Hepimiz Biraz Suç Ortağıyız: Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Boetie’ye göre insan doğası gereğince özgürdür ve özgürlüğü koruma duygusunu da taşır. Ancak insan yozlaşmış ve boyun eğmeye rıza göstermekle kalmayıp, kulluk etmeyi sevip ona gönülden bağlanmıştır. Özgürlüğünü yitiren insan, insanlığını da yitirir ve doğası değişmiştir. Ona göre yönetenler ve yönetilenler olarak bölünmüş olan her toplum, zorunlu olarak kulluk toplumlarıdır ve insanın doğasına aykırıdır.
Mayıs 16, 2026
image_print

Odysseus, Homeros’ta topluluğa şöyle seslenir: ”Göremem hiçbir iyilik birçok efendinin olmasından. Yalnız tek bir kişinin efendi, tek bir kişinin kral olmasıdır gereken.”[1]

Yakın dostu Fransız düşünürü Montaigne’in Kanımca, La Boetie çağımızın en büyük insanıdırdediği yazarın tek eseri olan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev* 16. Yüzyılda yazılmış rahatsız edici bir metin. Metnin hemen başında çeşitli hükümet biçimleri üzerinde tartışmak istemediğini, monarşinin öteki rejimlerden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğu sorunuyla ilgilenmediğini belirtir Yazar. Yapıtı ne tiranlığın ya da monarşinin yergisi, ne de cumhuriyetin ya da demokrasinin övgüsüdür. Siyaseti geniş anlamı içerisinde ele alarak, siyasetin özünü konu edinir. Cevabını aradığı ve eserinin odağına yerleştirdiği soru, belki de günümüzde cevabı daha da karmaşık hale gelmiş olan ama kesinlikle geçerliliğini korumaya devam eden, şu sorudur: ”insanların nasıl olup da itaat ettikleri, üstelik itaat etmekle kalmayıp boyun eğmeyi, hatta kulluk etmeyi arzuladıkları”.
Onun için siyaset üzerine düşünmek demek, yönetilenlerin bu durumda kalmak istemelerinin nedenlerinin araştırılmasından başka bir şey ifade etmez. Yüzeysel bir okuma eseri tiranlığın bir yergisi biçiminde algılanmasına, ya da tüm otorite biçimlerini reddeden bir anarşi metni şeklinde anlaşılmasına neden olabilir. Ancak Boetie, tüm siyasal rejimlerin ya da tüm siyasal iktidar biçimlerinin aynı kapıya çıktıkları, yani hepsinin kötü oldukları inancını taşır. Hiçbir siyasal rejim haklı gösterilemez. İktidar sahipleri bu konumlarını ne yoldan elde etmiş olursa olsunlar, siyasal iktidarın özü hiçbir zaman değişmez, özü hep tiranlıktır. Bunun yanında aile içi hiyerarşide olduğu gibi bazı otoritelerin doğal olduğunu ve insanın doğasına uygun düştüğünü de ifade eder.

Boetie’ye göre insan doğası gereğince özgürdür ve özgürlüğü koruma duygusunu da taşır. Ancak insan yozlaşmış ve boyun eğmeye rıza göstermekle kalmayıp, kulluk etmeyi sevip ona gönülden bağlanmıştır. Özgürlüğünü yitiren insan, insanlığını da yitirir ve doğası değişmiştir. Ona göre yönetenler ve yönetilenler olarak bölünmüş olan her toplum, zorunlu olarak kulluk toplumlarıdır ve insanın doğasına aykırıdır. Siyasal iktidarların (yazar devletten söz eder, ancak her türlü siyasal iktidar için geçerli olduğu sonucu da çıkarılabilir) ortaya çıkışı ancak bir kaza olarak açıklanabilir. Çünkü bu tür bir ayrışma akıl ve doğa ile açıklanamayacak bir ”kollektif delilikten” başka bir şey değildir. Doğaya, akla uygun olarak yönetenler – yönetilenler ayrışmasının oluşmadığı ve insanların siyasal iktidarlar tarafından koyun sürüsü konumuna indirgenmediği toplumlar ancak iyi toplumlar olarak nitelendirilebilirler. Böyle bir toplumun ortaya çıkması için bir mücadeleye girişmeye bile gerek yoktur. ”Tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider. ” (s.22) der. Ancak bu toplumun ne şekilde oluşacağı ile ilgili bir ütopya, bir proje biçiminde sunmaz. Çünkü eserin başında doğrudan hitap ettiği halktan umudunu kesmiş görünmektedir. Halka bir eylem çağrısında bulunmak ya da özgürlük daveti sunmak anlamsızlaşmıştır. Çünkü hastalık olarak tanımladığı gönüllü kulluk durumu öldürücüdür, hiçbir iyileşme umudu taşımaz. ”Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğü ele geçirmesi olanaksız oluyor”  (s.32) şeklinde ortaya koyduğu bu yargı, eserin karamsar bir yaklaşım olarak algılanmasını da haklı çıkarıyor.

Gönüllü kulluğun ortaya çıkışını bir kaza olarak kabul eder, neden kaynaklandığını ortaya koyarken de bazı sorgulamalar yapar Boetie. İlk olarak bu itaatin korkaklıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorgular, fakat bunu akıl dışı bulur. İki, hatta on kişi tek bir insandan korkabilir, fakat milyonların sırf korktukları için, kulluğu, itaati, köleliği benimsemeleri düşünülemez. İkinci olarak zenginlik elde etme arzusunun sebep olup olmadığını sorgular. Güvence ve rahatlık içinde mal-mülk edinme uğruna özgürlükten vazgeçerek, bir siyasal iktidara bağlanma şeklindeki ekonomik açıklamayı da reddeder. Çünkü ne halk, ne de devlet mekanizmasının çeşitli basamaklarında bulunup siyasal iktidar sahiplerine hizmet edenlerin can ve mal güvenliklerinden emin olacakları bir güvenceye sahip olduklarına inanmaz: ”Sizler gözünüzün önünde, en güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyebilecek durumda değilsiniz” (s.25).

Korkaklıkla ya da ekonomik menfaat elde etmekle açıklanamayacak bu akıl dışı gönüllü kulluk durumu ancak insan doğasının yozlaşarak bir ikinci doğaya sahip olması ile açıklanabilir. ”Doğal olan ne kadar iyi olursa olsun, eğer onun bakımı yapılmazsa yok olup gider” (s. 33). Boetie, alışkanlıkların, göreneklerin, eğitim olarak adlandırdığı kültürel ve ideolojik yapıların, devletin aygıtlarının özgürlüğü yadsıyan bir biçim aldığında insanları birinci doğasından uzaklaştırabilecek büyük bir etkiye sahip olduklarını söyler. Bu durumda özgürlük yerine kulluğu amaçlayan yeni bir varlık çıkar ortaya ve bu varlığın hala insan olma özelliği taşıyıp taşımadığı sorgulanmalıdır. ”Eğitim ve alışkanlıkla kazanılmış her şey doğal” olduğuna göre, iki ayrı ve karşıt doğayı aynı anda barındıran bu yeni insan tipi kulluğu arzulayıp seçmeye koşullandırılmış olarak yeniden yapılandırılmıştır. İşte tam bu noktada, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Boetie’nin Söylev’i o ya da bu yönetim biçimine değil, iktidarın, siyasetin ve otoritenin özüne yönelmektedir. Siyasal iktidarın (yaşadığı koşullar ve dönem itibariyle yazar devlet olarak ifade etmektedir) otoritesini haklı ve meşru göstermenin de ötesinde, yeni bir insan tipi ortaya çıkararak, kul – köle olmayı sevip sürdürmek isteyen kitleler oluşturduğunu ifade eder. Hiçbir iktidar ona boyun eğenler olmadan var olamaz.  Siyasal iktidarın yıkılması için halkın ayaklanıp mücadeleye girmesi bile gerekmez, onu desteklememesi, bir başka deyişle pasif direnişe geçmesi yeterli olur. Ancak ilk kuşağın zorla boyun eğdiği iktidarlara sonraki kuşaklar normal kabul ederek boyun eğerler. Daha sonra gelen ve birinci doğaları eğitim, kültür ve ideolojik aygıtlar aracılığı ile bozulmuş olan daha sonraki kuşaklar bunu savunmaya başlar.

Özgürlüğü hiç deneyimlememiş insanlar, yokluğunu da sorgulamazlar. Alışkanlığın zincirleri ile bağlandıklarında ve küçük menfaat alanları da elde ettiklerinde insanlar özgürlük düşüncesinden tamamen uzaklaşırlar. Zaman zaman gerçekleşen ayaklanmalar ve özgürlük! talepleri ise kurulu siyasal düzen içinde köleliğin (kulluğun) biraz daha ”şekerlendirilip tatlandırılması” isteminde bulunan eylemlerden öte anlam taşımazlar. Toplum katman katman bir itaat zinciriyle örülmüştür. İnsanlar sadece yönetilen değil aynı zamanda başkalarını yöneten küçük aktörlere dönüşmüştür. Böylece herkes biraz mağdur olmanın yanında, biraz da suç ortağıdır. Özgürlüğü tercih etmenin yolu basittir: itaat etmemek. Ancak bu karar alınmaz. Çünkü her bir birey, aidiyet, korku, çıkar, alışkanlık ya da başka aygıtlar üzerinden üretilen bir rıza ile otoritenin devamlılığını sağlayan birer suç ortağına dönüşmüş durumdadır.

*Etienne de La Boetie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çev. ve yorum: Mehmet Ali Ağaoğulları, 4. baskı, Ankara: İmge Kitabevi, 2014.

[1] Homeros, İliada, Varlık Yayınları, İstanbul, 1961, II, s. 206-207

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA