(Bu makalenin İlk Yayını: www.haber10.com-2007-
Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği -yarın yay.2010)
Batılı Uygarlık Tezleri
Tarih, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimler, Batılıların sömürgecilik deneyiminin ürünüdür. Fransa‘nın Afrika’yı sömürgeleştirmesi süreci, Mısır merkezli uygarlık teorilerini, İngiltere‘nin Hindistan’ı sömürgeleştirme süreci ise Hindistan merkezli teorileri doğurmuştur.
16. yüzyılda doruğa çıkan Avrupa’nın iç savaşı, Protestanlığın doğuşu, Kilise otoritesinin sarsılması, sömürgeci burjuvazinin Kilise dışı politik arayışlarına paralel olarak Hıristiyanlık dışı uygarlık kökenleri aranmasını da sağlamıştı.
Fransız masonluğu, kilise ile kavgasında Endülüs aydınlanmasının bilimci geleneğini Mısır kökenli uygarlık tezleriyle geliştirmiştir. Özellikle 11.-15. yüzyıllar boyunca Akdeniz egemenliği için Endülüs devletleriyle-Kilise arasında süren savaşta, bugün komplo teorilerinin gizemli örgütü olarak sunulan Tampliyeler (Tapınak Şövalyeleri) gibi bir çok tüccar-korsan locası, Endülüs desteğiyle Vatikan’a karşı Akdeniz ticaretini elinde tutmaktaydı. Kilisenin sonradan sapkın ilan ederek, Engizisyonlarda yargıladığı bu tür grupların mensupları, Papa’ya meydan okuyarak siyasal özerkliğini ilan eden Fransa’dan destek bulmuşlardı. Protestanlıkla paralel gelişen bu işbirliği, Fransa’da gelişen burjuvazinin teo-politik kimliğinin masonikleşmesini sağlamıştı. (Laiklik denilen formül, bu masonik çabanın Vatikan egemenliğine karşı geliştirdiği bir siyaset tekniğidir ve özünde Protestan-Yahudi dinciliğini Katolisizme karşı korumayı amaçlar.)
Fransa’nın sömürgecilik için seçtiği Afrika ile kök bağı kurma çabasını da kolaylaştıran Mısır kaynaklı uygarlık tezleri işte bu ekonomi-politik sürecin ürünüdür.
18. yüzyıl ortalarına kadar Avrupa entelijansiyasının özel ilgi alanı Mısır, teorik bilgilenme kaynağı da Endülüs İslam birikimiydi. İbn Rüst, İbn Sina, Farabi gibi isimlerin eserleri Latin dillerine çevriliyor, başka isimlerle yayınlanıyordu. Bu entelektüel sıçrama, politik gerekliliklerin de etkisiyle, Yunan uygarlığı teziyle devam etti. Yunan-Roma uygarlığı tezleri, insanlığın bütün bilgi, felsefe ve kültürel köklerinin Yunan kaynaklı olduğunu ileri sürmekteydi. Bunda, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Yunanlıların bağımsızlık çabasını destekleme saiki de rol oynuyordu. Sonuçta, Alman düşünürlerin bulduğu Yunan-Roma-Hıristiyanlık sentezine dayalı görüşler 1820’lere kadar etkili oldu.
Kıta Avrupası’nda bu iç çekişme sürerken, İngilizlerin Hindistan‘ı ‘keşfi‘ sürmekteydi. Doğu Hind Kumpanyası ve Alman kökenli İngiliz Kralının ve Alman kralının desteğiyle kurulan Gottingen Üniversitesi, hem Mısır hem de Yunan uygarlık tezlerine karşı, Hindistan kökenli, Hindo-Avrupa uygarlık tezini ortaya attı. Ari ırkın üstünlüğü görüşüne dayalı bu tez, Avrupalıların kökenini Hind-Kafkas topluluklara dayandırıyor, Hind-Avrupa dil grubu uydurmasıyla da kültürel bir süreklilik olduğu masalını ortaya atıyordu.
19. yüzyıl boyunca egemen olan bu görüş, petrolün keşfi ve öneminin anlaşılmasına paralel olarak, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında, Mezopotamya‘nın ‘keşfi‘yle farklı bir boyut kazandı. Bu defa uygarlığın ilk kökleri Mezopotamya’da ‘bulundu’. Ama Hindistan da hala önemliydi! 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca İngiliz arkeologlar Sümerleri, Almanlar ise Truva ve Hititleri keşfettiler. Ari ırk teorisi temelinde süren bu keşifler, emperyalist amaçların paralelinde iyice geliştirildi. Ve Sümerler, Hititler, Hiksoslar, Truvalılar (İonlar), Lidyalılar, Urartular (Ermeniler), Kavimler göçüyle bölgeye sonradan gelip uygarlık kurmuş Ari halklar oluverdi! Yani Hindistan, Sümer, Babil, Fenike, Mısır, Hitit, Yunan gibi ne kadar antik uygarlık varsa, Avrupalıların ataları olan Aryanların eseriydi. Ve Avrupa, aydınlanma ve aydınlatma misyonunu, yani geri kalan ilkel-barbar insanlara uygarlık götürme misyonunu sürdürmekteydi. Bugün kendi çocuklarımıza bile sorgulamadan öğrettiğimiz bu tarih masallarının kaynağı, topraklarımızın paylaşılmasının işte bu şekilde meşrulaştırılması çabasıdır.
Yahudiler, bu tezlere karşı, Mısır teorisine sarıldılar. Yunan’ın kaynağı Mısır’dı, Mısır’ın ise, Fenike. Örtük bir şekilde Fenike’nin Kudüs merkezli Yahudi devletlerinin devamı-parçası olduğu ve bölgedeki tüm uygarlık birikimlerini birbirine taşıma misyonu üstlendiği gerçeğini kendilerine mal ettiler. Evet, Mısır’ın, Yunan’ın da kaynağı olduğu doğruydu, ama Yahudilikle bir alakası yoktu! Bugün Yahudilerin Mısır piramitleriyle bu kadar çok uğraşmalarının bir nedeni, bu teze haklılık kazandıracak malzeme bulma, diğer nedeni de Yusuf ve Musa’nın Yahudi olmadığı, Yahudilerin ‘Mısır’dan çıkış’la alakalarının olmadığı gibi olası bilgilerin başkaları tarafından keşfedilmesini önleme gayretidir. ‘Keşif’ sadece onlara mahsustur!
Avrupalıların sömürgecilikle yetinmeyip, olmayan köklerini bulma çabasının altında yatan esas saik; üstünlük taslama güdüsüdür. Eksik oldukları noktaya bu aşırı vurgu ve tarihte var olmamaları gerçeğini şiddetli bir var olmuş olma iddiasıyla telafi etme duygusu… Yahudilik işte buradadır. Bizatihi Yahudiler de tarihin erken devirlerinde, M.Ö. 6. yüzyılda Pers istilası sayesinde sahneye pers emperyalizminin kahyası olarak çıkmış ve kendilerine sonradan uydurma bir tarih düzmüştür. Avrupalılar, hep teolojik rakip gördükleri ama Yeni Ahitten önce olduğu için karşısında ezildikleri Eski Ahit (Tevrat) bağlılarının karşısına, onlardan öğrendikleri bir iddia ile çıkmışlardı: Seçkin millet…
Yahudiler, Perslerin kahyalığını yaparken, Pers İmparatorluğu’nun Asur-Babil-Mısır uygarlıklarından öğrenerek geliştirdiği asalet ve üstünlük kibrini taklit etmiş, ‘seçilmiş kavim’ iddiasıyla iç asabiyelerini kurgulamış ve tarihe işte bu güdüyle tutunmuşlardı. Avrupalılar, 2500 yıl sonra, Yahudileri taklit ederek ‘seçilmiş, ayrıcalıklı, üstün’ olma iddiasını devraldılar.
‘Beyaz, Batılı, uygar insan‘ ile ‘Tanrının seçtiği üstün millet‘, kendilerinin dışındaki tüm insanlara bu şekilde hakaret ederek, sömürerek, aşağılayarak ve kendilerine köle kılmaya çalışarak, aralarında yarış halindeler.
İşte bu yarışı ise insanlığa tarih bilimi diye aktarıyorlar.
Gerçek, bunların dışındadır. Perslerden öğrendiklerini iç asabiye dinamikleri haline getirerek tarihe tutunan Hind-İran-Ortadoğu tefeci tüccarların ortak ismi olan ‘Yahudi’ toplulukları ile, eski çağlardan beri uygarlık havzalarının dışında ilkel kabileler halinde yaşayan Kelt-Germen-Anlo Sakson kavimleri, soyca olmasa da ruhca akrabadır. Zira, binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca, yüzlerce uygarlık kurulmuş yıkılmış, tarih sahnesine bir çok kavim çıkmış, yok olmuştur. Ama, ‘Yahudiler’ ve Batılı barbarlar kadar insanlık düşmanı, kibirli, mustağni ve saldırgan toplulukların başka bir örneği yoktur.
Tabii ki, bunların anlattığı tüm tarih tezleri yalandır. Bütün uygarlık havzalarında haydutlukla yürüttükleri arkeolojik kazılardan elde edilen maddi bulguları başkentlerine taşıyıp, istedikleri gibi eğip bükerek, tezlerine uygun malzemeler yapmışlardır. Bu bulguların tercümelerinden de, üzerinde bina ettikleri tezlerden de şüphe etmek gerekir. Tarihi malzemeler, ancak insanlık ailesine mensubiyet şuuruna dayalı teorik çerçeveler dahilinde yorumlanırsa, bir gerçekliğe tekabül eder.
Batılı Tarih Tezleri
Modern sosyal bilimler gibi, tarih de kapitalizm çağıyla birlikte bilimsel bir disiplin haline gelmiştir. Modern tarih bilimi, ‘tarih’i’ yerleşik hayata geçişle başlatır. Daha önceki döneme ise ‘tarih öncesi’ der. Tarih öncesi için antropoloji bilimi icat edilmiştir. Fiziksel ve kültürel antropoloji şeklinde iki ana kola ve paleontoloji, primatoloji, etnoloji, filoloji ve sosyal antropoloji olarak alt dallara sınıflandırılan antropolojinin veri kaynakları, arkeolojik kazılarda elde edilen fosil ve yaşam kalıntılarının analizi, mitolojiler (efsane, söylence ve destanlar) ve halen yaşayan yerli kabilelerin gözlenmesinden elde edilen bilgilerin geçmişe uyarlanmasıdır. Antropoloji, insanın tarihini, alet yapma ve ateşi kullanma ile başlatır. Bundan öncesi için yarı hayvan (maymunumsu) bir tür arar.
Evrimci bakışın egemen olduğu Batılı antropoloji disiplinleri, ilkel bir başlangıçtan alarak düz bir çizgi doğrultusunda gelişen ve ilerleyen insan ve tarih görüşünü icat etmiştir. Buzul çağ ve sonrası, Eskiçağ,-İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ sınıflaması; Taş Devri, Tunç Devri, Bronz Devri, Demir Devri ayrımları; Paleolitik (tarım öncesi), Neolitik (tarım) dönemleştirmesi; ilkel komünal, köleci, -feodal- kapitalist toplum şemaları ve benzeri farklı uzmanlık düzeyinde kategorileştirmeler, antropolojinin ürünüdür. 19. yüzyıldan itibaren gelişen bu bilim dalı, diğer sosyal bilimler gibi, son tahlilde bir yandan Kilisenin dinsel söylenceleri dışında bir insan ve toplum tarihi arayışını, öte yandan Batılı-beyaz-üstün insan ırkçılığının tarihsel doğrulanması çabasını içeren Avrupa merkezli burjuva bir bakışın ürünüdür.
Şüphesiz yoğun araştırmalar, saha çalışmaları, titiz ve ayrıntılı kültür incelemeleri ile hatırı sayılır bir veri birikimi ortaya çıkarılmıştır. Ancak, Kilise karşıtlığının abartılı sonucu olarak her türlü dinsel bilginin reddi (daha doğrusu yeni dinsellik olarak sözüm ona bilim taparlık dışındaki dinsel bilgilerin reddi) ve ırkçı bakışın belirleyiciliği nedeniyle antropolojik tezlerin eleştirel süzgeçlerden geçirilerek değerlendirilmesi gerekmektedir.
Yazı ile başlayan tarih bilimi ise, daha somut veriler üzerinden gelişmiştir. Yazının icadından İsa’nın doğumuna kadar olan dönemi (Milattan önce), İsa sonrası dönemi ise (Milattan sonra) olarak sınıflandıran Batılı tarihçiler, daha bu sınıflamadan başlayarak yazılı tarih bilimini de Batılı-beyaz adamın merkezde olduğu bir yaklaşımla geliştirmişlerdir. Avrupa merkezli tarih bilimciliği, antropoloji gibi bir burjuva bilimidir. Yazılı belgelerin toplanması ve derlenmesindeki titizlik, yorumlanması ve analizi konusundaki bilim dışı önyargılar ve maksatlarla bir araya gelerek egemen tarih bilimciliğinin çerçevesini çizmiştir.
Kısacası batı kaynaklı bütün bilimlerde olduğu gibi tarih biliminde de sayılan nedenlerden kaynaklanan kuşkular, ortaya çıkartılan gerçeklerden daha fazladır. Üstelik yakın dönemlerde sömürge aydınlarının Batı’dan öğrendiklerini tekrar etmeyi bırakıp alternatif ve yerli tarih arayışlarına yönelmesi sonucu ortaya çıkan bir çok saptırma ve yanlışın tashihi çabası, henüz tarih yazımına dönüşememiş ve akademik literatürlere girememiştir. Çünkü pozitif bilimler alanında olduğu gibi, sosyal bilimler alanında da Batılı üniversitelerin patent (onay) tekeli devam etmekte ve bu bilim tapınaklarının dogmalarını çürüten her tür yeni bilgi ve analiz ya görmezden gelinmekte ya da ağır saldırılara mahkum edilerek dışlanmaktadır. Hatta bu şekilde dışlanan bir çok bilim adamı ve tezi, sonradan bir Batılı buluşu imiş gibi ve de illaki onların süzgecinden geçirilip manası değiştirilerek sahiplenilmiştir. (1)
Bütün bu kuşku ve manipülasyona rağmen, bilim elbette insana yol gösteren, insan, toplum ve doğanın sırlarını keşfettiren kaynaklardan biridir. Ancak her konuda olduğu gibi, bilim konusunda, konumuz gereği tarih bilimi konusunda da bilgiden önce bakış açısı yani fikir sahibi olmak önemlidir. Bazan fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olmak insanı yanıltabilir. Ayrıca sadece bilgi, kullanmasını -yorumlamasını- bilmeyen için tek başına hiçbir kıymet ifade etmez. İnternet yoluyla her tür bilginin kolayca edinilebildiği günümüzde, bu daha fazla böyledir. Bu bağlamda, tarih bilimi, ancak bir dünya görüşü ve felsefe içerisinde anlam kazanır. Egemen tarih bilimi ve bilgisinin de bir felsefe ve dünya görüşüne (kapitalist Batı sistemine) dayandığı unutulmamalıdır. Bu nedenle gerçekten evrensel ve objektif bir tarih bilimi geliştirmek için henüz yolun çok başında olunduğu söylenebilir.
Tarihe bakış açısı, esasen insana, zamana ve geleceğe bakış açısıdır. Bu anlamda, insan algısı, insanın var oluş amacı, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı, hayatın anlamı ve dünyanın başlangıcı ve sonuna dair fikir sahibi olmak dinsel inancın ya da felsefi düşüncelerin konusudur. Dinsel veya felsefi görüşler, tarihe bakışı mutlaka belirlemektedir. Tarih, bu anlamda son derece ideolojik bir bilimdir.
Yöneten sınıfların, yönetilenlerin, farklı dini ya da etnik köken sahiplerinin, devletlerin, milletlerin, ideolojik grupların ayrı ayrı tarih görüşleri vardır. Yani aynı olayların bilgisi, farklı kişi ya da gruplarca farklı sonuçlara götürecek tarzda anlatılabilir. Bu durum, tarihin bugün’le ne kadar sıkı ilişki içinde olduğunu da gösterir. Yani, herhangi bir önceki zamana -tarihe- bakan bir göz, o an içinde bulunduğu durumdan, zaman ve mekandan bakmakta, dinsel, felsefi ya da mesleki kimliği doğrultusunda algıda seçicilik denilen bir süzgeçle bilgiyi yorumlamaktadır. Bu nedenle, insanlık tarihine dair Batılıların kendi ideolojik maksatları ve bakış açıları ile yaptıkları katkıların, sadece kendilerini ilgilendiren ve ifade eden bir gerçekliği söz konusudur.
Yani ne ilk insanlara dair anlatılan şemalar ne de onların ekonomik, politik, sosyal, teolojik özellikleri Batılıların anlattığı gibi değildir. Aslında bu konuda gerçeği bilmek imkansızdır. Fosil kemiklerinden, mezar, tapınak ya da konut kalıntılarından, birer parça yazıt veya resim-heykel buluntularından yola çıkılarak bir dönem hakkında tahminlerin ötesinde objektif bir bilgi sahibi olmak çok zordur. Ki, sahici bilimsel bakış, bu imkansızlığı kabul eder. Çünkü bilim, aslen deney, gözlem ve tecrübedir. Somut olguların somut tahlilidir. Tarih konusunda, özellikle yazı öncesi ve Antik çağlar konusunda hiçbir bilimsel ölçü ve yöntem kesin doğrulara ulaşamaz. Bu nedenle, Batı’da gelişen tarih bilimciliğinin tüm dalları -antropoloji, arkeoloji, etnoloji- sadece bugünü anlamak ve yarını belirlemek için gerekli zihin jimnastiğinin malzemesidir. Yani beyinlerimiz, geçmişte atalarımızın yaptığını var saydığı eylemler üzerinden bir tür simülasyon yaparak, (beyninde canlandırarak) insana ve olaylara dair açıklama biçimleri geliştirmekte veya kendi açıklamalarını geçmiş üzerinden sınamaktadır.
Tanrı ve Zaman anlayışının Tarih’e etkisi
Öte yandan, zamana bakış açısı da tarih anlayışını belirler. Örneğin, ölüm sonrası bir hayata (ahirete) inanmayan insanlar için tarih, doğa olayları gibi gözlenerek elde edilen ve ötesi olmayan yani sadece olmuş bitmiş olaylardan ibaret bir geçmiştir. Bütüncül insanlık şuuru yerine sadece maddi insan eylemlerinin sergilenişi vardır. Bu bakış açısına göre, doğanın ürünü olan gelişmiş düşünen hayvan-insan’ın bir başlangıcı ve de bir ilerleme tarihi vardır. Bu tarihin bir de son’u olacaktır. Başlangıcın öncesi, nedeni ve nasılı gibi, sonun sonrası da yoktur. Güya ölçülemeyen, doğrulanamayan bir sorun olarak başlangıç öncesine ve ölüm sonrasına dair fikir yürütmek, bilim dışına, din ve felsefeye bırakılmıştır. Oysa, ilk başlangıç öyküleri ve uzun tarihi serüvenin kendisi de aynı şekilde ölçülemeyen ve doğrulanamayan, yani gerçekte bilim dışı bir iddialar yığınından başka bir şey değildir. Bu maddeci bakış, aslında Animist bakıştır ve doğa ananın çocuğu olarak gördüğü insanı tamamen maddi gelişim ölçüleri içerisinde ele alarak inceler. Bu yaklaşıma göre, ilk başlangıç dönemi, insanın çocukluk dönemidir ve antropolog-tarihçi, ‘çocuksu eylemleri’ ilk insanlara mal ederek bir tür analık-babalık rolüyle onu ilerleyen tarih (zaman) içinde büyütür. Yani, ilk insanların henüz akledemediği için, totemlere, tabulara inanan, her şeyden korkan, korkularını yenmek için ebeveyn ruhlar, tanrılar icat eden, onlara kurbanlar sunarak rahatlayan, toplu ayinler üzerinden sosyalleşen ve primat (maymunumsu) halden gelişmiş türe doğru evrilen (büyüyen) yaratıklar olduğunu iddia eden evrimci-materyalistlerin insan şeması, esasen bunu uyduranların hayatı tanrısız açıklama zorunluluğunun hayal gücünü ifade eder.
Aynı şekilde her şeyin birden bire tanrı tarafından ve mükemmel olarak yaratıldığına inanan, ilk insanın (Ademin) bir tek insan (erkek) olduğuna, ondanda (kaburga kemiğinden) Havva’nın yaratıldığına, sonra bunların çoğaldığına inanan Yahudi-Hıristiyan ve Müslüman dindarlar da inandıkları tanrının gücü ve hakimiyetini böyle bir açıklama tarzıyla ispat etme duygusunu sergilemekte ya da Tanrı’nın bu sihirli eli ve kudretine iman üzerinden kendilerinin sorunlarını da bir şekilde çözeceğine olan beklentiyi dışa vurmuş olmaktadırlar. Dinsel inançlar, bilimsel kesinlik ve doğruluk iddiası içermez. Aksine, inançlar, mucizeleri gerçeklere tercih eden metafizik ‘mana’lardan ibarettir. İnanır ya da inanmazsınız. Ama, kesin bilgi ve doğruyu, üstelik dinsel inançlara karşı ve çoğu durumda onları çürütmek niyetiyle keşfedebileceğini ileri süren Batılı bilimciliğin, bu yukardan bakan tutumundaki tutarsızlık ve zaafiyetler daha acıklıdır.
Örneğin, ünlü Mısır piramitlerinin -ki tüm görkemiyle, yazıtlarıyla hatta mumyalarıyla sapasağlam durmaktadır- bile hala ne için yapıldığına dair tutarlı bir açıklama yapamayan tarihçilerin, ilk insanlara ve hayatın başlangıcına dair neredeyse kesin bilgiler edasıyla tarih yazması, her halde Batılı bilimciliğin en acıklı yanlarından biridir.
Oysa ne tanrıyı reddetmek için ne de inanmak için bu şekilde ilk insan ve başlangıç açıklamalarına gerek yoktur. İman bir haldir ve insanlar halleri ölçüsünde iman ederler. Ateist ya da agnostiklerin imanı da kendi hallerine uygundur. İnsanın kendi haline tanrıyı ve tanrısızlığı alet etmesi, eski bir alışkanlık olsa gerektir.
Aslında en doğru tarih bilgisi, bugünü, bugünün insanı ve olaylarını çözümlemektir. Bugünden, hem somut deney ve gözleme dayandığı için daha isabetli sonuçlar çıkartmak mümkündür, hem de tarihe uyarlanan hayal gücü ve halin tercümesi, henüz sıcak bir şekilde yaşandığı için gereksiz ekleme ve yorumlar yerine somut yüzleşmeler ve kritikler üzerinden arzu edilen sonuçlara ulaşmak daha kolaydır.
İnsan aklı, illa ki dışsal bir fenomen üzerinden işleyen bir mekanizmaya sahiptir. İnsan beyni matematiksel ritm ve sayma-sıralama melekesi ile çalışır. Sıralama melekesi, algılanan her şeyin doğanın ve maddenin ritmine paralel olarak sıralanmasıyla, yani bir tür zihinsel hareketle olguları düzenler, bağlantılandırır, seçer ve kodlar. Dil, düşünce, müzik, davranışlar ve hatta duygular dahi bu matematiksel düzenekle çalışır. Daha doğrusu bu düzenek sayesinde insanın bu yetenekleri ve ifade biçimleri gelişmiştir. İnsan beyninin bu işleyişi, dışsal olgu ve fenomenlerle ilişki içinde gerçekleşir. Yaşanan an’ın bütün fenomenleri ile kurulan ilişki tarzı, benzer bir sıralama mekanizmasıyla tarihe uyarlanarak analiz edilebilir.
İlerlemeci tarih ve Uygarlık tezleri
İnsan türünün bugünü, dünü anlamaya dair yeterli bilgiyi içerir. Sıralama ritmi, tarihe dipte kalmış bir eski tortu olarak değil, halen yaşamaya devam eden bir canlılığın farklı belirtileri olarak bakmayı gerektirir. Bugünkü hayatın ritmi, düne de aittir. Yani geçmiş, olup bitmiş bir mezarlık değildir. Henüz hiç bir şey de olup bitmemiştir. Hayat devam etmektedir. Bunun gibi, insanlık aslında bugün, tüm çeşitliliği, olasılıkları, gelişme tarzı, düşünce ve inanç biçimleriyle adeta zaman tünelinde veya canlı bir müzede yaşamaktadır. Bu anlamda, modern antropolojinin bugün yaşayan kabileleri gözlemleyerek çıkardığı sonuçlardan geçmişe dair yorumlara ulaşması, geçmişten bugüne düz bir çizgi üzerinden gelen tarihçilik yönteminden daha bilimsel görünmektedir. Bu yöntemi, modern toplumlara da, yakın tarihe de uyarlamak mümkündür. Örneğin, minimalist tarihçilik ve kültür tarihçiliği, yani masallar, destanlar, oyunlar, deyimler, yemek, giyim ve üretim tarzları, inanç ve dil üzerinden toplumları anlamaya çalışan tarihçilik, pozitivist ve/ya dinsel dogmalardan hareketle kendi halini doğrulatmaya çalışan tarihçilikten daha bilimsel bir hüviyete sahiptir. Bir anlamda şablon ve vaka tarihçiliği yerine ayrıntılara dayalı, somut bütün koşulları gözeten ve birden fazla olasılığa imkan veren tarihçilik, insanı ve geçmişi anlamak için daha elverişli bir yöntemdir. Yine, modern insanın korkuları, sevinçleri, çatışmaları, inanç ve alışkanlıkları, en eski insanlarda da var olan ve aynı nedenlerden doğan olgular olarak anlaşılmalıdır. Tahakküm, hırs, boyun eğme, itaat, isyan, aşk, nefret… Tüm bu duygular bütün insanlarda aynı tarzda açığa çıktığı gibi, tarihte de aynı tarzda var olmuştur. İnsan’ın tarihi, tek bir insanı çözümleyerek dahi analiz edilebilir.
Klasik Batılı tarih şablonları, insanı bölerek, birbirinden ayrı ünitelere ayırarak, özel ve lokal faktörlere göre kategorize ederek inceler. Üstelik tüm insani olgulara ayrı ve keyfi değerler yükler: “Bugün, dünden ileridir. Eski olan aşılmış olandır. Yerleşik olan göçebeye üstündür. Göçebe, avcı-toplayıcıya üstündür. İlk insanlar ilkeldir. Ateş, yazı, alet yapma, tekerlek, para icat edildikçe ilkellikten uygarlığa geçilmiştir. Her aşama, insanı geliştirmiş, hayvanlıktan yukarı çıkmasına katkı sağlamıştır.”
Bu bakış açısı, yukarıda belirttiğimiz gibi, bugüne ve yarına dönük analiz ve maksatların geçmişte kurgulanması, hayal edilişi olarak değerlendirilmelidir. Batılı toplumlar, son üç yüz yıllık geçmişlerini yücelterek, kendi psikolojilerinden bir dünya kurgulamışlardır. Bu kurgu, bilimsellik gibi bir tabunun arkasına saklanarak, sorgulanmaz ve değişmez kesin bilgi ve doğrular olarak insanlığa da sunulmuştur. Üstelik, Batılı kurgular, insanı tek bir töz olarak görmez. İlkeli, gelişmişi, uygarı, barbarı, yerleşiği, göçebesi, Asyalısı, Avrupalısı, ayrı ayrı varlıklardır. Tarih, bu ayrı varlıkların, Batılı toplumların ulaştığı düzeye göre yorumlandığı, değer kazandığı ve aşama kat ettiği Babil Kulesi’dir. Ve en tepede Batılılar vardır.
Batılıların özellikle Ortaçağ dönemi, son derece karmaşık ve kompleksli bir kolektif bilinçaltı yaratmıştır. Bu bilinçaltını çözümlemek, Batılı düşünce ve davranışların anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. En azından burada söylemeye çalıştığımız, Batılı tarih disiplinlerinin bütün o bilimsellik iddiası ve karizmasının, sıradan bir köylünün ata-dede masalından hiçbir farkının olmadığıdır.
Sonuçta, geçmişte olmayan ve modern çağların ürünü olan zengin bir tarih malzemesi ortaya çıkmıştır. Geçmiş toplumlar, kendi geçmişlerini modern toplumlar kadar önemsememişlerdi. Bize bıraktıkları yazılı-yazısız malzemeler, devletler eliyle kayda geçirilmiş anlatılar dışında, modern tarihçiliğin açıklayamadığı bir geçmişe kayıtsızlık hali olduğunu göstermektedir. Önemsediğimiz tarih yöntemi ile bakarsak, aslında bugünün insanı da, yani sıradan insanların büyük çoğunluğu da geçmişle pek ilgili değildir. Birkaç kulaktan dolma bilgi ve bol efsane… Kaba yüceltmeler ve karalamalar. Özet yorumlar. Hemen bütün toplumlarda eğitimli veya eğitim düzeyi düşük sıradan insanların tarihle ilişkisi bu kadardır. Modern çağlardaki tarih bilimi ve ilgisi, aslında sıradan insanlar için değil, devletler için önemlidir. Modern ulus-devletler, kendilerine birer geçmiş ve kök icat etmek amacıyla tarihe bu kadar ilgi duymuştur. Özellikle burjuvazi, 18. ve 19. yüzyıllarda feodal dönemin krallık ve Kilise kaynaklı geçmiş mitlerini parçalayarak, ikisinden de koparmaya çalıştığı yeni devletlerin uluslarını biçimlendirmek için, tarih bilimini icat etmiştir. İşte, modern Batılı tarihçiliğin kurgusallığı, bu kurguya karşın aşırı kesinlik iddiaları, her şeyi bilme, çözme, tüm eski gerçekleri ortaya çıkarma çabası, Batı’nın Ortaçağ’dan çıkış ve yeni bir düzen kurma döneminde şekillenmiştir. Sonrası, yani bu çabanın tüm insanlık tarihine uyarlanması ise, kolonyalizm ve emperyalizm dönemlerinin ürünüdür. Artık krallar ve kilise değil, sömürülecek, ‘medenileştirilecek’ toplumlar vardır. Batılı tarihçiliğin kökleri, son derece kanlı ve kirli bu geçmişte bulunabilir.
Gerçekte, ontolojik, fizyolojik ve metafizik açıdan insanlık derecesinde ne bir ilerleme ne de gerileme yoktur. Ahlak açısından tarihte bata çıka bir çevrim veya bir tür gel git yaşandığını ileri sürebiliriz. Maddi uygarlık ise, bugün yaşadığımız dünyada olduğu gibi, insanın beynini, yeteneklerini ve vicdanını kullanma oranı ve tarzına bağlı olarak, geçmişte de, en baştaki ilk insan olma şuurlanmasıyla aynı zamanda ortaya çıkmış ve benzer görünümler üretmiştir. Avcı-toplayıcı insanlar, göçebe topluluklar, köyler, kasabalar, kentler, yönetme, mülkiyet ve savaş teknolojileri, aynı insan tözü ve yeteneğinin aynı şartlarda aynı sonuçları ürettiği gerçeğine uygun olarak, geçmişte de maddi uygarlık biçimleri ve yaşam tarzları üretmiştir. Önemli olan bu ortak insani yeteneğin hepimizin çok iyi bildiği bu üretme kabiliyeti değil, ürettiklerini sonuçta hangi maksatla kullanmış olduğudur.
Örneğin, 25-35. paraleldeki tüm dünya ekseninde, yani ılıman iklim kuşağında yaşayan göçebe, yerleşik inanç, ibadet ve yaşam tarzları, ticaret ve yönetme biçimleri, en eski buluntulardan bugüne kadar hemen hemen aynıdır. Yine, tropikal iklim kuşakları boyunca da bir birine benzer bir maddi yaşam tarzı gelişmiştir. Maddi uygarlık, ihtiyaçlarla kıt imkanların ters orantısından doğar. Tropikal bölgelerdeki iklim ve bolluk ortamı, yeniyi icat etme ihtiyacı doğurmadığı için, bu bölgelerde maddi uygarlık ölçüleri olan teknoloji yavaş gelişir. Ama, batılı antropologlar işte bu doğal haliyle ve kendi kendine yeten topluluklara bakıp onları ilkel toplumlar şeklinde tanımlar.Oysa bu bölgelerde yaşayan topluluklar, insani tözsel enerjilerini duyusal ve ince zevkler geliştirerek, doğanın kullanım bilgisini daha rafine ve basit yöntemlerle geliştirerek kendilerine göre daha insani bir yaşam pratiği geliştirmişlerdir. Bir Afrika yerlisi, bir New Yorklu, Parisli ya da İstanbullu insandan daha derin ve pratik insan ve doğa şuuruna sahiptir.
Bu manada, uygarlık, özellikle insan olmak bağlamında ne yüceltilebilecek bir üst aşama ne de uygar olmayan toplum biçimleri, geri ve ilkel insanlık düzeyleridir. Bunlar tamamen maddi teknolojik araçların farklılığı ve aynı insan ihtiyaçlarının farklı yöntemlerle giderilmesine dayalı değişik yaşam pratikleridir. Örneğin bir Avustralya yerlisi, TV, internet, cep telefonu, otomobil ya da uçak bilmez, kullanmaz. Ama, bir New York ya da Londra yerlisi de kuşların dilini, ağaçların ruhuyla konuşmayı, ateş ve dumanın haberleşme ve güvenlik için kullanımını, otların ve meyvelerin tedavi yeteneklerini daha pratik kullanmayı, zihinsel-telepatik haberleşmeyi, dağların, ormanların kısa ve hızlı ulaşım yollarını bilmez. Ne birisi ötekine üstündür, ne de öteki berikinden geridir. Ne biri eskinin düzeni, ne de öteki yeni ve orijinaldir. Bunlar bir birinden sadece farklıdır. Ama, maddi araçların, bilginin ve teknolojinin ne maksatla kullanıldığı, insan için ne mana ifade ettiği, yani insanın asli var oluş davasına hizmet edip etmediği gibi bir ölçü ile bakılırsa, bu farklı yaşam pratiklerinin yargılanması söz konusu edilebilir. Bu ölçü ile bakılırsa, ilkel, geri, barbar denilen avcı-göçebe, tarımsal yaşam tarzının, bugünkü modern vahşiliklerden daha insanca olduğunu ileri sürenler belki daha haklı olabilir.
Aslolan insanlık tarihini bir bütün olarak, adeta tek bir insanın tarihi -hatta iç mücadelesi- olarak okumaktır. Bu okuma biçimi, insan tözünün açığa çıkışı, insanlık durumunun sergilenişi ya da söndürülüşü ve insanın var olma amacının tespiti için akletme melekesinin kullanımını temel alır. Bu nedenle, bütüncül tarih okuma tarzı, bugünü de anlamak için seçtiğimiz bir yöntemdir. Maddi uygarlık gelişim süreci, insanlığın yeteneklerini ve iç çatışmalarını farklı biçimlerde ortaya çıkartıcı özelliği nedeniyle esas malzememiz olmuştur. İnsanlığa egemen olan kapitalist düzenle onu yıkacak olan insan tözünün (Tevhid ve Adem şuuru), en dolaysız çatışma arenası, uygarlık düzeyidir. Bu nedenle, tarihin uygarlaşma hamleleri şeklinde kategorileştirilmiş şemasını ödünç olarak kullanıp, özündeki asli çatışmayı, yani insanlaşma-özgürleşme mücadelesinin anlam ve muhtevasını kavrayabiliriz.
Milliyetçi Tarih-ler
Tarihe bakış açısı konusunda en yaygın bir diğer sapma ise, milliyetçi-etnikçi tarihçiliktir. 19. yüzyılda gelişen bir başka emperyalist sapma olan milliyetçi tarih okumaları, yani Almanların, Fransızların, İranlıların, Çinlilerin, Türklerin, Arapların, Kürtlerin tarihi türünden tarih yazımı, en az pozitivist-evrimci tarihçilik kadar yanlış ve ideolojiktir. Çünkü, bugün olduğu gibi dün de, ne homojen karakterli insan toplulukları yani etnoslar vardır ne de bu kavimler tarih boyunca hep aynı kalabilmiştir. İnsanların farklı koşullarda ve coğrafyalarda uzun süre bir arada yaşama ve evlilikler yoluyla yakınlaşma gerçeğinin yarattığı dil ve kültür ortaklığı, sadece diğer toplulukların tecrübeleriyle tanışmaları ve kaynaşarak yeni bir insanlık deneyimine katılmaları için anlamlıdır.
Bu tabii olguların dışında milliyetçiliğin iddia ettiği gibi, bugün var olan tüm ortak dil ve kültür gruplarının (kavim, etnik topluluk ya da ulusların) hiçbiri, tarihte mesela on nesil önce -bugünkü gibi- var olmamıştır. En uzun süre kendini az değiştirerek koruyan diller, örneğin Arapça, Farsça, İbranice iki bin yıllıktır. Daha öncesinde başka bir dil vardır ve bu diller değişerek, karışarak bugünkü şeklini almıştır. Yarın da yine değişerek başka bir şekil alacaktır. Dolayısı ile diller, onu konuşan kavimlerin tapulu malı değildir. Çünkü ne kavimler ne diller sabit veriler değildir. Nasıl ki insan gibi, devletler de doğar, büyür ve ölürse, diller, kavimler ve kültürler de doğar büyür ve ölür. Ama nasıl ki, insan, Ademden beridir aynı insandır ve aslında sürekli kendini yeniden üreterek devam etmekte (yani tür olarak ölmemekte), ama bunu doğurarak, karışarak, sentezlenerek yapmaktaysa, devletler ve milletler de öldükten (yıkıldıktan) sonra yaratmış oldukları gelenekler, alışkanlıklar ve kurallarla aslında yerine geçen devletler ve milletlerde yaşamaya devam etmekte, sonrakilere karışarak, sentezlenerek bunu gerçekleştirmektedir. Aynı şekilde diller ve kültürler de, değişir, karışır, sentezlenir ve yeni biçimlere bürünerek yaşaya gelir. Bu manada, kabilelerin-kavimlerin-etnosların harmanı, sentezi, terkibi ve kaynaşması milletleşmedir ve bu durum insanlaşma adına bir gelişmedir. Ama ayrışması, çatışması ve bölünmesi bir yozlaşmadır ve insanlaşma adına bir gerilemedir. Millet, tarihsel ve doğal bir entitedir, kavimler bu tarihsel sentezin bileşenleridir. Modern milliyet (ulus)ların bir çoğu icat edilmiş ve suni kimliklerdir.Bu manada uluslar ve ulusal kimlikler, milletleşmenin anti tezidir ve insanlık adına parçalayıcı-bölücü birer fitne unsurudur.
Tarihe kavimlerinin-uluslarının gözüyle bakanlar, esasen tarihe de, kendi kavimlerine de şaşı bakmaktadırlar.
Emperyalizm, milletleri ve devletleri parçalayıcı bir siyasetle hegemonya kurmaktadır. Bu amaçla, enstitüler kurup, ciddi fonlar harcayarak birbirine yakın halkları ve birer sentez olan milletleri dil, din, mezhep, kültür temelinde ayrıştırmaya, yeniden kavimleştirmeye ve her birine farklı bir ulusal tarih icat etmeye çalışmaktadır.
Yakın tarihimizde, Osmanlı’dan ayrılan halkların ilk ayırıcı niteliklerini bu tür milliyetçi bir tarih okumasıyla geliştirdikleri bilinmektedir. Osmanlı Beyliği’nin Anadolu ve Balkanlar’da tutunmasını sağlayan ilk ve en uzun süreli müttefikleri olan Sırplar ve Ermenilerin, 19. yüzyıldan itibaren nasıl bir milliyetçi aşı sonucu en uzlaşmaz düşmanlar haline dönüştüğü bilinmektedir. Yine Arapların ilk ayrılıkçı temayülleri, Arapçı tarih okuması ile kışkırtılmaya başlanmıştır. Bunlara bir tepki olarak gelişen Türkçü akımın Türk tanımı ve tarih okuması da neredeyse diğerleriyle kelimesi kelimesine aynıdır. Bugün benzer bir sahte tarih ve kültür icadı Kürtler için de uygulanmaktadır. Hepsi de Batılı ülkelerde kurulmuş Aryanoloji, Slavoloji, Semitoloji, Türkoloji, Kürdoloji enstitülerinde uydurulan bu sahte tarihler, tek bir şablona sahiptir ve bu şablondan çoğaltılmış kopyalar gibidir: Tarih Tüklerle başlar, hayır Sami topluluklarıyla başlar veya Kürtlerle başlar, Sümer Gılgamış Destan’ında geçen filan kişi aslında Türk’tür, yok ilk Kürt beyidir, hayır ilk Arap şeyhidir. İlk yazıyı Türkler kullanmıştır, hayır ilk barajı Araplar yapmıştır, yok ilk demiri Kürtler keşfetmiştir. Sümerce aslında proto Türkçedir, hayır, proto Kürtçedir, yok Arapçadır veya eski Farsçadır, hayır Hind- Ari dil grubundadır vs… Bu tür en eski olma, ilk olma, önemli olma, büyük olma, iddialarına dayalı, dilin eski benzer kelime köklerine dayanarak dil teorileri uyduran ve illa ki etnik bir topluluğun altını çizen şemalar Batılı emperyalistler tarafından icat edilerek, duruma ve zamana göre birbirinden ayrıştırılacak halkların hevesli ama akılsız yarı aydınlarına aralardaki kavim adı değiştirilerek ezberletilen tek tip tarih okuma şablonudur. Yani Aryan, Alman, Fransız, Arapçı, İrancı, Türkçü, Sırpçı, Helenci, Kürtçü ya da Yahudici vb. tüm milliyetçi tarih okumaları, tek bir şablondan ibarettir ve birbirinin kopyasıdır. Tabii ki, hepsi de uydurmadır. Tarihte, hatta son yüz yıldan öncesinde bugün var olan kavim ve dillerin hiç biri bugünkü halleriyle var olmadığı gibi, bir milletin insanlık ailesi içinde özgün müştereklerine dayalı kimliği ile yer alması için böyle uydurmalara ve yalanlara da gerek yoktur. Hiçbir soyu sopu belli olmayan mesela yetim ve öksüz her hangi bir insan teki, kendi seçmediği bu durumdan dolayı insan olma ve insanca yaşama hakkı ve onuru açısından tüm insanlardan en ufak bir fark ya da düşüklüğe sahip olmadığı gibi, hiçbir topluluk da her hangi bir nedenle, hele de tarihsel nedenlerle ötekinden ne üstün ne de geri olamaz.
Tarihin ideolojik kullanımını emperyalistlerden kopya çekerek yeniden üretmeye çalışanlar, en başta kendi halklarına hakaret ettiklerinin farkında değildir. Adeta soyu belirsiz insana asil soy uydurma çabası gibi, halklara da tarih uydurma çabası hem gereksiz hem de aşağılayıcı bir yalancılıktan başka bir şey değildir. İnsanlığın tarihi ortaktır ve bu tarih, esas olarak sentezler, karışmalar ve kaynaşmalarla şekillenir. Konuşulan tüm diller, önceki diller gibi, bir gün tamamen başkalaşacak ve birkaç nesil sonra bugünkü halleri tamamen unutulacaktır. Ama asıl olan dil, yani Ademin dili, insanlığın ortak akıl ve gönül dili, bakidir. Önemli olan milletleri işte bu ortak ve baki dile katkı sağlayacak şekilde yönlendirebilmektir. Ama millet olmanın idrakini unutup, kavimleri ve milliyetleri, bu baki olan insanlık müşterekinde harmanlanmaya sevk eden dile değil de, bir gün mutlaka ölecek olan ve öteki milletlerden ayıran dile yönlendirenler, insanlığa ve kendi halklarına haksızlık etmektedirler. Çünkü, hiçbir kavim, milliyet ya da topluluk, kendini uzun süre diğer kardeş topluluklardan ayırarak varlığını sürdürememiştir. Oysa büyük insanlık sentezlerine karışarak yürüyen halklar, tarihte kendi adlarına var olabilmiştir. İşte milliyetten millete geçiş budur.
Örneğin, Türklerin bu topraklara gelerek karışan ve sentezlenen boyları, uygarlık sürecinde yer alabilmiş, diğer halklarla sentezlenerek yani milliyetini millete entegre ederek, bu toprakların bir üst aşamada var kıldığı millet bütünlüğünün asli bileşeni olabilmiştir. Bu yetenek ve imkanı bulamayan birçok Türk boyu ise, hala kavmiyet düzeyinde yaşamaktadır.
Bugün, maalesef fikir iklimi, insanlığın ve milletlerin bilge aydın ve alimlerinin değil, ‘milliyet’lerin ve devletlerin-istihbarat örgütlerinin, sermayenin güdümündeki şoven aydınlar taifesinin egemenliğindedir.
Küresel Faşizme uygun tarih üretimi
Tarihçiliği bu şekilde emperyalizmin ideolojik amaçlarının hizmetine koşan Batılılar, gerçeğin bütününü örten ve parçacıklar halinde bölerek birbiriyle bağlantısız kılan kötürüm bir akıl geliştirmişlerdir. Örneğin din, felsefe ve sanat hem bilimsel keşif ve icatların nedeni hem de sonucudur. Hakikat, bu yolların hepsinde ayrı ayrı veya birlikte keşfedilebilir. Bilimi diğer keşf yollarına alternatif veya zıt gören Batılı pozitivist bakış açısı, bilimlerin kötürüm gelişmesine neden olmuştur. Bu sakatlık, bugün post modernizm denilen nihilizm çağında doruğa çıkmıştır. Artık doğru, iyi ve güzelin ne ölçüsü ne de itibarı kalmamıştır. Nihilist görelilik, her şeyi belirsizleştirmekte, sınırsızlaştırmakta ve ölçüsüzleştirmektedir. Bu süreç, sabitelerin, ilkelerin ve değerlerin yerine, izafi yorumların, algılamaların ve inançsız eylemlerin konulmasını getirmiştir. Bilimi; din, felsefe ve sanattan ayırarak salt tekniğin bilgisine indirgeyen post modern tutum da, modern Avrupa merkezli bilimcilik kadar keyfi ve kurgusaldır.
Buna rağmen, kapitalizmin küreselleşme aşamasının dini olan neo-liberalizm ve felsefesi olan post-modernizm, klasik kapitalizmin yani Aydınlanma Çağı’nın bilimciliğine dahi fazla doğru içerdiği yahut doğru arayışını yansıttığı için saldırmaya başlamıştır. Rakamların, imajların ve markaların pazarlanması dışında, her şeyi göreli ilan eden küreselci ideoloji, artık aydınlanmanın dahi düşmanıdır. İnsanları müşteri olarak gören ve her şeyi bu görme biçimiyle yorumlayan neo-liberal kültür, klasik akla dahi savaş açmıştır.
Batı dışı dünya henüz aydınlanmayı tam olarak tanımamış ve hesaplaşmamışken, onun akıldışı neo-liberal eleştirisinin tuzağına yakalanmakta ve akıl karşıtı dogmatik gelenekçiliğin batağından çıkamadan kendine Batı’dan malzeme bulduğu vehmiyle iyice akıl karşıtlığına saplanmaktadır.
Bu durumda, bilimsel kuşkuculuk, merak ve bilime dayanma çabasını, eleştiri süzgecinden geçirerek devam ettirmek insanlık adına bir görev olmalıdır. Din, felsefe ve sanatla birlikte birbirini bütünleyici bir tarzda ve insana hizmet amaçlı bir dünya görüşü çerçevesinde bilimi sahiplenmek ve geliştirmek, artık Batı dışı dünyanın ve özellikle Müslüman zihinlerin sorumluluğu altındadır. Çünkü, kapitalizmi akıl, sağduyu ve vicdan yıkacaktır.
İşte bu manada tarih bilimi, felsefesi, tarih teorileri ve tarihsel bakış, aklı, sağduyuyu ve vicdanı bulup ortaya çıkartmak ve insanlığa sunmak için kullandığımız malzemelerden sayılmalıdır.
Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği-Allah-Vatan-Özgürlük, Ahmet Özcan, Yarın yay. 2010
