekin’e taşıyacak kadar kendilerine değer verdiği konusunda güven veriyordu.

Aynı zamanda Washington, ABD-Çin diplomasisinin içeriğini ve temposunu kullanarak ortaklarına ABD’nin Çin’le gerilimleri sorumsuzca tırmandırmayacağı ve Pekin’le yine sorumsuzca uzlaşmayacağı konusunda güvence veriyordu. Bu mesaj, bir yandan ABD-Çin gerilimlerinin çatışmaya dönüşmesinden, diğer yandan ise Washington ile Pekin’in başka ülkelerin zararına anlaşma yapmasından korkan ortaklarla güven inşa etmek açısından hayatiydi. Asya’daki ülkeler ABD’nin Tayvan konusunda gerilimleri çatışma ihtimalini artıracak seviyeye taşımamasını istiyor. Ancak aynı zamanda ABD’nin Çin’le, anakaranın ada üzerinde daha kolay kontrol kurmasına izin verecek bir anlaşmaya varmasını da istemiyorlar; çünkü bu durum Çin’in bölgede hâkimiyet kurmasının önünü açar ve üçüncü ülkelerin hareket özgürlüğünü kısıtlar.

Şimdi ise ABD bu küresel değerlendirmeleri bir kenara bırakmış durumda ve her ilişkiyi ayrı bir mesele olarak yönetmeyi tercih ediyor. Örneğin Trump yönetimi Filipinler ile denizcilik alanındaki iş birliğini güçlendirmek için büyük kaynaklar harcarken, Pekin’le üst düzey gündeminde Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki saldırganlığına ilişkin kaygıları geri plana itti. Washington, önceden, Çin’le ilişkileri ile müttefikleriyle ilişkileri arasında birbirini güçlendiren bir uyum sağlamaya çalışırdı. Şimdi ise bu ilişkiler tamamen ayrı zeminlerde yönetiliyor. Dikkat çekici bir şekilde, Trump’ın Pekin ziyareti, 1998’den bu yana herhangi bir ABD başkanının sedece Çinli muhataplarla görüşmeler içeren ilk ziyareti olacak; yani aynı seyahat kapsamında müttefik ülkelere uğrama ya da çok taraflı zirvelerde Çin’de bulunurken müttefiklerle temas kurma şeklindeki geleneksel uygulama terk edilmiş oldu.

Bu arada Çin, ABD ile yakınlaşma görüntüsünü kendi küresel nüfuzunu genişletme ve ABD’ye duyulan güveni aşındırma çabalarında önemli bir araç olarak ustalıkla kullandı. Bu durum, Çin’in neden gerçekleşen zirvede Trump’ı Tayvan konusunda sözlü tavizler vermeye ikna etmeye bu kadar önem verdiğini açıklamaya yardımcı oluyor; onu, ABD’nin uzun süredir benimsediği “Tayvan bağımsızlığını desteklememe” tutumunun aksine, ABD’nin Tayvan bağımsızlığına “karşı çıktığını” söylemeye ve bir tür birleşmeyi desteklediğini ifade etmeye teşvik ediyor. Çinli yetkililerin, bu ifadenin tek başına ABD’nin Tayvan’a güvenlik yardımı üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olacağına inanmaları pek olası değil. Yine de bu durum Tayvan halkının ABD’ye olan güvenini sarsar, Tayvan’da Washington ile daha yakın ilişkileri savunan siyasetçilerin konumunu zayıflatır ve muhtemelen Japonya ve Filipinler gibi diğer bölgesel aktörleri de Tayvan’a destek veren politikalarını yumuşatmaya yöneltebilir. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile diplomasisinin uluslararası sonuçlarını ikinci plana atarken, Pekin ise ABD-Çin yakınlaşması görünümünü silah olarak kullanıp, ABD müttefiklerinin Washington’un kendilerini savunacağına güvenip güvenemeyecekleri konusunda şüphe uyandırmaya çalışıyor ve bunu da ABD-Çin ilişkilerindeki istikrar pahasına yapıyor.

 

İmrenilmeyecek Bir Tercih

ABD-Çin ilişkilerindeki bu yapısal dönüşüm ve üslup değişiklikleri, Pekin’e ABD ile halihazırda olan ilişkisi içinde daha fazla güç kazandırdı. Ancak yine de, Washington’un Pekin’e yönelik eş zamanlı eylemleri her zaman için benimsemiş göründüğü uzlaşmacı söylemiyle örtüşmüyor. Trump yönetimi Çin’le bir “G-2” ortaklığını kutlarken ve Başkan Ronald Reagan’ın Tayvan’a verdiği altı güvencenin olası ihlali anlamına gelecek şekilde Tayvan’a silah satışlarının müzakereye açık olduğunu ima ederken bile, Tayvan çevresi ve Güney Çin Denizi’ndeki ABD askerî faaliyetleri güçlü biçimde sürüyor. 2025 ve 2026’da ABD, Batı Pasifik’te çok taraflı askerî tatbikatlar ve seyrüsefer serbestîsi operasyonları yürüttü. Bu ay, Tayvan’ın hemen güneyindeki kuzey Luzon’da ve Güney Çin Denizi’ne bitişik batıdaki bir adada yoğunlaşan, Filipinler ile bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük ortak askeri tatbikatı tamamladı. ABD ordusu Tayvan Boğazı’ndan gemi ve uçak geçirmeye devam ediyor ve Aralık ayında Trump yönetimi Tayvan için 11 milyar dolarlık bir silah satış paketini onayladı.

Bazıları bu durumun yumuşak konuş ama büyük bir sopa taşı stratejisinin akıllıca bir örneği olduğunu savunabilir. Ancak ABD, Pekin’le diplomasisinde yumuşak konuşmuyor. Pek çok durumda ABD’nin aynı konulardaki yaklaşımında operasyonel süreklilik devam etmesine rağmen, Washington önemli stratejik meseleler konusunda açıkça ilgisizlik mesajı veriyor.

Söz ile eylem arasındaki bu ayrışma, yanlış anlama, yanlış hesaplama ve istenmeyen gerilimlerin tırmanma riskini artırıyor. Çin yakın vadede komşularıyla ya da ABD ile askerî bir çatışma arayışında değil; ancak Tayvan çevresindeki giderek daha karmaşık hâle gelen askerî tatbikatları gerilimin kolayca artmasına yol açabilecek bir kazaya neden olabilir. Çin sahil güvenliğinin Güney Çin Denizi’nde Filipinli denizcilere yönelik saldırıları istemeden ABD’nin ittifak yükümlülüklerini tetikleyerek büyük güçler arasında bir çatışmaya yol açabilir. Washington’un bölgesel müttefiklerini destekleme konusunda ilgisizliğini Pekin’e açıkça işaret etmesi (ancak pratikte onları desteklemeye devam etmesi) nedeniyle, Pekin’in Washington’un niyetlerini yanlış anlayıp ABD’nin kararlılığını hafife alması olasılığı geçmişe göre çok daha da yüksek.

Pekin, ABD-Çin ilişkisi içindeki konumuna giderek daha fazla güven duydukça, Hint-Pasifik bölgesinde daha agresif bir şekilde kendini göstermeye cesaret edebilir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’ni kıskanılmayacak bir seçim yapmaya zorlayacaktır: geri adım atmak, potansiyel olarak ikili istikrarı feda etmek ve çatışma riskini göze almak ya da gözünü başka yöne çevirip ABD’nin hayati çıkarlarının aşınmasına izin vermek. Böylesi bir durumda verilebilecek iyi bir cevap olmadığı için ABD, böyle bir seçim yapmak zorunda kalacağı bir senaryodan kaçınmaya çalışmalıdır. Bu da Washington’un kendi güvenliği ve müttefiklerinin güvenliği konusunda daha net güç, odaklanma ve kalıcı bağlılık sinyalleri göndermesini gerektirir. Trump, hızlı kazanımları ve Şi ile ilişkisini daha derin Amerikan çıkarlarının üzerinde tuttuğu mesajını vermeye devam ederse, ABD ilişkiyi kendi şartlarıyla yönlendirme kapasitesinin azaldığını görecektir.

 

*Henrietta Levin, Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde kıdemli araştırmacıdır. Daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nde üst düzey görevlerde bulunmuştur.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/america-has-lost-its-leverage-over-china

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA